Her şey orada, gökyüzünde, o büyülü boşlukta her şeyin her şeyin etrafında döndüğü o sonsuz alemde oldu.
*
Çok eskiden, insanın dağarcığında henüz yer ile gök ayrımına dair bir bilgi yokken, insanlık din ve bilim nedir bilmezken yani; ilk insanlar sadece ateşi bulup vahşi hayvanlardan korunmak ve ısınmak için o ateşin etrafında kümelendikleri bir anda durup uzaklara baktılar. Kendi yaktıklarına benzer yanan başka ateşler gördüler. Böylece karanlıkta kendilerine benzer başka insanların da yaşadığını fark ettiler. Sonra kafalarını gökyüzüne kaldırdılar. Bir de baktılar ki orada da tıpkı etrafta gördükleri kendi ateşlerine benzer yanıp sönen başka ateşler var! Onları kendi yaktıkları ateşlere benzettiler. Henüz gökyüzüne dair hiçbir fikirleri yoktu. Henüz uzay, zaman, hız, denge, kütle çekim kuvveti, Samanyolu, Virgo kümesi, matematik, fizik, Albert Einstein, falan filan bunlara dair hiçbir bilgi kırıntısı yoktu dağarcıklarında; bunları bilmeye daha milyonlarca yıl vardı. Gökyüzünde kendi ateşlerine benzer ateş kümeleri olduğuna göre onları yakan başka yaratıklar da mutlaka var diye düşündüler. Birbirlerine daha çok sokuldular. O andan itibaren yukarıdaki yaratıklara dair hikayeler anlatmaya başladılar birbirlerine. Merakları her geçen gün daha da büyüdü.
Etrafta gördüklerinin bir manası var, en azından o ateşi yakanlar onlara benzer birileridir, peki bu havada asılı duran ışıkları kim yakmış olabilir?
Bu sorunun ardına düştüler.
Evet, yukarıda o muazzam ateşleri yakan birisi mutlaka olmalı!
Allah mı, Tanrı mı ne derseniz deyin, ilk insanların “büyük yaratıcı” fikriyle tanışması böyle olmuş derler.
*
“Babil”, büyülü bir kelimedir. Sadece Türkçede değil, edebiyatı yapılan dünyanın bütün dillerinde muteber bir yeri var. Adında “Babil” geçen sayısız kitap vardır dünya kütüphanelerinde, sinemada birçok filmin adı olmuş, resim sanatında özel bir yer tutar.
Artık olmayan Sümer dilinde “Tanrının kapısı” demektir “Babil”, İbranicede ise “karıştırmak” anlamına gelen “balal” kelimesiyle yapılmış bir kelime oyunundan türediğini söyler filologlar.
Bir şehrin adıdır Babil; Mezopotamya’da, Dicle ile Fırat’ın birbirlerine en yaklaştıkları yerde, bugünkü Bağdat’ın 90 kilometre kadar güneyinde kurulmuş ilk çağın en büyük şehirlerinden biri... Şu anda olmayan kulesiyle meşhurdur; Babil Kulesi! Allah'ın kalplerine şehvet vererek yeryüzüne gönderdikten sonra günaha giren Harut ile Marut adında iki meleğin “yeryüzü azabını” çekmek için kıyamet gününe kadar ayaklarından baş aşağı asılı oldukları kule bu kuledir işte.
*
Nuh Tufanının ardından yeryüzü sular altından yeni çıkmış, her yer çamur ve keder içindeyken, hayatta kalan insanlar doğuya doğru göç ettiler. Şinar denilen bir ovaya vardıklarında, kalplerindeki o büyük korkuyu yenmek ve adlarını sonsuzluğa kazımak istediler. O vakitler yeryüzündeki tüm insanların dili birdi; herkes aynı kelimelerle ağlar, aynı sözlerle güler, birbirini aracısız anlardı. İşte bu tek dilin verdiği büyük güçle, içlerinden biri kalkıp dedi ki:
“Gelin, kendimize öyle bir şehir ve öyle bir kule yapalım ki, tepesi göklere varsın. Böylece yeryüzüne dağılıp kaybolmayız, bir arada kalırız.” (Buna yazının başında, gökyüzündeki ateşleri yakan kimse, onun yanına varma merakını da ekleyin.)
İnsanoğlu toprağı yoğurdu, tuğlalar döktü, taş yerine kerpiç, harç yerine zift kullandı. Kule yükseldikçe, insanın içindeki o kibir de büyüdü. Onlar sadece sığınacak bir yer yapmıyorlardı; Tanrı’nın tahtına, göğün sırrına ortak olmak istiyorlardı. Her bir tuğla yukarı taşındıkça, insan kendini yeryüzünün tek hakimi sandı. Göğe doğru uzanan o muazzam kule, insanın kendi gücüne taptığı bir abideye dönüştü zamanla.
Yukarıdan, göklerin katından bu manzarayı seyreden Yaradan, insanın bu hadsizliğini ve kibrini gördü. Onları bu kör gururdan uyandırmak, hadlerini bildirmek icap etti. Ne bir ordu gönderdi ne de gökten şimşekler çaktırdı. Kulenin yıkılışı, taştan ve topraktan önce, insanın kalbinde ve dilinde başladı. Bir sabah, kule inşaatında çalışan adamlar uyandıklarında, yanlarındaki yoldaşının ne söylediğini anlayamaz oldular. Yaradan, o tek ve saf olan dili yüzlerce parçaya bölmüştü. Biri su istiyor, öteki ona taş fırlatıyordu; biri tuğla istiyor, öteki kafasına harç döküyordu; biri yukarı çıkalım diyor, diğeri aşağı iniyordu.
Dil kopunca, gönül de koptu; bağlar çözüldü. Anlaşamayan insanlar öfkeye kapıldı, aralarına nifak girdi. Kuleyi tamamlamak imkansız hale geldi. İnşaat durdu, o devasa yapı rüzgarların koynunda sahipsiz bir viraneye dönüştü. İnsanlar, dillerine göre öbek öbek ayrılarak yeryüzünün dört bir yanına dağıldılar. Babil, o günden sonra "karışıklık" ve "karmaşa" mülkü olarak anıldı. İnsanın göğe erişme hayali, kelimelerin birbiri içinde boğulmasıyla son buldu; geriye sadece yarım kalmış taşlar ve asırlar boyu sürecek bir yalnızlık hikayesi kaldı.
Böylece yeryüzündeki diller bölüne bölüne bugüne kadar geldi. Alberto Manguel’e göre Tanrının bu lanetinin amacı, “hayal gücünü bölüştürmek, ortak düşüncenin iç içe geçmesini engellemek”ti.
Ama insanoğlu çaresizlikten çare üretendir. Madem Yaradan onları lanetleyerek birbirlerini anlamalarını engelledi, o halde onlar da “tercüme” yoluyla birbirlerini anlama yoluna gideceklerdi. Bir süre sonra çevirmenler ortaya çıkmaya başladı. Böylece, yine Manguel’in demesiyle, “çeviri, parçalanmış dilleri bir araya” getirdi, “bu sayede dillerin karşılaşması bir karşıtlık durumu olmaktan” çıktı, “diller karşılıklı olarak birbirlerine ayna tutma işlevini” gördü.
*
Efsaneye göre bütün bunlar Sümerler zamanında oldu. Aradan 3 bin 250 sene geçti; bu kez Roma imparatorluğu kuruldu. Batısı İspanya, Doğusu Hazar Denizi, Kuzeyi İngiltere, Güneyi Afrika olan dünyanın gördüğü en büyük imparatorluğun hükmü her yere yayılınca, “resmi dili” olan Latince de onunla birlikte bütün bu cihana yayıldı. Dünya neredeyse Babil Kulesi öncesi duruma, tekrar “tek dilli” hale döndü. Kitaplar Latince, şiirler Latince, şarkılar Latinceydi artık. Tarihçilerin yazdığına göre neredeyse kuşlar bile Latince ötüyordu dünyada. Tek dilli olmak imparatorluğun gücüne güç kattı.
Avrupa’daki yerel dillerin bir milletin dili halini alması, Roma’nın yıkılmasından sonra oldu. Fransızca, Almanca ve İtalyanca Avrupa’da “milli diller” olarak ortaya çıktı. Almanca varlığını İncil’in Luter tarafından bu dile çevrilmesine borçlu hale gelirken, İtalyanca Dante sayesinde varlık kazandı. Büyük Alman filolog, Nazi zulmünden kaçarak İstanbul’a gelmiş, burada Batı edebiyatının temel eserlerinden birisi olan “Mimesis”i yazmış olan karşılaştırmalı edebiyatın kurucu babalarından Erich Auerbach, Dante’nin bu girişimi hakkında şunları yazdı:
“Milli dile daha 14. yüzyılda herkesten önce kavuşan İtalya’da dil birliğini tek adam, Dante Aligheri kurmuştur, diyebiliriz. Dante Avrupa’da büyük bir dini ve felsefi eseri; İlahi Komedya’yı anadilinde yazmaya cesaret etmiş olan şairdir. Söz ettiği konuların güçlüğüne ve üslubundaki yeniliğe rağmen bu dini destan İtalyan milletinin ruhuna öyle çabuk ve öyle derinden nüfuz etmiştir ki, o zamandan sonra İtalya’da her şey Dante’nin diliyle söylenmiş ve yazılmıştır. Hatta acaba Dante mi İtalyan dilini kullanmıştır yoksa İtalyanlar mı Dante’nin dilini kullanmışlardır diye sorabiliriz.”
Aynı Auerbach, Fransızcanın da milli dil haline gelmesinde, bu dile çevrilen Roma döneminin kanunlarının etkili olduğunu söyler.
Demek ki, Babil Kulesi’nin yıkılması nasıl farklı farklı dilleri ortaya çıkardıysa, aynı şekilde Roma’nın yıkılması da buna benzer sonuçlara yol açmış olmalı. Modern zamanlarda dil birliği, uluslaşmanın ilk koşullarından birisi olarak kabul gördü. Ayrı ayrı dilleri kullanıyor olmamız, milli hislerimizi daha çok güçlendirdi, aidiyet duygusuna güç kattı; farklı dil konuşuyor olmamız, bizi ötekilerden uzaklaştırdı, aynı dili konuşana yakınlaştırdı. Heidegger’in sözünü ettiği “varlığın evi” böyle oluştu işte.
*
Bu arada asırlar boyunca tercümanlar hiç boş durmadı. Tarihin gördüğü en etkili, en kudretli tercümanlar peygamberlerdi. Alberto Mangule’in yazdığına göre, daha birinci asırda İskenderiyeli Filon tercümanların önemini şu sözlerle tarihe geçirmişti:
“Zira peygamber hiçbir şeyi kendi özgür iradesiyle bildirmez, o ancak başka bir şahsiyetin tercümanıdır. O şahsiyet, vahiy peygamberi etkisi altına aldığı anda peygamberin ağzından çıkan tüm kelimeleri ona dikte eden zattır.”
Yazının başında, sözünü ettiğimiz gökyüzünde yanıp sönen ateşleri yakan varlık yani…
*
Dil alimleri bugün yeryüzünde 3 bin 500 dilin varlığından bahsederler. Onlara göre bu dillerden sadece 76 tanesinin edebiyatı yapılıyor, geride kalanlar ise günden güne, aydan aya, yıldan yıla ölüp gidiyorlar.
Bu dil ölümüne dair muhteşem bir hikaye, deminden beri atıf yaptığım Alberto Manguel’in “Dokunmanın Arka Yüzü-Çeviri Sanatı Üzerine Değiniler” (YKY) adlı kitabında var:
Yeni Gine açıklarında, on altıncı asırda Holandalı kaşiflerin bulduğu Salamander Adası adıyla matuf bir ada vardır. Kaşifler adaya çıktıklarında karşılaştıkları ada yerlilerinin, o ana kadar duymadıkları kendilerine özgü bir dil konuştuklarına tanık oldular. 1859’da Anvers adında bir misyoner, ada yerlilerini kendi dinine çekmek gayesiyle adaya yerleşti ve yerlilerle yaşamaya başladı. Önce dilini öğrenmeliydi. Uzun uğraşlar sonucu öğrendi ve ilk iş olarak Aziz Pavlus’un “Efeslilere Mektubu”nu yerlilerin diline tercüme etmeye başladı. Havari bu mektubunda, putperestlere Rabbin yolunda gitmelerini salık verir, der ki: “Bunu insanların gözüne girmek için değil, Tanrı’nın istemini yürekten yerine getiren Mesih’in hizmetkarları gibi yapın.” Havari Pavlus’un kutsal metnini Salamander yerlilerinin diline tercüme etmek, misyoner papaz için hiç kolay olmadı, yıllarını aldı. Tercüme işi sürerken adaya bir felaket geldi. Çiçek hastalığı baş gösterdi ve yerliler teker teker ölmeye başladılar. Misyoner, “Mektup”un son kelimesini yerlilerin diline çevirip işini bitirdiği gün etrafına baktı geriye tek bir Salamander yerlisi kalmıştı. O da sazdan kulübesine çekildi ve bir daha oradan çıkmadı. Salamander yerlileri ölülerini denize gömüyorlardı. Deniz onlar için “denizin ötesindeki deniz”di. Çevirmen misyoner çevirdiği kitabı ona okutmak için kulübesine gitti; son kalan yerli de çoktan tıpkı akrabaları gibi “denizin ötesindeki denize” gitmişti. Misyoner, kendisi dışında kimsenin konuşmadığı bir dile tercüme edilmiş kitabıyla yapayalnız kaldı.Yeryüzünde o dili bilen sadece kendisiydi ve tercüme ettiği kitabı hiçbir işe yaramıyordu.
Bize bu hikâyeyi anlatan Manguel der ki:
“Her çevirmen kendi yıldızının peşinde gider. Her dil de öyle.”
*
Evet, her şey gökyüzünün o büyülü boşluğunda, her şeyin birbirinin etrafında pervane olduğu o sonsuz evrende oldu. O devasa göksel alem, tüm yaşananların sessiz şahidi olarak bugüne geldi.