Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Kadir Abê… Hatıralar…
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Üstümüze yıldızlar, ha yağdı ha yağacak. Esengül “Taht Kurmuşsun Kalbime”yi söylüyor sinemanın hoparlöründe. Bütün şehre yayılan sesi, esen serin yelin vurduğu kavaklardan çıkan hışırtıyı bastırmış, gazoz satan çocuk elindeki kapak açacağıyla tahta sandığının dibine aynı ritmik hareketlerle vuruyor:

        “Fruko gazoz, fruko gazoz!”

        Ne diyor bu çocuk, konuştuğu nece?

        Işıklar söndü ama gökte bakır bir sini gibi parlayan ayın şavkını kesecek kuvvet yok! Gümüşü bir parlaklık altında o belirdi beyaz badanalı duvarda. Kartal Tibet’le “iki kardeşi” oynuyorlar. “Bitirim Kardeşler” bir komedi filmi ama ben hiç gülmüyorum. Köyden yeni gelmişim, sadece hayret ediyorum gördüğüm her şeye.

        Kadir İnanır ilk defa o gün girdi hayatıma, bundan tam yarım asır önceydi.

        *

        O geceden yedi sene sonra darbe oldu. Biriktirdiğimiz bütün umutlar postal altında ezildi. O kadar çok şey öldü ki... Sinema da öldü. Üzerimize yıldız yağdıran o yazlık sinema kapandı. Kışlık sinemaya da kimse gitmez oldu. Video dönemi başlamıştı. Ahali kahvelere kurulan videolarda bir iki bardak çay karşılığı bedava film seyrediyordu. Bizim Lale Sinemamızın işletmecisi de cin bir fikir buldu. Sinema salonunu kocaman bir kahvehaneye çevirdi. Sahneye bir video oynatıcısı ve televizyon koydu. Ahali o kocaman salonda bir iki bardak çay karşılığında film seyretmeye başladı o küçük ekranda. Ama o videolarda Kadir İnanır gibi oyuncuların filmleri oynamıyordu. Her yeri Kemal Sunal ile arabesk ses sanatçılarının filmleri sarmıştı.

        *

        Bu hadiseden yedi sene sonra, 1987 yılında fakülteden mezun olmuş, Güneş gazetesinde çalışmaya başlamıştım. Haber Merkezi’nde redaktördüm. Bulduğum her fırsatta gazetenin kültür sanat sayfasına küçük röportajlar yapıyordum.

        O günlerde sinema oyuncuları bir sendika kurmuşlardı. Onların bir toplantısına girsem ne güzel haber olurdu!

        Yönetim Kurulu’nda Kadir İnanır da vardı. Arkadaşım B. Murat Öztemir’le, gazetecilik yüksek okulundan sınıf arkadaşıydılar. Murat araya girdi, Kadir İnanır “falan gün toplantımız var falan yerde, gelsin” demişti. Söylenen saatte gittim. Türkan Şoray’ı, Kadir İnanır’ı ilk defa bu kadar yakından gördüm.

        Heyecandan kaskatı kesildim.

        Hiçbir şey soramadım.

        Onlar da toplantıda gazeteci var diye pek konuşmadılar.

        Dışarı çıktığımda yazacak hiçbir şey yoktu kafamda.

        Olsun, hayallerimde büyüttüğüm, hayallerimi büyütmüş olan Kadir İnanır’la, Türkan Şoray’la bir süre konuşmadan oturmuştum.

        *

        Aradan yirmi altı sene geçti. 4 Nisan 2013 Perşembe günü, Başbakanlığın Dolmabahçe Ofisi’nde yüz kişiye yakın insanı alacak genişlikte bir masa… Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tam karşımda oturuyor, solumda Hüseyin Yayman, sağımda Mehmet Uçum, Uçum’un yanında Kadir İnanır… Başını uzattı, “Nasılsın Muhsinciğim” dedi, “İyiyim Kadir Abi, sağ ol,”dedim.

        Tanımadığı kimse yok demişlerdi, demek beni de tanıyordu!

        O andan itibaren, Akil İnsanlar Heyeti’nin Akdeniz Grubu’nda üç aya yakın bir süre boyunca birlikte şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy dolaştık.

        *

        Konforlu bir minibüsün içinde Burdur’dan Antalya’ya iniyoruz. Şükrü Karatepe Gazalî’den rubailer okuyor; güzel sesiyle eski zaman şarkılarını terennüm ediyor. “Hadi Kürdoğlu, sen de Kürtçe bir şarkı söyle” dedi bana. Kadir İnanır’dan istek gelmiş, başladım Tahsîn Taha’dan “Bêrîvanê”yi söylemeye. Şükrü abi başlatmış fasılı, iyice havaya girdim. Meğer o sırada telefonuyla beni çekiyormuş Kadir Abi. Sonra o videoyu defalarca seyrettirdi bana. Telefonu elinde, dudağının kenarında hep o yakışıklı gülümseme… Meğer kimlere kimlere dinletmiş, bir bilsem! Minibüs dolambaçlı yoldan ilerliyor, neşe göğe vurmuş. Dışarıda gürül gürül bir bahar… Umut, dağlar kadar kocaman, içimize sığmıyor. Barış gelecek memlekete… Bizi, ahaliye barışı anlatmakla vazifelendirmişler. Gittiğimiz hiçbir yerde hiçbir tedirginlik hissetmiyoruz. Yanımızda Kadir İnanır var! Kadir İnanır, her söz aldığında bütün hayatını bir sosyal demokrat olarak geçirdiğini anlatmakla başlıyor. “Ben iktidarın adamı değilim” diyor. “Ama iktidarda kim olsaydı, bana böylesine bir vazife verilseydi, seve seve kabul ederdim, barış çorbasında benim de tuzum olacak, daha ne olsun” diyordu. En şeddid barış karşıtlarını da yumuşatıyordu varlığıyla. Bu işin içinde Kadir Abi de varsa, demek yapılan iş kötü bir iş değildi!

        Isparta’da toplantı yaptığımız mekânda sivilceli bir oğlanın yanındaki çıtı pıtı gencecik kız çıkıştı bize, “maşasınız” dedi. Konuşma sırası bana gelince aynı kıza, “İlerde evlendiğinde, çoluk çocuğun olduğunda, vakti zamanında barış için aralarında Kadir İnanır’ın bulunduğu bir güruh buraya gelmişti, hiç çekinmeden ‘maşasınız’ dedim yüzlerine, hepsini madara ettim’ diyecek bir anını oldu, şimdiden gururlanabilirsin” dedim. Kadir Abê, bu “maşa” lafına çok içerlendi. Toplantı bitti, çıkışta aynı kızla delikanlı gelip Kadir İnanır’la fotoğrafa çektirmek istedi. Kadir Abi hiddetlenmişti, “Bana maşa diyen birisi benimle neden fotoğraf çektirmek ister ki?” dedi ve isteklerini geri çevirdi. İkisi de çok üzüldü. Kadir Abê de üzüldü, o yufka yüreği el vermedi daha fazla, ikisini de yanına alıp fotoğraf çektirdi sonra.

        Gençler mahcup mahcup bayır aşağı gittiler.

        *

        O zamana kadar hep filmlerde gördüğüm o adamı her şeyiyle o iki ay içinde tanıdım. Uçağa binerken mutlaka yan yana oturuyorduk. Uçak kalkmak için hızlanmaya başladığında ve inişe geçtiğinde hep aynı duayı mırıldanıyordu. Dua okuyor ama ne okuduğunu duymuyordum, sadece dudakları kıpırdıyordu. Bir gün sordum, “hangi duayı okuyorsun” diye, önce annesini anlattı bana. Çok çocuklu bir ailede dünyaya gelmişti. Annesi bir gün ona, “Seni düşürmek için bildiğim bütün yolları denedim oğlum ama olmadı” demiş, sonra da ona her uçağa bindiğinde okuduğu duayı öğretmişti. “Sözüm var anneme, uçağa her binişimde mutlaka tekrarlıyorum.”

        Hep böyle ciddi, hep böyle vurdu mu sarsan bir tavrı vardı ya, oysa şaka yapmaya teşneydi, ama kolay kolay o işe girişmiyordu. Ben durmadan onu güldürüyordum. Gittiğimiz bazı yerlerde, barış sürecine inanmayan, memleketi teröristlere peşkeş çekmek için oralara kadar geldiğimizi sanan bazı avanakların durumunu kendine özgü mizahına malzeme yapmak istemiş olacak ki bir gün bana şöyle bir hikaye anlattı:

        “Biz akiller heyeti olarak Burdur’da bir kahveye giriyoruz. Herkes okey masasında… Birinin elinde okey var. Bizi görünce heyecanlanıp elindeki okeyi ıskartaya atıyor. Karşısındaki rakibi de okeyi havada kapıyor. Okeyi kaptıran adam, ‘okey’ demeye fırsat bulmadan bize dönüp, ‘Hay sizin gibi akillere… bana okey attırdınız ulan’ diyor.”

        Bu hikayeyi anlatıp anlatıp her defasında kahkahalarla gülüyordu.

        Ben de ona, o günlerde dolaşıma çıkmış başka bir şakayı hatırlattım:

        “Kadir abi, diyorlar ki, barış sürecine karşı çıkanları savaşa gönderelim, bari cana gelen mala gelsin…”

        “Bu da benim şakam kadar güzel,” dedi hafifçe tebessüm ederek.

        *

        Onu alıp götüren hastalığı neyse, emareleri o günlerde çıkmıştı ortaya sanırım. Çok sık hastalanıyor, bütün programlara katılmıyordu. Sigara ve içkiyi doktorları yasaklamıştı. Sigara içenlere hep gıptayla bakıyordu ama, dumandan hiç rahatsız olmuyor, “hadi yanımda bir sigara yak” diyordu içenlere. Sigaradan konuşurken bir gün, “Geçen gün fotoğraflarımı karıştırdım, yüzbinlerce fotoğraf sandıklarda, çoğuna baktım, sigarasız tek bir fotoğrafıma rastlamadım,” dedi bana.

        Sigara denilen illet, bu adamın parmaklarına, ceketinin üst cebinde eksik etmediği rengarenk mendiller kadar yakışıyordu!

        İyi ki erken terk etmişti onu.

        *

        Onu hep bir artist olarak bilmiştim. Yılmaz Güney hariç, siyasete pek bulaşmamış artistleri memleket meselelerine uzak, okumayan insanlar sanıyordum onu tanıyıncaya kadar. Onu tanıdım ve ne kadar yanıldığımı anladım. Oysa dışarıya verdiği imaj, hep bir ağır abilikti, kodu mu oturtan, bağırdı mı yeri göğü inleten adam… Tıpkı hayat verdiği karakterler gibi… Ama öyle değilmiş. Yumuşacık yürekli, kendine has bir mizahı olan, gözyaşı dökmeye hazır, müthiş kültürlü, şahane bir entelektüel adam… Mesela Türkiye’nin enerji politikaları hakkında saatlerce konuşabilir, bu kadar istatistiki bilgiyi nereden edinmiş, edinmiş de nasıl aklında muhafaza etmiş, bu kadar geniş bir kültürü, böylesine ele vermeyen bir bedenin üzerindeki kafada nasıl taşımış benim için hâlâ muamma…

        Bir yanı doğduğu memleketi Fatsa’da, baba evinde, bir yanı İstanbul’daydı. O iki ay boyunca ortak bir yanımız daha çıktı ortaya: İkimiz de pirinç pilavı müptelasıydık. Canan Yaka’yla o kadar uzun yıllar beraber yaşamasının bir sırrı da “Canan Hanım’ın çok iyi pilav pişirmesi”ydi.

        Müthiş bir gurmeydi, hangi şeyin en lezzetlisi nerede yenir biliyordu. Yanında gezdikçe gördüm; çevresi memleketin coğrafyası kadar genişti. Herkes onu tanıyor, o da hangi şehirde kıymetli kim var, hepsini biliyordu. Her vesileyle durmadan sosyal demokratlığını dillendiriyordu. Ama Türkiye’de sosyal demokrat bir parti olmadığından oyunu kime vereceğini bilmiyordu.

        *

        “Akil İnsanlar Heyeti” çalışmalarını bitirdiğinde, Taksim’de bir kalkışma oldu. Gezi hadisesi patlak verdi. Beyoğlu’nun altı üstüne geldi. Türk solcuları, devrime hiç bu kadar yaklaşmamışlardı!

        26 Haziran 2013 günü Başbakan Erdoğan görevlerini tamamlayıp raporlarını yazmış olan “akillerle” bir değerlendirme toplantısı yaptı iki ay önce işe başladığı aynı salonda. Herkes fikrini söyledi. Kadir İnanır söz aldı ve Gezi hadisesindeki tutumunu sert bulduğunu söyleyerek Başbakan Erdoğan’ı çok sert bir dille eleştirdi. Başbakan onu dinledikten sonra, tebessüm ederek ona şu karşılığı verdi:

        “Bana dilimin sertliğinden bahsediyorsunuz Kadir Bey, ama siz de maşallah ‘kodum mu oturturum’ diyorsunuz.”

        Bu şakaya orada bulunan herkes çok güldü.

        *

        Ardan beş sene geçti, evlerimiz yakındı, fırsat buldukça buluşup sohbet ediyorduk. Şubat 2018’de “Kadir İnanır, beyne pıhtı atması nedeniyle Şişli'deki özel bir hastanede acil ameliyat alındı” haberi duyuldu memleketin her yerinde. Birkaç gün sonra, 2013 yılında beraber geçirdiğimiz üç ay boyunca telefonumda hep fotoğraflarını gösterdiğim kızımla oğlumu alarak onu hastanede ziyarete gittik.

        Ben onu ilk defa Hakkari’deki yazlık sinema perdesinde gördüğümde; şimdi onun yatağının ayak ucunda duran küçük oğlumun yaşındaydım. Ben onu beyaz perdede görüp tanımıştım, oğlum ise onu hasta yatağında görüyordu ilk defa. Kızım, kardeşinden beş yaş büyük olduğu için onu biliyordu ama oğlan, hasta yatağında durmadan ona gülümseyen adamın kim olduğunu çok merak etmişti.

        Çıkışta dedi ki bana:

        “Baba, o adam ne kadar güzel gülümsüyordu!”

        *

        Eminim meleklere de Liyan’a, Miro’ya gülümsediği gibi gülümsemiştir.

        Nur yağsın kabrine…