Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Nazım Hikmet açlık grevine neden girdi veya "Melce-i Üdebȃ"
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Çok uzun bir süreden beri görüşmediğim bir arkadaşımı evinde ziyaret etmek üzere Büyükada’ya geldim. Erkendi. Bana verdiği saatte çalacağım kapısını, bu yüzden bir hayli zamanım var.

        Bu aralar okuduğum; daha önce de “Mir’e Mektup” adıyla bir romanını Türkçeye çevirdiğim Suriye Kürtlerinden yazar arkadaşım Jan Dost’un bir süre önce yayımlanan ama benim elime yeni geçen, Mela Mustafa Barzani’yi anlatan ve adını Türkçeye “Generalin Son Savaşı” (Doz Yayınları) olarak çevirebileceğim Kürtçe romanı var çantamda; soluk soluğa okuyorum. Nasılsa vakit var, bir kahveye oturur hem romanımı okur hem de zamana kıyarım diye düşünüyorum.

        Oturacak bir yer ararken, adaya her gelişimde mutlaka bir kez uğradığım ama nedense o sırada aklımdan çıkmış olan, iskelenin sağındaki o küçük kitapçı dükkânı ilişti gözüme. Şehirde, aradığım kitabı birkaç kitapçıya sormuştum, hiçbirinde yoktu. Belki burada vardır, hem biraz da vakit geçiririm diye girdim içeri.

        Yaşları geçkin iki kişi sandalyelere karşılıklı oturmuş, sohbet ediyorlar. Giren çıkan müşterilerle daha çok genç bir hanım ilgileniyor. Biraz sonra kitapçının kızı olduğunu; eşi ve iki çocuğuyla bir İskandinavya ülkesinde yaşadığını, yaz tatili için geldiğini ve her gelişimde dükkânda babasına bir süre yardım ettiğini öğreneceğim genç hanıma Jean-Jacques Rousseau’nun “İtiraflar”ını sordum. Yokmuş ama “işine yarayacak bir şeyler” diyerek rafları gösterdi ve “mutlaka onların arasındadır,” dedi şahane bir gülümsemeyle.

        (Bu arada arkadaşıyla sohbet eden, kendi kendime “olsa olsa kitabevi sahibi budur” dediğim adamın bakışları üzerimde, onları hissediyorum; zira işin erbabı kitapçılar, dükkana giren kitap kurtlarını ayak sesinden tanırlar!)

        Dükkânda uzun bir süre eşelendim. Aziz Nesin’in “Türkiye Şarkısı Nazım” (Nesin Vakfı), Emre Aracı’nın “Çaykovski İstanbul’da” (İş Kültür Yayınları), Borges’in “Sonsuzluğun Tarihi” (Can Yayınları) ile Mario Vargas Llosa’nın “Borges’le Yarım Asır” (Can Yayınları) kitaplarını alarak çıktım kitapçıdan.

        *

        Sıcak bir yaz gününde; buzlu, naneli bir bardak limonata tadındaki İstanbul’un bir yaz gecesinin geç bir saatinde, iskelede, şehre dönmek için son vapuru beklerken aklıma Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” şiirinin gelmesi sebepsiz değildi.

        Herkes bu şiirinde şairin ölümü anlattığı konusunda hemfikirdir. Ölüm, limandan ayrılan sessiz bir gemi metaforuna dönüşür şairin divitinde. Öyledir öyle olmasına da onun şiirini ve hayatını bilen herkes başka bir gerçekte daha hemfikirdir: Şair bu şiiri; adaya gelip onunla son defa konuştuktan sonra vapura binip ertesi gün Paris’e gidecek olan Nâzım Hikmet’in annesi, Türkiye’nin ilk kadın ressamı ve Yahya Kemal’in birçok şiirinde “Canan” diye geçen Celile Hanım’ın arkasından yazmıştır. Nitekim Yahya Kemal’in arkadaşı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hatıratında, şairin Celile Hanım için “Adı çıkmış bir kadınla evlenemezdim,” dediği kayıtlıdır.

        Limandan kalkan sessiz gemi mevtayı götürür, geride kalana ise acı, çaresizlik ve uzun bir yas kalır.

        *

        Dönüş yolunda, vapurda okumakta olduğum romanı bırakarak Aziz Nesin’in “Türkiye Şarkısı Nazım” kitabını karıştırmaya başladım. Bu kitabı epeydir arıyordum. Bir süre önce yazdığım “Piraye” başlıklı yazıda, Nâzım Hikmet açlık grevindeyken, yakın zamanda terk ettiği eşi Piraye’ye dostlarının “Git şairi ziyaret et, ölürse vicdan azabı çekersin sonra,” dediğinden bahsetmiştim. Bunun üzerine Piraye’nin onu hastanede ziyaret ettiğini ama tam o sırada yeni aşık olduğu dayı kızı Münevver’in de içeri girdiğini yazmıştım.

        Bu yazıyla ilgili sağda solda malzeme toplarken, Nâzım Hikmet’in açlık grevine girmesiyle ilgili Aziz Nesin’in farklı şeyler yazdığını bir yerlerde okumuştum. Aziz Nesin, 1976 yılında “Vatan” gazetesinde “Türkiye Şarkısı Nazım Hikmet” diye bir yazı dizisine başlamış; şairi hepimiz gibi bir insan olarak göstermiş, hatta çoğumuzdan farklı olarak pek nadir yıkandığını, açlık grevine de “serbest bırakılsın” diye değil, aşık olduğu Münevver’in gözüne girmek için girdiğini yazmıştı. Bu iddialar o dönem küçük çaplı bir depreme yol açmıştı. Gençliğinde “putları kırıyoruz” kampanyasını başlatmış olan Nâzım Hikmet’i bu kez “putlaştıranların” şiddetli saldırısına maruz kalan Aziz Nesin, gelen tepkiler üzerine yazı dizisini yarıda kesmek zorunda kalmıştı.

        İşte Büyükada’daki kitapçıda bulduğum kitap, bu yazı dizisinin kitaplaşmış haliydi. Aceleyle o bölümü bulup okumaya başladım. Şimdi Aziz Nesin’in yazdıklarından yola çıkarak hikâyeyi biraz daha detaylandıralım.

        *

        Nâzım Hikmet, Münevver’e aşık olup eşi Piraye’den ayrıldığında, bütün memleket bir genel af beklentisi içindeydi. Kısa süre zarfında bu beklenti suya düşünce Münevver kocasından ayrılmamaya karar verdi. Nâzım Hikmet böylece hem naldan hem mıhtan olmuş, ortada kalmıştı.

        CHP’nin 28 yıllık tek parti iktidarının son demleriydi ama bir türlü af kanunu gündeme gelmiyordu. Bunun üzerine 1 Mayıs 1950 sabahı şair açlık grevine yattı.

        Nâzım Hikmet’in bu eylemi hem memlekette hem de memleket dışında büyük ses getirdi. Şairin özgürlüğü için bir yığın kampanya düzenlendi. İçerideki Soğuk Savaş dönemi baskılarına rağmen Türkiye'de Halide Edip Adıvar gibi aydınlar imza kampanyaları düzenlerken, şairin annesi Celile Hanım da ilerleyen yaşına rağmen Galata Köprüsü’nde tek başına oğlunun özgürlüğü için imza topluyordu.

        Aziz Nesin, Halil Vedat Fıratlı’dan duyduğu anekdotu şöyle aktarır: Fıratlı o gün üniversitenin Türkoloji bölümünde otururken, Yahya Kemal dehşet içinde içeri girerek şunları söyler:

        “Canan’ı gördüm; köprüde boynuna yafta asmış, Nâzım için imza topluyordu. Aman yarabbim! Hortlak gibi, sanki mezardan çıkmış... İmzalatmak için kâğıdı bana da uzatacak diye hemen kaçtım oradan.”

        Şiirde Garip akımını başlatmış Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat ise Ankara’da üç günlük destek açlık grevine gittiler. Uluslararası arenada ise yankılar çığ gibi büyüyerek Paris merkezli bir "Nâzım Hikmet’i Kurtarma Komitesi" kurulmasına yol açtı. Pablo Picasso, Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Paul Robeson ve Tristan Tzara gibi dünya çapındaki dev sanatçı ve filozoflar şairin serbest bırakılması için dünya çapında protestolar örgütleyip dünya basınında büyük bir baskı unsuru oluşturdular. Her yerde şairin özgürlüğü için kampanyalar ardı ardına düzenleniyordu. Açlık grevinin onuncu gününden sonra şair, hastaneye kaldırıldı.

        O sırada Nevşehir Cezaevinde bulunan Kemal Tahir ve siyasi tutuklular da şaire destek olmak için açlık grevine başladılar ancak üçüncü gününde grevden vazgeçtiler. Aziz Nesin’in yazdığına göre bu vazgeçişinde Kemal Tahir’in “kuşkuculuğu” rol oynamıştı. Kemal Tahir her şeyden kuşku duyan birisiydi; hatta Aziz Nesin’e, “Kapı numarandan bile kuşku duyacaksın arkadaş, belki değiştirmişlerdir diye her sabah kontrol edeceksin,” diyormuş. Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’in girdiği açlık grevi hadisesi üzerine şöyle düşünmüş:

        “Nâzım Hikmet neden açlık grevine girmiş?”

        “Af için.”

        “Peki biz niye girdik?”

        “Ona destek olmak için.”

        “Peki affı kim çıkaracak?”

        “Meclis.”

        “Peki, Meclis tatilde olduğuna göre affı nasıl çıkaracak?”

        “Çıkaramayacak!”

        “O halde biz tufaya geliyoruz arkadaş” demiş ve derhal açlık grevini sonlandırmış ve başlamış işin içyüzünü araştırmaya. Sonunda da bulmuş.

        Meğer Nazım Hikmet af için değil Münevver için açlık grevine girmişmiş.

        Kemal Tahir hadiseyi Aziz Nesin’e şöyle anlatmış:

        “Arkadaş, biz af için açlık grevine yatmakla kötü yapmışız. Adam Münevver ziyaretine gelmiyor diye açlık grevine yatmış ki, aman açlıktan ölecek diye Münevver koşup gelsin ziyaretine…”

        *

        14 Mayıs 1950’de DP iktidara gelince herkes tekrar genel af beklentisine girer. Bütün mahkûmlar denklerini bağlar ancak yeni kurulan hükümet af kanununu çıkarmadan Meclis tatile girer; af kanunu da başka bahara kalır. O sırada artık af mümkün değildir. Bunun üzerine Münevver de Nâzım Hikmet’i ziyaret etmekten vazgeçer, kocasına geri döner.

        Piraye çoktan şairi defterden silmiş zaten. Şimdi Münevver de silince şair, Aziz Nesin’in deyimiyle hava solumak yerine “yalnızlığın acısını” içine çekmeye ve “ölümü özlemeye” başlar.

        İşte ölüm orucuna böyle yatar şair ama bir süre sonra bu eylem hem Türkiye’de hem de dünyada yankılanıp dal budak salınca, Nâzım Hikmet bu hareketinden “politik” bir çıkar sağlama yoluna gider.

        Yıllar sonra Moskova’da, Nâzım Hikmet öldükten sonra eşi Vera, Aziz Nesin’e şairin kendisine o açlık grevinden bahsettiğini söyler. Bu konuşmalar Nâzım Hikmet’in son konuşmalarıdır. O gece Vera’ya, açlık grevine Münevver yüzünden girdiğini anlatır.

        Aziz Nesin şunları yazar: “Münevver kendisini ziyarete gelsin diye ölüm orucuna yattığını ama ister istemez bunun nedenini af olarak gösterdiğini söylüyor Vera’ya. Bundan sonra açlık grevi başka bir yön alıyor. Hadise bütün dünyanın gündemine girince, 'Artık olay benim özelliğimi aşmıştı,' diyor. 'Bundan sonra açlık grevinden istesem de vazgeçemezdim. Açlık grevini bu kez politik gerekçeyle sürdürdüm,' diyor.”

        Aziz Nesin’in dediğine göre, Vera’nın Nâzım’ın ağzından anlattıkları ile Kemal Tahir’in “kuşkusu” sonucunda vardığı sonuç birbirini tamamen doğrulamaktadır. (Aziz Nesin, “Türkiye Şarkısı Nazım”, Nesin Vakfı, s.131-155)

        *

        Bu bahsi okuyunca Aziz Nesin’in kitabını kapattım. Kitapçıdan çıkmadan önce, kitapların parasını ödedikten sonra kasadaki hanım, “Bizden alışveriş yapan her müşterimizin aldığı kitaba kendi mührümüzü basıyoruz, sizinkine de basayım mı?” diye sormuştu. Ben de “Basabilirsiniz,” cevabını vermiş ancak mühürde ne yazıldığına bakmamıştım. Kitabı kapatıp okumakta olduğum romana dönmeden önce kadının kitaba bastığı mührü inceledim. Mührü kitabın ikinci sayfasının en altına vurmuştu:

        Büyük bir “K” harfi, altında “BÜYÜKADA”, onun altında bir çizgi ve çizginin altında “1917” tarihi...

        Allah Allah, bu 1917 tarihi ne demekti? Nedir bu gizemli “K” harfi? Hemen telefonumda küçük bir araştırmaya giriştim. Karşıma dehşet bir hikâye çıktı. Belki çoğunuzun bildiği ama benim ilk defa o gece, adadan dönüş vapurunda öğrendiğim şahane bir hikâye... Anlatmam lazım size de...

        *

        Meğer benim alışveriş yaptığım kitapçı, Türkiye’nin en eski kitapçısıymış. 1917’de faaliyete başlamış ve tam 109 yıl boyunca orada gelip geçen yolculara, benim gibi vakit öldürmek isteyenlere, bulamadığı bir kitabı arayanlara, hasılıkelam kitap sevdalılarına hizmet vermiş. Mühürdeki “K” da “Ksidas”ın remziymiş...

        Peki bu Kafka’nın “K.”sına benzeyen Ksidas kim ola?

        Tekmil hikâye, imparatorluğun o en sancılı döneminde, 1917 yılında başlıyor. Sakız Adası’ndan kalkıp Büyükada’ya yerleşen Nikolas Ksidas, burayı ilkin dertlere deva bir eczane olarak açmış. Gelgelelim Marmara’nın o amansız rutubeti, şişelerdeki ilaçlara, kavanozlardaki merhemlere zarar veriyor. Kader, şifayı kimyada değil, kelimelerin sihrinde aramaya zorlar onu. Nikolas Ksidas dükkânı kısa sürede, “Kitaplar da en az ecza kadar derde devadır,” diyerek kitapçı dükkânına çevirir. Henüz ufukta Cumhuriyet yok; sokak levhalarından gazete manşetlerine kadar her şey Osmanlıca... Ama ne olursa olsun, orada hep kitap var. Ve o uğurlu günden sonra, o raflardan kitap kokusu hiç eksik olmaz.

        Zaman, adanın üzerinden bir nehir gibi akar gider. Nikolas Ksidas’ın ardından bayrağı oğlu Hrisafi devralır. Ondan sonra ise Büyükada Rum Okulu’nun o emektar öğretmeni olan kızı Vasiliki (Vaso) Hanım yaşatır bu küçük dükkânı. Hem tebeşir kokulu okul koridorları hem de mürekkep kokulu kitapçı dükkânı arasında geçen yorgun yılların ardından, takvimler 1978’i gösterdiğinde Vaso Hanım; Ksidas’ı gözü arkada kalmadan, ruhunu çok iyi bildiği sadık bir isme emanet eder.

        İşte o emanetçi, 1955 yılında Antakya’nın o kadim Cineydo köyünde dünyaya gözlerini açan Mihail Paşa’dır. Mihail Paşa, bugün bu kutsal mirası ailesiyle birlikte yaşatmaktadır. Eşi Meri, çocukları Eleni Paşa Yıldırım (aldığım kitaplara mühür basan kadın), Engin Paşa ve torunları, nesilden nesile aktarılan o sarsılmaz söze sımsıkı bağlıdırlar: “Bu dükkânda hiçbir zaman kitap eksik olmayacak.”

        Zamanın kimseye acımayan çarkı Büyükada’yı değiştirirken, adı sirke kökü ‘ksidi’den gelen Ksidas Kitapçısı zamana değil, insana tutunarak dimdik ayakta kaldı. Ada kabuk değiştirdi; yazlıkçılar geldi, kalabalıklar arttı ve o eski asude sokaklar gürültüye teslim oldu. Fakat bu asırlık dükkân, fırtınanın ortasındaki bir deniz feneri gibi hep yerinde sabit kaldı.

        Adaya gelip gidenlerden kimlerin yolu düşmedi ki buraya: Faik Ali Ozansoy, Ziya Paşa, Ziya Gökalp, Ahmet Refik, Tahsin Nahit, Yahya Kemal, Reşat Nuri Güntekin, Yunus Nadi, Yakup Kadri, Halil Nihat Boztepe, İbrahim Alaeddin Gövsa, Orhan Seyfi, Nurullah Ataç, Çelik Gülersoy ve Orhan Pamuk...

        Hepsinin ayak izleri var şimdi bu taş zeminde.

        *

        Bugüne kadar Mihail Paşa’ya, kitabevinin isimsizce geçen yıllarının hikâyesi defalarca sorulmuş, o da her defasında aynı hikâyeyi anlatmış: “Aya Dimitri Kilisesi’nde çalışıyordum. Vasiliki sayesinde dede ile tanıştım ve ona dükkânda yardımcı olmaya başladım. Kırk beş yıldır da burayı ayakta tutmaya çalışıyorum. Eskiden insanlar en kıymetli eşyalarını, biriktirdikleri paralarını, gözü gibi baktıkları ziynetlerini hiç tereddüt etmeden bu dükkâna bırakırlardı. Bir emanetçi dükkânı gibi... Raflardaki kutuların, poşetlerin içinde ne olduğunu kimse merak bile etmezdi; çünkü güven, o günlerin en büyük sermayesiydi. O küçücük dükkân, adanın yoksul çocuklarının da karnının doyurulduğu bir yerdi; günde yirmi-yirmi beş çocuk oradan ekmek yer, yabancı gazetelerin sayfalarından dünya adaya akardı.”

        Kitabevi uzun yıllar boyunca adanın o tek, o yalnız kitapçısı olmanın verdiği o mahcup gururu taşımış; kimsenin aklına bu dükkân için süslü bir isim koymak gelmemişti. Adı yoktu; çünkü o zaten adanın tek kitapçısıydı. Ta ki bir gün, o zarif İstanbul beyefendisi Çelik Gülersoy dükkânın isimsizliğine dayanamayıp, "Ben buraya yakışan bir isim bulacağım," diyene kadar... Birkaç gün sonra koltuğunun altında şık bir çerçeveyle çıkagelmişti. Çerçevenin içinde, eski zaman zarafetini taşıyan o ağdalı ama derin ifade yazılıydı: “Melce-i Üdebâ”, yani “Edebiyatçıların Sığınağı”...

        Çelik Bey, bu ismin altına şu zarif ve dokunaklı notu düşmeyi de ihmal etmemişti: "Eskiden, yani edvâr-ı saadette, ediplere sadece yağmurlu günlerde vapur beklerken bir 'manevi sığınak' olduğunu tahmin ederdim. Şimdilerde ise insan mahşerine ve aşırı güneşe karşı, kalem erbabına bir moral barınağı oluyor."

        Gel gör ki bu topraklarda hayat; bazen en nadide parçalara, en kıymetli varlıklara karşı pek hoyrattır. 2017 yılı, kitabevinin yüzüncü yılıydı. O yılın 18 Eylül'ünde “Melce-i Üdebâ”ya İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden soğuk ve ruhsuz bir ihbarname gelir. O sene bir asrı devirmiş olan müesseseye, adanın bu canlı hafızasına utanılacak bir kelime reva görülür: “İşgalci”...

        Ecrimisil usulüyle geçmişe dönük borçlar çıkarılır ve iskelenin tadilatı bahane edilerek tahliye edilmesi istenir. Devletin o soğuk, bürokratik yüzü, bir asırlık emeği bir kalemde silmek ister gibidir. Ancak adanın ve edebiyatın vefası galip gelir; ada ahalisi adeta ayaklanır. Hep birlikte, gür bir sesle alametifarikaları olan kitapçıya sahip çıkarlar. Vicdan nihayet galip gelir ve bu memlekette edebiyat ilk defa kazanır; Belediye o yanlış kararından döner.

        2023’te, Cumhuriyet’in 100. yılında Türkiye Yayıncılar Birliği, Kitabevi Emek Ödülü’ne “Melce-i Üdebâ”yı uygun gördü. Cumhuriyetten eski bu müesseseye verilen bu geç kalmış mükafat; o raflardaki kitaplara, eşyaya verilmiş bir ödül değil; sadakate, emeğe ve hafızaya gönderilmiş çok ince bir selamdı. Bu selama öncülük eden Adalı Fahri Aral’a ne kadar teşekkür etsek azdır.

        *

        “Melce-i Üdebâ”nın çevresindeki dükkânlar zamana yenildi; kimi dönerci oldu, kimi dondurmacı. Ancak o, yüz dokuz yıldır o mağrur asaletinden hiç ödün vermedi. Orası kalanlara bir emanetti ve ne yazık ki bu memlekette bu tür emanetleri bir asır boyunca muhafaza edenlerin sayısı çok azdır.

        *

        Gece yarısına doğru vapurdan inip, o saatte bile hiç eksilmemiş şehrin hoyrat kalabalığına karıştığımda; zihnimde adanın fısıltısı, aklımda ise birbirine sımsıkı sarılmış üç kelime dolanıp duruyordu:

        Gelenek, hafıza ve muhafaza...