Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Tilmizi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “mazimizin sesiyle bizi yeniden barıştıran” adam olarak tanımladığı, arkasını geleneğe yaslayıp, Türk şiirinde modern bir inkılabın ikinci şairi olmuş (diğeri Ahmet Haşim’dir) Yahya Kemal Beyatlı, yaşadığı süre boyunca onca şiir yazıp dergilerde, gazetelerde neşrettiği halde hiç şiir kitabı yayımlamamıştır.

        Bu yüzden, hiçbir kütüphanede, hiçbir sahaf dükkânında, hiçbir koleksiyonda onun imzalı bir kitabına rastlanmaz. Tanpınar ve nesli, onun bir kitabını ne çok bekleyip durdu! Ölümünden sonra yayınlanan ilk şiir kitabı olan “Kendi Gök Kubbemiz” kitabı üzerine “Varlık” dergisinin 15 Temmuz 1961 tarihli sayısında aynı başlıkla bir yazı yazmış olan Tanpınar, üstatla bu kitap üzerine “ne çok konuştuklarını”, “ne hayaller” kurduklarını anlatır. Kaç defa şiirleri kitaplaştırmak için bir araya gelmişler, “eksik ve bitmiş şiirlerin” çetelesini tutmuşlar, “kitaba isim” aramışlar ama sonunda hep “vazgeçmiş”ler. Ona göre Yahya Kemal, “Bir türlü ömrünün büyük rüyasına son vermeğe razı olamıyordu.” O mükemmeliyetçi şair bir türlü şiirine son noktayı koyamıyor, talebesi de bir süre sonra onun bu haline “alıştığından” onu sıkıştırıp acele ettirmiyor, hatta tam tersine bakıp bazı mısraları bütünlüğüne ulaşmamış olarak görüp, “Şunu da bitirin” diyordu.

        *

        Harp yıllarında, onca umutsuzluk içinde tek bir “Yaprak”la, tığ teber şahı merdan şiir sokağına fırlayan üç gencin en meşhuru (diğer ikisi Oktay Rifat ile Melih Cevdet) Orhan Veli Kanık; kendisinden önce inşa edilmiş, kusursuz, elit, süslü ve kurallara tabi “şiir sarayı”nın yüksek, kalın duvarlarına bir huruç harekâtı başlatarak, yıkılmaz sanılan o “modern yapıyı” yerle yeksan eyleyip yerine cumbalı, avlulu, iç merdivenleri Arap sabunuyla ovulmuş, ölmeden önce Süleyman Efendi’nin kiracı olarak oturduğuna benzer, kirişlerine içinde pişen yemeklerin kokusu sinmiş, küçük insanların çok küçük şeylerle mutlu oldukları, her tarafından rüzgâr alan ama yine de mukimlerinin mutlu yaşadıkları geleneksel Türk evini inşa etti.

        Murat Belge, Orhan Veli ve arkadaşlarının bu hareketini “Türk şiirinde yapılmış demokratik bir devrim” olarak nitelendirirken, Cemal Süreya, Orhan Veli’nin yaptığını “Türk şiirine kasket giydirmek” olarak adlandırdı.

        Bu durumda şunu söylemek mümkün:

        Yahya Kemal mücevveze, kallavi veya Selimi kavuklu, külahlı veya takkeli, Abdülhak Hamit’le de silindirli şiirin başına fötr şapkayı geçiren bir büyük şairse, Orhan Veli o fötr şapkayı kaldırıp yerine ayakları nasırdan mustarip, avarelerin, işçilerin, ekmek derdine düşmüşlerin, sıradan insanların taktığı kasketi geçirmiş başka bir büyük şairdir.

        *

        Orhan Veli, ilk şiir kitabını 27 yaşındayken, 1941 yılında yayınladı. Kitaptan bir adet de Yahya Kemal’e imzaladı.

        Geçen hafta bir müzayedede ortaya çıkan o kitap, açık arttırmaya çıktı ve 508 bin liraya alıcı buldu. Orhan Veli’nin 13 Haziran 1941 tarihinde “Türk şiirinin efendisi büyük Yahya Kemal’e” diye imzaladığı kitabın ortaya çıkmasıyla birlikte, edebiyat âleminde yıllardan beri sürmekte olan “Yahya Kemal-Orhan Veli çekişmesi” tekrar su yüzüne çıktı. Çoklarına göre bu “çekişme” bir “eski-yeni şiir” kavgasıydı. Yahya Kemal şiirde “eski”nin, Orhan Veli “yeni”nin temsilcisiydi.

        Oysa ne Yahya Kemal “eski” ne de Orhan Veli “yeni” idi. Orhan Veli ne kadar “yeni” ise, Yahya Kemal de o kadar “yeni”; Yahya Kemal ne kadar “eski” ise, Orhan Veli de o kadar “eski”idi. (“Getirdiği gür ve bakımlı şiirle Yahya Kemal çağdaşımız ve ağabeyimizdir.”-Cemal Süreya) Sanatta, kültürde “eski- yeni” tartışması beyhude bir tartışmadır, zira zaman boyutunda ne kadar geriye giderseniz gidin, vardığınız hiçbir konakta “otantik” olan çıkmaz karşınıza; karşınıza çıkacak olan her “yeni”, eski biçimlerden dönüşmüş bir “yeni” biçimdir. Âdemin “yeniyi” aramaya çabası bu yüzden beyhudedir.

        *

        İşin ehli, mevzunun erbabı kimseler; ortaya çıkan bu “belgede” Orhan Veli, Yahya Kemal’i “Türk şiirinin efendisi” olarak gördüğüne göre, bu iki büyük şairi yaşarken birbirlerinin düşmanı olarak telakki etmek doğru değildir demeye başladı şimdilerde. Zira şu ana kadar iki büyük şairin birbirlerini yerin dibine batırmak için çok şey yaptıklarını, birtakım hatıralara dayanarak iki büyük şairin birbirlerinden hiç haz etmediklerini, birbirlerini buldukları her fırsatta yerdiklerini anlatıp durdular. Yok, Orhan Veli divan şiiri formatında bir şiir yazmış da, Yahya Kemal şiir okuyunca “Yakında bizi de geçersin” demiş de, Orhan Veli de “hayır öyle değil, ben bunu dalga geçmek için yazdım” cevabını vermiş de böylece Yahya Kemal’i morartmış da… Daha bir yığın lakırdı. İşte bu belge, bu lakırdılara son veriyor. Orhan Veli, Yahya Kemal’i “Türk şiirinin efendisi” olarak görmüş! Nokta!

        *

        Yahya Kemal’in; Orhan Veli ve arkadaşlarının “birdenbire” Türk şiirini, yüksek katlardan indirip, onu “şairanelikten” çıkarıp “şiirsel” bir kıvama getirmelerinden, kendisinin inşa ettiği mimariye zarar verdi diye pek haz etmediği malum… O dönemde, dünya ağır boks şampiyonu Jack Dempsey’di; bu çocuklar “Dempsey’in karşısına browning tabancasıyla” çıkmış, her şeyi kuralsızca berbat etmişlerdi Yahya Kemal’e göre.

        Ama üç “zıpır” delikanlının yaptıklarından hoşlanmaması başka, onlardan nefret etmesi başka… Belli ki Yahya Kemal onlardan, özellikle Orhan Veli’den hoşlanmıyor, belki de onu kendi mertebesinde bir şair olarak görmüyor. Hatta Orhan Veli, çok genç yaşta, çok pis bir şekilde, belediyenin açtığı bir çukura düşerek öldüğünde; cenaze töreni belki de bir şair için o güne kadar İstanbul’da düzenlenmiş en kalabalık merasim olduğu halde, o gün şehirde bulunan bütün kitapçılar mateme katılmak için sözleşerek kapılarına kilit vurdukları halde, haberi alan hemen hemen bütün yazarlar, şairler, sanatçılar cenazeye koştukları halde, Yahya Kemal, bir manisi olmadığı halde törene katılmamış. Dostu Cahit Tanyol, onu cenazeye katılmaya ikna etmeye çalışmış, Tanyol’un onunla ilgili hatıralarını anlattığı kitabında aktardığına göre Yahya Kemal ona şunları söylemiş:

        “Tanyol bu cenazeye gitmemiz doğru olur mu? Bu gençlerin şiir anlayışları bizimkine muhalif. Hatta onun da önemi yok, fakat bunlar çıkardıkları Yaprak adlı bir gazetede birçok defalar aleyhimde bulundular. Şimdi benim bu cenazeye gitmemi istismar ederler, sömürürler ve bundan bir nevi sığınma manası çıkarabilirler. Belki de gazeteler Yahya Kemal de cenazede vardı, diye yazarlar. Ve bu onların şiir anlayışı için reklam olabilir. Şiiri bizim anladığımız gibi düşünenlerin yolunu şaşırtabiliriz. Oysa biliyorsun, ben bunların şiirlerine inanamıyorum. Şiir ne nükte ne de zihin oyunudur. Şiirin tabiatı realitedir. Şiir mücerret soyut kavramlardan kaçar.”

        Orhan Veli’nin cenazesine “reklamı olmasın” diye gitmemiş Yahya Kemal.

        *

        Can Yücel’in “çağın en güzel gözlü maarif müfettişi” dediği babası Hasan Ali Yücel, 1938’de kurulan Celal Bayar hükümetinde Maarif Vekâletine getirilince, o da dünya edebiyatının klasik eserlerini Türkçeye kazandırmak için 1940 yılında Ankara’da bir “Tercüme Bürosu” kurdu. Hemen bir mütercimler heyeti oluşturuldu. Heyetin Başkanı Dr. Adnan Adıvar’dı, idaresini de Nurullah Ataç ile Sabahattin Eyuboğlu yürüteceklerdi. Orhan Veli de orada çalışmaya başladı. Sabahattin Eyuboğlu, “Denemeler” kitabında, Ankara’yı ona sevdirenin Orhan Veli olduğunu söyler. İstanbul doğumlu olduğu halde babası Veli Efendi, daha önce Mızıka-yı Hümayun’da klarnetistlik yaparken, Cumhuriyet’in ilanından sonra Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın şefi olunca Ankara’ya taşınmış, oğlu Orhan da babasının “vazifesinden” dolayı çok sevdiği şehrinden ayrılarak 1923 ile 1948 tarihleri arasında Ankara’yı mesken tutmuştu.

        Eyuboğlu’nun anlattığına göre Tercüme Bürosu zamanlarında Orhan Veli’nin “gecekondumsu bir odası” varmış. Bütün duvarlarına, o sırada çıkarmakta oldukları “Yaprak” dergisinin satılmamış sayılarını yapıştırmış. Orhan Veli hep telaşlı, hep meşgul bir adam... Bazen kaybolur, bir süre kimselere görünmez. Sorduklarında gizemli bir edayla “işlerim vardı” der, ama “işlerin” ne olduğunu kimseye söylemez. O odaya da belirli zamanlarda uğruyor. Onu arayanlar da o evde zinhar bulamıyor.

        Yakınlarda Sabahattin Eyuboğlu’nun da evi var. Ama o, eve “iş getiren” bir adamdır. Bu yüzden evi “bir hayli gürültülü bir çeviri tezgahı”dır. Tezgâhın en başında Nurullah Ataç duruyor daima. Eski yeni nice dünya yazarını “ille de Türkçe konuşturacaklar” diye sabahlara kadar cenge duruyorlar. Bazen bir kelime, bir deyim arıyorlar, yok bulamıyorlar; bilse bilese Orhan Veli bilir diyorlar, etrafa bakıyor o da yok. Sonra aniden, gecenin içinden beliriveriyor, beraberinde bulamadıkları o kelimeyi, o deyimi de getirerek. Ev zemin katta, bu yüzden Orhan Veli kapıyı hiç kullanmıyor, aniden pencerede görünüyor, içerdekilere Karagöz gibi “hu” diyor, sonra “sigara dumanıyla dolu” odaya pencereden atlayarak giriyor.

        Yine böyle bir gece vakti gelmiş. Şansa bakın ki o gün ev bomboş, kimse yok. Ev sahibi Sabahattin Bey, bir günlük seyahate çıkmış. Ertesi gün gelince kapıda “Orhan Veli’nin o pürüzsüz el yazısıyla” şu beytini bulmuş:

        “Kapılar, pencereler savletime bigâne;

        Ses sada yok, bu değil sanki o devlethâne.”

        Sabahattin Bey’e göre, Divan şiirini bilmeyenlere, o şiirin iyisini kötüsünü ayırt edemeyenlere bu beytin yapılışındaki ustalığı, “yağdan kıl çekme rahatlığını”, “belalı bir şiir biçimini dizginleme” gücünü, “deyimlerin seçilişindeki incelikleri” anlatmak kolay değildir. Bunu ancak bu şiirin künhüne varmış bir usta takdir edebilir. Divan şiirini en iyi bilen Yahya Kemal’dir. En iyisi, “geldim evde yoktunuz” notu yerine yazdığı o beyti ona göstermek. Sarraf anlar altının hasını, “karanlıkta gelse” Divan şiiri “onu ayak sesinden tanır” Yahya Kemal. Sabahattin Bey kurşun kalemle kâğıda yazılmış beyti üstada gösterince “Vay yezit, vay!” der üstat ve beyti tekrar tekrar okutur ona. Sadece bu beyit değil, o günlerde Orhan Veli Hayyam tercümesiyle meşgul... Her babayiğidin altından kalkamayacağı rubai vezniyle yaptığı Hayyam tercümesi de Yahya Kemal’i şaşırtır. Sabahattin Bey, “Ritim duygusu ve bilgisi Orhan’ın sırlarından biriydi,” der.

        Yazdıklarından anlıyoruz. Sabahattin Bey Orhan Veli’yi ve şiirini çok seviyor. Ama Yahya Kemal’e de toz kondurmuyor. Ona göre Orhan Veli’nin en büyük “keyfi” şaşırtmaktı. “Denize ve gökyüzüne de insanı şaşırttığı için saygısı vardı.” O “kelimelerle” ve “gerçeklerle” oynayan bir şairdi.

        “Ölesiye ciddiye alınan, insanı bayağılıklardan sıyıran, gerçeklerin ve kelimelerin kabuk­larını kıran bir oyundu bu. Nice şiirleri, herkesin kullandığı deyimlerin, o kapalı kutuların içinden kimselerin umma­dığı anlamlar uçurtma ustalığıdır. Bakarsınız kuru söze öy­le bir perende attırır ki ılgıt ılgıt insan kanı akıyor içinden. Deniz kokuyor, martı sesleri geliyor. Bir kedinin söylemedi­ği gerçek, bir ağacın açmadığı çiçek, bir pirenin yutmağı fil, bir köprünün geçirmediği insan kalmıyor. Ne sihirdir, ne keramet. Kelimelerin içinden seyreyle gözüm dünyayı. Hem de bedava. Dilin dolambaçlı derinlerine giderken in­sanın da derinlerine gitmişti Orhan Veli.”

        Sabahattin Eyuboğlu’na göre Orhan Veli, “sağcı ve solcu karakuşların, yani bildiği bildik, dediği de­dik bir takım doktrinci, ilerici gerici, çatık kaşlı, kendini beğenmiş, akılları aşan, yüreklere sığmayan, bütün doğrulardan doğru, bütün güzellerden güzel, bütün iyilerden iyi olabileceğini sanacak kadar zavallı düşünce adamlarına o güzelim şiirleriyle ders vermiş ve dersini az kişiye anlatmış olan” bir şairdi.

        “Gerin, bedenim, gerin

        Doğan güne karşı.

        Duyur, duyurabilirsen,

        Elinin kolunun gücünü,

        Ele güne karşı.

        *

        Bak! Dünya renkler içinde!

        Bu güzel dünya içinde

        Sevin sevinebilirsen

        İnsanlığın haline karşı.

        *

        Durmadan işleyen saatlerde

        Dişli dişliye karşı.

        Dişlilerin arasında

        Güçsüz güçsüze karşı

        Herkes bir şeye karşı.

        *

        Küçük hanım yatağında, uykuda,

        Rüyalara karşı.

        Gerin bedenim, gerin,

        Doğan güne karşı.

        *

        Yahya Kemal’e gelince… Yahya Kemal, Jöntürkler gibi Paris’e bir Frenk hayranı olarak gitti. Ancak orada, onlar gibi sigara dumanıyla dolu daracık, izbe odalarda vatanı kurtarma derdine düşmedi, gizli cemiyetlere girmedi, uzaktan padişahı devirme hayalleri kurmadı. “Ben Paris’teyken bir ayağım Quartier Latin’de, diğer ayağım Siyasal Bilgiler Okulundaydı. Hugo’yu, Baudelaire’i, Mallarmé’yi, Verlaine’i okur, o dönemin Fransa’sına egemen olan şiir akımlarıyla orada haşır neşir olurdum. Okulda ise Albert Sorel’i dinler; dil, tarih, toplum bilincinin nelerden ibaret olduğunu öğrenirdim.”

        Eyüboğlu’na göre Yahya Kemal, Frenk şiirinin özüne vardıktan, Quartier Latin’i keşfettikten sonra Türk şiirine döndü, Türkçenin lezzetini Frenk bilinciyle tattı. Kendi deyimiyle Paris’e “alafranga” olarak gitti, “alaturka” olarak döndü. Bir Fransız hayranı olarak gittiği Paris’te, Türk hayranlığını keşfetti. Eski şiir zevkini Paris’te bırakıp geldi. O eski zevki, İstanbul’da o günkü zevkle yeniden yoğurdu. Eyuboğlu’na göre şiire getirdiği yeniliği “şiirin kisvesinde değil özünde aramak” gerekir. Şiirinde “gül ve bülbül” var diye eski değildir. “Eskilik gülde ve bülbülde değil, gülü ve bülbülü duyuştadır.” Eski temalara yeni duygular ekledi. Eski sazdan yeni sesler çıkardı. Her yeni saz yeni ses çıkarmaz. Yeni sazdan bile yeni ses çıkarmak erbabının işidir. “Büyük sanatçıların hemen hepsi, eski sazdan yeni sesler” çıkaran sanatçılardır. Klasik eserlerin en büyük sırı budur.

        “Ne harabi, ne harabatiyim

        Kökü mazide olan bir atiyim”

        Yine Eyuboğlu’na göre Yahya Kemal, Türkçenin lezzetine vardığı an şair olduğunun farkına vardı. Onun dili Süleymaniye Camii kadar Müslüman, bu mabet kadar Türk’tür.

        “Dilimizi Yahya Kemal bulmuştur, Türkçe onunla doğdu” der tilmizi Tanpınar. “Tek başına dilimizin ortasında bir Rönesans’tır” o. Bize şiirin dil olduğunu göstermiş ve ispatlamış bir şairdir. Ondan biz, “eski ve artık hayatımız için lüzumsuz diye attığımız ve o yüzden fakirleştiğimiz şeylerin bizim için ebedi ve muasır kıymetler olduğunu öğrendik.” Yine Tanpınar’a göre, “Yahya Kemal Avrupalıydı. İhtiyar imparatorluğun o kadar çalışıp da yapamadığı şeyleri kendisi yapmıştı. Düşüncesi garplıydı. O bizi mazimizin sesiyle yeniden barıştırdı.” “Pek az şair bir cemiyet tarafından onun gibi kayıtsız ve şartsız kabul edilmiştir. Bu evsiz barksız adamın muazzam bir ailesi vardı.”

        Ölünceye kadar evi olmadı; dilini ve tarihi kendine yurt edinmişti çünkü.

        *

        Yahya Kemal, geçmişin büyük mirasına yaslandı; divan şiirini, musikiyi, İstanbul’u, tarih bilincini şiirin merkezine taşıdı. Orhan Veli ise sokağın dilini, sıradan insanın hayatını, gündelik olanın küçük ayrıntılarını şiire soktu; eski şiirin birçok kuralını yıktı. Yahya Kemal görkemli ihtiyar Osmanlıysa, Orhan Veli emeklemeye başlayan genç Cumhuriyettir. Biri maziye dönerek, öteki bugüne bakarak Türk şiirde yeni bir dönem başlattı.

        Yahya Kemal’e göre bir milletin şiiri, hafızasından koparsa köksüz kalırdı. İstanbul onun şiirinde yalnız bir şehir değil, bir medeniyet tasavvurudur. Boğaz, camiler, eski semtler, eski zamanlar onun dizelerinde bir hatıra değil, yaşayan bir ruh haline dönüşür.

        Orhan Veli’nin devrimi ise başka bir cephedeydi. O, şiirin yüksek duvarlarını yıktı. Şairi ayrıcalıklı bir varlık olmaktan çıkardı. Şiiri kahvelere, vapurlara, sokaklara, memur odalarına, yoksul mahallelere taşıdı. Her şeyden önemlisi şiirin konusunu değiştirdi. Bir küçük sıkıntı, bir yalnızlık, bir sokak görüntüsü, bir martı çığlığı, adamın nasırı, uçan yel, gün doğumu, bir vapur yolculuğu şiirin malzemesi oldu. Şiirin konusu küçülmedi; hayat büyüdü.

        Bu iki şairin ortak noktası, şiiri kendi zamanlarında yeniden kurmalarıdır. Bu yüzden ne birisi yeni ne de öteki eskidir. Yahya Kemal geçmişin içinden geleceğe açılan bir kapı aradı. Orhan Veli geleceğin kapısını açmak için geçmişin bazı alışkanlıklarını geride bıraktı. Biri şiirin hafızasını, diğeri şiirin özgürlüğünü genişletti. Biri şiirin kubbesini yükseltti, öteki şiirin kapılarını sokağa açtı.

        *

        Orhan Veli’nin, Türk şiirinde vezni, kafiyeyi ve şairaneliği elinin tersiyle iten ihtilalci eseri Garipi, “şairanenin” kalesi Yahya Kemal’e “Türk şiirinin efendisi büyük Yahya Kemal’e” diyerek imzalaması, edebiyat tarihimizin çok güzel hareketlerinden birisidir. Bu ithaf, hem köhneleşmiş kalıpları yıkıyor, kendisinden öncekinin dehasını teslim ediyor, hem de olgun bir kadirşinaslığın örneğiyle hayatı boyunca hiç risk almamış, etliye sütlüye karışmamış, sadece zevkin ve güzel şiirin peşinden koşmuş o fildişi kulenin sultanına selam duracak kadar zekice bir özgüveni ifade ediyor.

        Ortaya çıkmış olması ne iyi olmuş.