Charles Dickens'ın “İki Şehrin Hikâyesi” romanının edebiyat tarihinin en çok bilinen meşhur açılış cümlesini üstadın desturuyla bozup söyleyecek olursak eğer; zamanların en iyisi hiç değildi, zamanların en kötüsü müydü bilemem, ama aklın bir yerlere kaçtığı muhakkaktı. Hem aptallığın hem de inancın at başı gittiği, hem kuşku, korku mevsimi, karanlık mevsimi hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı bütün bir 90’lı yıllar bu memleket için.
Karanlık, mürekkep koyuluğundaydı evet. Faili meçhul cinayetler gırlaydı, köyler boşaltılıyordu, ormanlar yakılıyordu, köylülere dışkı yediriliyordu, gazetecilerin, aydınların ve siyasetçilerin ardı ardına musalla taşına konan cesetlerinin başında katiller hariç hep birlikte gözyaşı döküyorduk. Her şey Attila İlhan’ın şiirindeki gibiydi. “Karanlık sıvaşırdı ellerine”, “korkuya batmış camkırığı adamlardan kükürtlü dumanlar” yükseliyordu. Bütün bir memleket üzerine Ahmet Kaya’nın aynı şiiri okuyan sesi yankılanıyordu: “İhbarlar birer sansar, bir telefondan bir telefona atlıyor, yeraltı örgütleri tetik üstünde, silah kaçakçıları” bayram yapıyor, “katiller huzursuz, hırsızlar sinirli, ihanetler birer bilmeceydi.”
Memleketin doğusunda sokak ortasında gencecik delikanlıların ensesine tek kurşun sıkılıyor, katiller Beyaz Toroslara binip ziyafet sofralarına kuruluyorlardı kan bulaşmış ellerini yıkamadan. 28 Şubat’ın post-modern darbecileri, her gördükleri sakallıyı mürteci sandıklarından çoğu dindarın sakalını çakmakla yakıyordu. Devlet ile toplum arasındaki mesafe büyümüş, insanlar yalnızca birbirlerinden değil, kendi hafızalarından da korkar hale gelmişlerdi.
Evet, memleket böyle bir hal yaşıyordu, ama bir yandan da muazzam bir kültürel canlanma hissediliyor, bilinç yükseliyor, hafıza deşiliyor, münevverler televizyonlarda sabaha kadar memleketin ahvalini tartışıyor; o zamana kadar çok azımızın bildiği, üstü hep örtülmüş, kuytuluklara gizlenmiş, bilerek yok sayılmış bazı hakikatler, çatlaktan sızan su misali akıp kendine bir yol açıyorlardı. Sakıncalı bir yığın mesele, sakıncalı örtüsünü yırtmaya başlamıştı o yıllarda.
Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla dünyaya yayılan yeni rüzgarın etkisi bizi de tez sarmıştı. Kürt meselesiyle, Alevi meselesiyle, kadınların başörtüsü meselesiyle tanıştı memleket. Mecburi iskânları konuşmaya; sürgünleri, kayıpları, faili meçhule gidenlerin akıbetini sorgulamaya başladı ahali. Azınlık hikâyeleri çıktı ortaya, dindarlara çektirilenler, mübadelenin unutulmuş acıları, 6-7 Eylül vandallığı, Varlık Vergisi faciası, Struma gemisi fecaati, Dersim katliamı, Ermeni felaketi, General Muğlalı ve 33 kurşun hadisesi, Diyarbekir Cezaevi cehennemi, Bediüzzaman’a yapılan zulüm, çıkmamış şapka kanuna muhalefetten idam edilen İskilipli Atıf Hoca, Üç Aliler Divanı… Hâsılı kelam resmi tarihin karanlıkta bıraktığı “kanla kirlenmiş evrak” arşivi ilk kez halka açıldı. Herkes aynı şeyi söylemiyordu belki, ama artık suskunluğun duvarlarında bariz çatlaklar oluşuyordu.
Birden, Mehmed Uzun denilen bir adam çıka geldi İsveç’ten mesela, koltuğunun altında Kürtçe yazılmış romanlar vardı. Türkçe çevirileriyle birlikte o zamana kadar sadece hamalların konuştuğu bir dil olarak telakki edilen Kürtçenin bir edebiyat dili olduğu ortaya çıktı. Bu toprakların göğünde barış için uçan, ürkek ama özgür bir güvercin havalandı; adı Hrant Dink’ti; “yanın yanık koktu” Anadolu, “birbirimize kanımızı bağışlayalım” diyordu etrafa karanfil dağıtarak...
Anadolu’nun bile bile kısılmış sesleri uçmaya başladı kafeslerden, farklı dillerin müzikleri, hikâyeleri havalandı. Kürtçe kasetler dolaşmaya başladı elden ele, yerel kültürlere dair araştırmalar çoğaldı, çekilmemiş filmler çekildi, yazılmamış romanlar yazıldı. Yıllar yılı tek bir aynaya bakan memleket, birdenbire yüzlerce aynayla karşılaşmıştı sanki.
Bu yüzden 1990’lar yalnızca karanlığın değil, hafızanın da yüzleşmenin de yıllarıdır. İnsanlar kaybettiklerinin yasını tutarken aynı zamanda unutturulanları da aklına getirmeye başladı. Acıyla yüzleşmenin bedeli ağırdı, ama suskunluğun bedelinden daha hafif değildi hani.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, o çetin yıllar bir çelişkiler dönemi gibi görünüyor. Evet, en sert baskılarla en güçlü itirazların, en koyu karanlık günlerle, en canlı kültürel uyanışın yan yana yaşandığı yıllar...
Bu yüzden 1990’lı yıllar, bu ülkenin hem kendi yaralarını kanattığı hem de ilk kez o yaralara bakmaya cesaret ettiği yıllar olarak durmakta toplumsal hafızamızda.
Meğer en lezzetli iliğin en sert kemikteymiş.
*
1990’lı yıllarda Yaşar Kemal yeni romanını yazmaya başladığında, “Kimsecik Üçlemesi”nin son romanı olan “Kanın Sesi”ni yayımlayalı tam yedi sene olmuştu. Oysa usta, hiç bu kadar ara vermemişti. Konusunu 1973 yılında Abidin Dino’ya anlattığı “değiş-tokuşu” anlatan bir roman fikri tam yirmi seneden beri kafasının içinde dolanıp duruyordu. Ahbaplarıyla çıktığı uzun yürüyüşlerde, dost meclislerinde, gazetelere verdiği mülakatlarda bir yolunu bulup sözü hep bu romana getiriyordu. Bir ada tasarlıyordu. Boşaltılmış, insansız, birkaç kedinin, köpeğin sahipsiz dolaştığı terkedilmiş bir ada… Sonra o adaya 72 milletten insanlar geliyordu. Onların romanını yazacaktı. Kaç kez ben de duymuştum ondan, yazmakta olduğu romanın adı şimdilik “Denizde Bir Babil Kulesi”ydi. Yine bir “üçlemeyle” çıkacaktı okur karşısına… Üçlemenin üst başlığı “Bir Ada Hikâyesi” olacaktı.
Evet, Yaşar Kemal o zamana kadar Türk edebiyatının pek yüz vermediği, Kemal Tahir’in “Kurt Kanunu”nda “milli mücadele sonrasında mülkiyetin el değiştirmesi” bağlamında şöyle bir değindiği; Yakup Kadri’nin “Panorama”da gidenleri değil de gelenleri az buçuk anlattığı; Reşat Nuri’nin “Ateş Gecesi”nde gidenlere dolaylı olarak baktığı; Necati Cumalı’nın “Makendonya-1900”de bir mübadilin gelirken yanına aldığı hikayeleri; nihayet Sabahattin Ali’nin “Çirkince” adlı kısa hikâyesinde memlekete gelenlerin karşılaştığı berbat muameleyi etraflıca anlattığı “mübadiller” meselesini üç koca romanda, Cihan Harbi’nin darmadağın ettiği Osmanlı coğrafyasında yaşayan milletlerin yürek burkan trajedileriyle birleştirerek etraflıca anlatacaktı. Her defasında “en zor yazdığım kitap bu kitaptır” diyordu eşine dostuna. Hangi dostuyla karşılaşsa, onlar sormadan romanıyla boğuştuğunu anlatıyordu.
Peki, ne olmuştu da Yaşar Kemal de dâhil; Cumhuriyetin kuruluşuyla başlayan, Türkiye’nin Yunanistan’a insan, Yunanistan’ın da verilen insana karşılık Türkiye’ye insan verdiği “mübadele” meselesine yüz vermek için 1990’lı yılların “karanlığını” bekledi Türk edebiyatı? Yetmiş sene boyunca, iki milletin de kalbinde yara olan “insan değiş-tokuşu” meselesi neden Türk romancılarının ilgisini bu süre içinde yeterince çekmemişti?
*
Bu sorunun cevabına geleceğiz ama madem Yaşar Kemal’den başladık, onunla devam edelim en iyisi.
Belli ki Yaşar Kemal’i çok meşgul etmişti 1923-24 Türk-Yunan nüfus mübadelesi meselesi…
Alaman’a kanıp İttihatçıların bizi soktuğu harp, bütün dünyaya çok ağır gelmişti, ama Osmanlı imparatorluğunun paramparça olmasına sebep olduğu için en çok da bizi derinden sarsmıştı. Kısa sürede bir muhacirler yurduna dönüştü memleket. İstanbul’u çoktan “sümüklü muhacir çocukları” doldurmuştu. Şu andaki Irak topraklarında kalan coğrafyada çok büyük bir Êzidî katliamı yaşanmış, Hakkâri bölgesinde Nasturiler’e ferman çıkmış, sayısı hâlâ bilinmeyen ama milyonun üstünde Osmanlı Ermeni’si tehcire zorlanmış, tehcirin etkisi bugün de süren büyük bir felakete yol açmıştı.
Herkesin zayıf da olsa bir dostu, bir sahip çıkanı vardı, ama bir de Yaşar Kemal’in, “günde üç kez güneşe dönerek” dua eden, “her isteyen, çoluk çocuk, genç yaşlı olsun, şeyh olsun, emir olsun, herkesin güneşin karşısına” geçerek “içinden ne geçiyorsa güneşe” söyleyerek varlığını sürdürmüş bir halk olarak tanımladığı Êzidîler vardı. Mezopotamya’nın en yetim, en kimsesiz, en savunmasız halkıydı. Amêdiye’nin Kürt Beyi günde yedi Êzidî kellesini kalenin kapısına çivilemeyi emretmiş, böylece günde yedi “şeytan tapıcısını” öte dünyaya göndererek orada bulunan cennetteki yerini sağlamlaştırmıştı. “Mishefa Reş” (Kara Kitap) adıyla dünyanın en kısa kutsal kitabı olan kitapları Kürtçe yazılmış, ibadet dili Kürtçe olan bu savunmasız/kimsesiz halkın kanını dökmek her yerde sevap addedilmişti.
*
“Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” romanın kahramanı, Sarıkamış faciasından sağ çıkmış, bu yüzden ağır bir travmayla malul, geçmişinden ve kanlısından kaçan, asıl adı Abbas olan Çerkes kökenli bir gazi ve eski bir yüzbaşı olan Poyraz Musa Mezopotamya’da bütün bu katliamlara tanıklık etmiş, “Allahuekber dağının yamaçlarında dimdik, ayakta donmuş kalmış insan ormanını”; “yüzlerce insanın, çoluk çocuğun, genç kızların, yaşlıların hançerlenerek, çırılçıplak soyulduktan sonra Fırat’a, Dicle’ye atıldıklarını”; “yüzüne bakmaya kıyamayacağın, doyamayacağın kızların memelerinin kesilerek öldürüldüklerini”, “kesilmiş kanlı memelerin kızgın kumlarda kanadıklarını”, “yüzlerce kartalın memelerin üstüne çöküştüklerini”, “kanlı memeler için o yırtıcı kartalların pençe pençeye, tüyleri savrularak birbirlerinin gözlerini oyduklarını”; “toprağa taşa karışmış parçalanmış gövdelerin, kolların, bacakların, başların gökten yere yağdığını”, “askerlerin ölü asker kokularından öldüğünü”, “ormanların yandığını, yanarken dağın taşın, kurdun kuşun, börtü böceğin, yılanın kaplumbağanın çığrışarak kaçıştığını”; “yeryüzünün gökyüzünün uzun inlemelerle sarsıldığını, on gün on gece bir ormanın böyle yandığını, yangın yerinin günlerce tüttüğünü” görmüş, savaşın ne demek olduğunu iliklerine kadar derinden hissetmiş, korkmuş, kimliğini gizlemiş, dere tepe düz gitmiş, sonunda mübadeleyle boşaltılmış olan Ege'de, yazarın “denizde bir Babil kulesi” olarak düşlediği “Karınca Adası”na sığınmıştır. Poyraz Musa’nın geldiği yerde Fırat suyu durmadan, yıllar yılı kan akmıştır. Poyraz Musa insansız, boş adaya geldiğinde savaşın sonucu olsun, mübadeleyle olsun bir buçuk milyona yakın Ortodoks Rum Anadolu’dan Yunanistan’a göçmek zorunda kalmış; mübadele yoluyla da yarım milyona yakın Müslüman Türk, Yunanistan’dan getirtilerek Anadolu’ya yerleştirilmişti.
Yaşar Kemal, bunların hikâyesini anlatacaktı düşsel Karınca Adası'nda, romanı üç cilt, yani üçleme olarak tasarlamış ancak hikâyesi uzayınca bir türlü son noktayı koyamamış, mecburi romana bir cilt daha ekleyerek dört ciltte derdini ancak anlatabilmişti.
*
Dört roman da (“Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”, “Karıncanın Su İçtiği”, “Tanyeri Horozları”, “Çıplak Deniz Çıplak Ada”) aynı yerde, Ege’de bir adada geçer. Sayfalar ilerledikçe ada, ada olmaktan çıkar, o da romanın kahramanlarından birisine dönüşür.
“Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”da Poyraz Musa Cunda’ya benzer “Karınca Adası”na sığındığında ada bomboştur. Ada sakinleri “değiş-tokuşla” köhne takalara, gemilere bindirilip Yunanistan’a gönderilmiş, her yer bir anda ıssızlaşmış, inin cinin top oynadığı bomboş, hayalet bir adaya dönüşmüştür.
Gitmeden önce, adanın boşaltılacağına dair haberler adaya ulaştığında haberi ilk duyan Barba Spiro açıklar durumu:
“Yunan hükümetiyle bizim hükümet anlaşmışlar, biz buradan Yunanistan’a gidecekmişiz, oradaki Türkler de buraya geleceklermiş.”
Ahali bu habere pek öfkelenir:
“Bize, Yunanistan’a gider misin diye sordular mı? Ne işimiz var bizim Yunanistan’da? Savaş bitti, her şey bitti. Ortalık güllük gülistanlık. Hükümet bizi niçin sürsün Yunanistan’a? Biz ona ne yaptık ki?”
Ada sakinlerinden Lena Ana Yunanistan’ı “yaban el” olarak görür. Der ki:
“O yaban ellere kim gider? Aklı olan hiç adasını bırakır da, başka bir yere, cennet olsa da başka bir cennete gider mi? Duy bu konuşmaları Mustafa Kemal Paşa, olmaz ya, öyle bir delilik yaparlarsa bunlar, ben de gelir senin yakanı tutarım. Biliyor musun ben kimim? Çanakkale’de sen İngiliz gemilerini batırırken seninle birlikte o gemilere top mermisi atıp da bacalarının içine düşüren Alekonun, Tanasinin, Petrosun, Miltonun anasıyım.”
Poyraz Musa bir süre sonra adada tek başına olmadığını anlar. Adayı terk etmemiş Vasili adında bir adam daha var. Rum Vasili “adayı terk edin” emrine uymamış, saklanmış, adada çocukluk aşkını bekliyor Poyraz Musa geldiğinde. Adaya ilk çıkan yabancıyı vurmaya kasem etmiş Vasili, günlerce yalnız kalmanın verdiği sıkıntıyla, bir arkadaş bulmanın sevinciyle karşılaştığı Poyraz Musa’yı vurmaz. İki adam sıkı dost olurlar.
Sahi Yaşar Kemal, Vasili karakterini yaratırken, 1932 tarihinde gazetelerden çıkan şu haberden etkilenmiş olabilir mi?
“Edremit Kuvayı Milliye tarafından istirdat edileli (geri alınalı) 10 sene olduğu halde, o zaman diğerleri gibi kaçmayıp Kazdağı’nda bir ayı inine saklanan Zeytinli köyünden bir Hıristiyan, civarda bulunan iki değirmenden un, ekmek çalmak suretiyle karnını doyurmakta imiş. Bu adam Edremit’e getirildiği zaman saçı sakalı birbirine karışmış, tırnakları hayvan tırnağı kadar uzamış, üst baş perişan, velhasıl tam manasıyla vahşi bir insan halinde olduğu görülmüştür.”
*
Bir Ege adasında geçtiği halde Yaşar Kemal, romanına neden “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” adını koymuş diye soracaksınız haklı olarak. Roman bir mübadele romanıdır evet, ama temel derdi Mezopotamya’yı anlatmaktır. Her tarafı “drama düşmüş insan” iniltileriyle dolu memleketin trajedisi birdir aslında. Ha Fırat boyları, ha Sarıkamış, ha Ege… Ha Êzidî katliamı, Ermeni tehciri, ha mübadele… Tekmil Anadolu’da dökülen kanlar Fırat’a dökülerek çoğalacak, Basra Körfezi’ne varıncaya kadar debelenen herkes o kanın içinde yuvarlanmak zorunda kalacak.
Bu cildin temel meselesi mübadeleden çok savaşın insan ruhunda açtığı yaradır aslında. Rumların terk ettiği ada, aslında savaşın bıraktığı boşluğun remzidir. Adadaki sessizlik, ölülerin ve sürgün edilenlerin sessizliğidir. Yaşar Kemal’in sorusu ise yamandır:
“Savaştan sonra insan yeniden nasıl yaşar?”
Roman bu sorunun romanıdır.
*
“Bir Ada Hikayesi”nin ikinci kitabı “Karıncanın Su İçtiği”nde ada, Yunanistan’dan, Girit’ten, imparatorluk mülkünün dört bir yanından gelen mübadillere ve savaş artıklarına açar kucağını. Mübadeleyi anlatan esas roman bu romandır. Artık mesele yalnızca bireysel yaralar değildir. İnsanlar birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışırlar adada. Bu nedenle bu cilt, dayanışmanın ve yeni bir toplum kurmanın romanıdır.
Üçüncü roman “Tanyeri Horozları”nda ise ada artık sadece bir sığınak değildir. Yavaş yavaş yaşayan bir topluma dönüşür ada halkı. Tarlalar ekilir, evler onarılır, dostluklar kurulur, çocuk sesleri duyulur her yerde.
Ancak geçmiş hiçbir zaman tamamen silinmez. Rumların hatıraları, savaşın gölgeleri ve kaybedilmiş yurtların özlemi yaşamaya devam eder insanları içinde.
Bu yüzden bu cilt, bir yeniden doğuşun romanıdır. Horozlar tanyerinde boşuna ötmez; haydi kalkın komşular, yeni bir gün başlamak üzere!
Dördüncü roman olan “Çıplak Deniz Çıplak Ada” ise hafızanın ve barışın romanıdır. Ada artık tamamen kurulmuş, bir düzene kavuşmuştur.
Her şey iyi güzel de ya düzene kavuşmuş olana hayat geçmişi unutursa, ne olur?
İşte asıl felaket budur.
*
1990’lardan sonra Yaşar Kemal’den başka Feride Çiçekoğlu “Suyun Öte Yanı”, Oya Baydar “Hiçbir Yere Dönüş”, Yiğit Okur “Hulki Bey ve Arkadaşları”, Kemal Anadol, “Büyük Ayrılık”, Yılmaz Karakoyunlu “Mor Kaftanlı Selanik” romanlarıyla doğrudan mübadele meselesini çeşitli veçheleriyle anlattılar.
Ege’nin öte yakasında ise, Yunan edebiyatında sıcağı sıcağına bu alanda kelimenin tam anlamıyla bir edebiyat “patlamasının” yaşandığını söyler hem Türk hem de Yunan edebiyatını çok iyi bilen Herkül Milas. Gidenler “evlerini” kaybetmiş, kelimenin tam anlamıyla içine düştükleri “evsizliğin” sancılarını çekmekteler. İşte bu sancıyı en iyi anlatan romanlardan birisi Dido Sotiriyu'nun “Benden Selam Söyleyin Anadolu’ya” romanıdır ki, bizde en çok bilinen Yunanistan’dan gelmiş mübadele romanı da bu romandır işte.
Roman Türkiye’de 1970 yılında çıktı piyasaya. Entelektüel mahfillerde coşkuyla karşılandı ama o yıllarda sağcısı solcusu memleketi “birbirlerinden kurtarmakla” meşgul olduklarından “mübadele” meselesiyle ilgilenmeye pek vakitleri yoktu. 1978’de Başbakan Bülent Ecevit, romanı filme veya televizyon dizisine uyarlasın diye ünlü yönetmen Elia Kazan’ı Ankara davet etti. Ancak fikir hayata geçemedi.
Roman Yunanistan’da Albaylar cuntası döneminde yasaklandı ancak 1980’de tekrar keşfedildi ve orada ders kitaplarına girdi. Kitap on yıllık bir dönemi anlatır. Efes yakınlarındaki Kırkıca’daki, belki de Sabahattin Ali’nin hikayesine konu olan “Çirkince” veya Müjde Tönbekici-Sevan Nişanyan çiftinin dirilttiği, eski güzel günlerdeki biçimine kavuşturduğu, romancının deyimiyle “bir yeryüzü cenneti” olan, “baştanbaşa yemiş bahçeleriyle, incirliklerle, zeytinliklerle, tütün, pamuk, mısır ve susam tarlalarıyla” dolu, “ağası olmayan, köylülerin kendi arazilerinin efendisi” olduğu Şirince’deki mesut hayatı, aniden patlayan savaşı, İzmir ve Ege’nin işgali, Kuvayı Milliye güçlerinin İzmir’i geri alması ve canını kurtarabilen Rumların Yunanistan’a sığınmalarını Rum delikanlısı Manoli’nin bakışıyla anlatır.
Yazar, Şirince’yi hiç görmemişti, oradan gelen mübadillerin anlattıklarıyla mekanı düşlemiş, romanını öyle yazmıştı. Yıllar sonra yayıncısı Ragıp Zarakolu Dido Sotiriyu 1987 yılında Kitap Fuarı için İstanbul’a davet edince, romanının geçtiği mekanı, Şirince’yi de görmek istedi usta. Alıp götürdüler oraya. Hayalindeki Şirince ile karşılaştığı Şirince tıpa tıp aynıydı. Gazetelere verdiği bir mülakatta, “Buraları düşlüyordum. Eskiden burada yaşayan insanların bana anlattıkları gibi, düşlediğim gibi yazmıştım. Ama görüyorum ki her şey aynı. Yazdıklarımın gerçek olduğunu Şirince’yi görünce anladım,” dedi.
“Benden Selam Söyleyin Anadolu’ya”da kötülük, acımasızlık ve şiddet çift taraflı olarak anlatılır. Yazar bir gurubun yanına geçip ötekini kötülemez. Sotiriyu’ya göre “Kardeşi kardeşe kırdıran” emperyalist güçlerdir. Romanın kahramanı sona doğru ayrı düştüğü “Türk dostlarına” seslenir:
“Ah Şevket, Şevket! Vahşi birer ayvan kesildik! Karşılıklı hançerledik, paramparça ettik yüreğimizi! Durup dururken!”
*
Şimdi gelelim, Yunanistan’da mübadele edebiyatı bir külliyat oluşturacak kadar büyük olduğu halde, Türk edebiyatı 1990’lı yıllara kadar neden bu edebiyata pek yüz vermedi sorusunun cevabına:
Bu sorunun en doğru cevabını Hekül Milas bilir.
Onun verdiği bilgiye göre 1923’teki büyük mübadele, Ege’nin iki yakasında tamamen iki farklı biçimde telakki edildi.
Yunan yazarlar için bu göç, bin yıllık bir yurdun elden gidişi, yani devasa bir "yastır", “evin” kaybedilmesidir. Elias Venezis’ten Dido Sotiriu’ya kadar daha 1920’lerde eline kalem alan o birinci kuşak, Anadolu’yu kayıp bir cennet gibi anlatmışlardı. Üstelik Atina’ya yığılan o milyonlarca mültecinin yerli halk tarafından "Türk tohumu" diye dışlanmasını, uğradıkları o ağır kültür şokunu da saklamadan, sansürsüzce romanlarına taşımışlardı. Çünkü bu göç, Yunanistan için koca bir rüyanın çöküşü ve ülke nüfusunun üçte birini sarsan toplumsal bir felaketti.
Bizim tarafta ise Türk romanı, bu büyük acının önünde yetmiş koca yıl boyunca sus pus kaldı. Neden derseniz; bizim hikâyemizde mübadele, bir ölüm döşeğinden fırlayıp kalkan genç cumhuriyetin, o helal ve hak edilmiş zaferinin ödülüdür. Yunan için travmatik bir "son" olan bu kırılma, yeni Türkiye için umutlu, tertemiz bir "başlangıçtır". Yazarlarımız uzun süre o sarsılmaz devlet idaresine omuz verdi; resmi tarih tezinin dışına düşüp başına bela almamak için olsa gerek geride kalan Rum komşunun hasretini ya da gelen mübadillerin gizli hıçkırıklarını yazmaya yanaşmadılar. Veya pek önemsemediler. Zaten Anadolu insanı Balkanlardan, Kafkaslardan gelen göçlere “şerbetli” olduğundan, bu olay edebiyatçılarımızda sarsıcı bir etki yaratmamış olmalı.
İşte o suskun dilin çözülmesi, o eski sandıkların açılması için karanlık, puslu 1990’lı yıllarbeklendi. 1980 darbesinin o kurşun gibi ağır havası dağılıp, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte komünizm “düşmanı” bertaraf olunca, Türkiye de kabuğunu kırmaya başladı; resmi tarihin duvarlarında yavaş yavaş çatlaklar belirdi, hakikatler sızdırmaya başladı o çatlaklardan. İnsanlar büyük devlet masallarından sıkılıp dedelerinin o küçük, saklı aile hikâyelerine kulak kabartılar. Tam o günlerde Dido Sotiriu’nun o meşhur romanı tekrar keşfedilip yetmiş seneden beri kapalı tutulmuş olan o kapı ardına kadar aralandı.
Yaşar Kemal, daha önce çıktığı o uzun yolculukta o kapıdan geçti işte.
*
Böylece 1990'lı yılların o karanlık atmosferinde, cılk yaralarımızla yüzleşmeye başladık yavaş yavaş. Sokak lambalarının titrek ışığı altında, faili meçhul vedaların gölgesi büyüdükçe büyüdü. Her köşe başında bir parça çocukluğumuzu bırakmıştık. Zaman, geçmek bilmeyen ağır bir sis gibi çökmüştü üzerimize. Yine de o koyu karanlığın içinde, sağcısı solcusu, ülkücüsü İslamcısı faretmez, vican sahibi herkes birbirimizin gözlerinde umudu aramaktan hiç vazgeçmedik. Bütün mağdurlar, “ötekiler”, derdi olan, derde gark edilenler hep birlikte tünelin ucundaki ışığa doğru yollar çatallansa da koşmaya başladık.
Birçok tabu meseleyle olduğu gibi mübadele meselesiyle de böyle yüzleşti romancılarımız.