Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya İki evde iki ayrı memleket
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        1960’lardan itibaren, her ikisinin de hayata veda ettiği 1973 yılına dek; Kemal Tahir ve Sabahattin Eyuboğlu’nun İstanbul’daki evleri, iki ayrı edebi mahfil, iki ayrı fikir dergâhı olarak duruyorlar kültür tarihimizin içinde.

        1950 yılında hapishaneden çıktıktan sonra İstanbul’da beş ayrı ev değiştirmiş olan Kemal Tahir’in en fazla insan tarafından girilip çıkılan en son yaşadığı evi, Suadiye’de Küçükağa Sokak ile Alan Sokağın kesiştiği köşede, şimdi yerini başı göğe uzanan bir apartmana bırakmış olan küçük bir binanın giriş katı üstündeki daireydi.

        Sabahattin Eyuboğlu’nun evi ise Maçka semtindeki Bronz Sokağın alt başındaki bir apartmanın zemin katındaydı.

        *

        Her iki ev de üzerinde tabelası olmayan iki ayrı mektepti. İki evin misafirleri birbirine düşman değil, çoğu zaman yer değiştiren kimselerdi. Kemal Tahir’in evi daha tereddütlü, daha sorgulayıcı, memleket meselelerine gömülü üstadın sözünün daha çok geçtiği, genellikle herkesin hocayı dinlediği ve gürültünün az olduğu, daha çok soruların havada uçuştuğu bir mekândı. Sabahattin Eyuboğlu’nun evi ise, daha cümbüşlü, çoğu zaman herkesin hep bir ağızdan türküler söylediği, bir yandan imece usulü çeviri faaliyetlerinin sürdüğü, yüksek sesle şiirlerin okunduğu, daha Akdenizli, daha umutlu, insanı daha kadim kültürlerin içinde uzun keşif yolculuklarına çıkaran seslere meraklı kimselerin toplandığı bir yerdi.

        “Bizans Roma’ya, Roma Helen’e, Helen de Anadolu’nun yerli halklarına miras kaldı; daha sonra o miras olduğu gibi bize geçti, bu yüzden köklerimiz uzaklarda değil, oturduğumuz yerdedir, haydi hep birlikte bizi tekrar keşfetmek için ‘mavi yolculuğa’ çıkalım” diyenler hiç sektirmeden haftanın ilk günü, pazartesi günü nevalelerini alarak Sabahattin Eyuboğlu’nun evine koşarken; Türk toplumunun Batı’dan farklı bir yapısı var, Batı merkezli ezberlerle, bu toplumu izah etmek zordur, Osmanlı toprak düzeninde mülkiyet devletindir, bu yüzden bizde Batı tipi bir feodal düzen yerleşmemiş, toprak düzeni sınıfların ortaya çıkmasını engellemiş, ahaliyi hep devlet beslediği için bizde devletin adı “kerim”dir, modernleşmeyle birlikte bu topraklardaki köklerimizi unutup Batı’ya doğru sefer çıkmışız, bu durum da bizde muazzam bir kimlik bunalımına yol açmış diyenin sesini duymuş, bu fikirden etkilenmiş, onu bizzat yaratıcısından dinlemek isteyenler de Kemal Tahir’in evine koştular.

        Kemal Tahir’in evine daha çok memleketin iç mantığını anlamaya çalışanlar giderken, Sabahattin Eyuboğlu’nun evine gidenler ise Ege’den esen rüzgârlara yüzünü açanlardı. Kemal Tahir’in evinde sadece edebiyat konuşulmuyor; mevzu devletten köylüye, Osmanlı’nın uzun yaşamasının sırrından Türkiye’nin çok istediği halde neden Batılılaşamadığına uzanan bir yelpazede yer alır ve o sohbetlere çoğu zaman bir roman kahramanı da gelip oturabilirdi. Bir tarih tartışması aniden Anadolu kasabalarına, çapulculuğa, eşkıyalığa, oradan devletin zaman zaman içine düştüğü acze, oradan “drama düşmüş” insanın tabiatına dönüşebilirdi. O eve gidip gelen ve Kemal Tahir’in sohbetlerine katılanların söylediklerine göre, Kemal Tahir konuşurken çoğu zaman insan bir romancıyı değil de memleketin gizli muhasebesini yapan bir alimi dinliyor hissine kapılırdı.

        Sabahattin Eyuboğlu’nun evindeki toplantılar ise genellikle türkülerle açılırdı. Bir türkü müptelasıydı Eyuboğlu. Âşık Veysel’i “Sivas ellerinden” alıp getirmişti. Yanı başında muazzam bir türkü ustası Ruhi Su bulunurdu kucağında divan sazıyla. Kimin ağzından bir kelime çıksa hemen onunla ilgili bir türkü aklına düşer, çoğu zaman da söylerdi. “Ne zaman bir köy türküsünü dinlese şairliğinden utanan” şairler de vardı o evde, hayatında tek bir gün olsun Anadolu’ya gitmemiş olanlar da. (Mina Urgan hatıratında, “İlk Anadolu kilimini Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde gördüm, ilk Anadolu türküsünü ondana dinledim,” der.) O evde esen rüzgâr daha çok Ege’den gelirdi. Homeros’tan açılırdı laf, oradan köy enstitülerine gelir, halk türkülerinde soluklanır, aniden Rönesans’la bir köprü inşaatı başlardı. O evde konuşmalar daha yabancı, daha yumuşaktı. Bir anda birisi “sevgi” diye bağırabilir, sonra herkesin aklına ortak dostları Sait Faik’in “Sevmekle başlar her şey” sözü düşerdi, herkeste bir kültüre inanma hali sezilirdi. Kemal Tahir’in evindeki Anadolu burada aniden “insanlık birikiminin anayurdu” hüviyetine kavuşur, Eski Yunan’la Anadolu köylüsü, birisinin ağzından aynı cümle içinde telaffuz edilirdi.

        *

        Sabahattin Eyuboğlu’nun evi İstanbul’un Avrupa yakasında; Kemal Tahir’in evi Anadolu’daydı.

        Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde ana yemek kuru fasulye, Kemal Tahir’in evinde börekti.

        Sabahattin Eyuboğlu’nun evine gidenler daha çok Bodrum’u, Kemal Tahir’in evine gidenler İznik’i merak edenlerdi.

        Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde “Anadolu uygarlıkları”; Kemal Tahir’in evinde “Anadolu halkı” konuşulurdu.

        *

        Ve en önemlisi… Bu iki ev zinhar birbirlerine rakip olsun, birbirlerine karşı olsun diye kapılarını misafirlerine açmamışlardı. Aralarında iki eve gidenlerin de fark etmediği bir “tartışma” sürerdi. İnsanlar hâlâ “genesis” peşindeydi. Türkiye’yi keşfetmek istiyorlardı. Memleket neresiydi, nereden gelmiş, nereye gidiyor ve nereye gitme ihtimali vardı? İki evin meselesi de başka kelimelerle aslında aynıydı. Birisi “kendimiz olmayı” daha çok önemserken, öteki “insanlığın ortak mirası”ndan dem vuruyordu. Sonuçta ikisinin derdi aynıydı:

        Sahiden, Türkiye’nin ruhunu neydi?

        *

        Ümit Meriç, babası Cemil Meriç’i anlattığı kitabında bahseder. Baba kız, 1960’ların ortalarından itibaren her sabah Göztepe’deki evlerinden çıkar, yolda babası kızına, “bizim üstün tarafımız imanımız; o üstünlüğümüzü muhafaza ederek Batı’yı almalıyız kızım” diyerek, ona Dostoyevski’yi, Weber’i, çileyi anlatır, derken muhabbet koyulaşır bir anda kendilerini “sakız gülleriyle çevrili bir balkonun arkasındaki odasında harıl harıl çalışan” Kemal Tahir’in evinin önünde bulurlardı. Burası bahçe içinde, şirin mi şirin müstakil bir evmiş.

        Kemal Tahir bir süre sonra Şaşkınbakkal’da bir apartman dairesine taşındı. Kitaplarını da buraya getirdi, ev apartmanın ikinci katındadır. Büyük yazar 1973 yılının bir Nisan gecesi bu eve girerken, girişteki komşunun dairesinde öldü.

        O öldükten sonra evin perdelerini açık bırakan kardeşi Ratip; sokakta devriye gezen polislerin o kadar çok kitabı bir evin duvarlarını kapladığını görmesi üzerine “burası mutlaka bir anarşist yuvasıdır” diyerek bastıkları, babasından yadigâr kılıcını alıp götürdükleri ev de bu evdir işte.

        Denememizde de daha çok bu evin yeri vardır.

        *

        Muzaffer Buyrukçu “Sayılı Günler” (Çağdaş Yayınları) adlı hatıratında 1 Ocak 1969 günü Orhan Kemal’le birlikte Kemal Tahir’i bu evde ziyaret ettiklerini anlatır. Buyrukçu daha önce “Hakikat” gazetesinde adını duymuş ama Kemal Tahir’i daha çok ona arkadaşı Orhan Kemal anlatmıştı. “Bizim en büyük romancımız,” demişti hapishanede mektup aracılığıyla tanıdığı Kemal Tahir’i anlatırken Orhan Kemal. Dolmuştan indiklerinde karanlık basmıştı. Bahçeli evin önünde cankurtaran arabalarına benzeyen bir araç görmüşlerdi. Orhan Kemal “polis” demişti. Demek devamlı onu gözetliyorlardı. Buyrukçu eve girdikten sonra Kemal Tahir’i karşısında görünce çok heyecanlanmış, yüzüne uzu uzun bakmıştı. Onun için o an çok önemli bir andı, kabına sığamamıştı. Evde o gün Nazım Hikmet’in eşi Münevver Andaç da var, o da polis takibindedir. Orhan Kemal ile Kemal Tahir hararetli bir edebiyat tartışmasına girmişlerdi. Buyrukçu “drama düşmüş insan” deyimini ilk defa o gün duyar. Kemal Tahir’i ilk defa dinlemiş olan Buyrukçu’nun izlenimi şöyle:

        “Upuzun bir masanın başındaydı Kemal Tahir. Ayağa kalkmıştı. Sevimli bir gülümseme kaplamıştı yüzünü. (…) Dramı, drama düşmüş insanı, olaylar, olayların etkilendiği varlığın yapısını paramparça edip birleştirerek ve incelmiş bir düşünce zincirinin tahtaları arasına sıkıştırarak anlatıyordu. Kafasındaki derin ve gür kaynakların çağlayarak aktığını seziyordum.” (s.130)

        *

        Sabahattin Eyuboğlu’nun evine girip çıkanların yazdığına göre zemin kattaki evinin önünde avlusu da vardı. Kapısı herkese açık olan evde toplanma günü pazartesiydi. Yeğeniyle evli Kanadalı Hughette Eyuboğlu’nun anılarında yazdığına göre pazartesi günü canı isteyen herkes orada toplanırdı. Genellikle kuru fasulyenin piştiği akşam yemeğine gelenler bir katkı olsun diye beraberinde “peynirini, ekmeğini, sevdiği mezesini, içkisini, meyvesini” getirirdi. Herkes, her şeyi bölüşürdü. Fakir Baykurt’un hatıratında yazdığına göre Sabahattin Eyuboğlu “üstü Sivas kilimi örtülü sedirde oturur” sohbete öyle başlardı. Bazı gecelerde, Anadolu’nun değişik yerlerinden bizzat kendisinin çektiği slaytları makinaya takar, orada bulunanlara Anadolu’yu o slaytlar eşliğinde anlatır ya da sanat tarihine dair bir mevzuyla o akşamın muhabbetini başlatırdı. Bazen üzerinde çalıştığı bir çeviriden mevzuya girer, olmadı yürütülmekte olan arkeolojik kazılarda ortaya çıkanlardan söz ederdi. Bazen de yerinden kalkar ya Azra Erhat ya da Vedat Günyol’la daktilonun başına geçer, onca gürültü arasında daha önce başlattığı çeviri faaliyetini, orada hiç kimse yokmuşçasına sürdürdü. O toplantılara katılanların yazdıklarına göre o gece o evde hangi mesele konuşulmuşsa konuşulsun, gecenin bir vakti oradan ayrılanlar “kendilerini daha mutlu, daha zengin hisseder, bu kültür imecesinden” kendilerine düşen payı almanın bahtiyarlığıyla evlerinin yolunu tutarlardı.

        Mina Urgan’ın yazdığına göre o toplantılarda Sabahattin Eyuboğlu, öğretmen tavrından hiç taviz vermezdi. Anadolu’da yaptığı bir gezi olsun, “Hürriyet” adlı tekneyle yaptığı “mavi yolculuk” olsun, ne anlatırsa anlatsın kendisini dinleyenlere sevecen yaklaşır, kişiliğinden kaynaklı karizmasıyla orada bulunan herkesi etkisi altına alır, baskıyı hissettirmeyen otoritesini konuşturur, hazirun üzerinde tıpkı “bir şeyhin müritlerine olan egemenliğine” benzer bir egemenlik kurardı.

        *

        Peki Kemal Tahir’in herkese açık olan evine daha çok kimler giderdi? İsmet Bozdağ’ın günü gününe “sohbetler” kitabında aldığı notlarda Cemil Meriç, Tahir Alangu, Halit Refiğ, Metin Erksan, Sabahattin Selek, Refik Erduran, Ayşe Şasa, Cahit Tanyol, Aziz Nesin, Mahmut Dikerdem, Haldun Taner, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Selim İleri, Hulki Aktunç, Doğan Hızlan’dan başka üniversite profesörleri, akademisyenler, eski ve yeni milletvekilleri, bazı bakanlar, merkeze alınmış diplomatlar ve edebiyata, tarihe meraklı gençler evinin kapısını aşındırırlardı.

        O eve gitmiş, Kemal Tahir’in sohbetlerine katılmış Haldun Taner, “Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil” (Bilgi) adlı portreler kitabında, Kemal Tahir’in evindeki masa sohbetlerini “unutulmaz” olarak nitelendirir. Sabahki yazı çalışmalarından yorgun düştüğü belli olan üstat, önce suskun durur, misafirlerini dinler sonra bir sözün kışkırtmasıyla “birden o kendine çok yaraşan, içten, hırslı, doyum olmaz” muhabbetine başlardı. “Bu sohbetlerde kendinden birinci tekil şahıs olarak hiç bahsetmez, on iki yıl hapis yatmış olmasına rağmen o günlerden hiç söz açmazdı” diyen Haldun Taner şunları söyler:

        “Hiç unutmam, değişik dönem­lerde, iki yıl, üç yıl sürelerde hapse girmiş ünlü bir yazarımızdan konuşuluyordu. Kemal Ta­hir de onun bu haksız suçlanmalarına ve hapis çilesine herkesten fazla isyan ediyordu. Biri, ‘Peki, ama siz ondan kat kat fazla yattınız,’ diye hatırlatacak oldu. Kemal Tahir, ‘Girip girip çıkmak, uzun boylu yatmaktan çok daha zor gelir insana,’ dedi. İşte böyle bir adamdı Kemal Tahir.” (s.137)

        Kemal Tahir’e göre aydın “şüphelenmekle yükümlü” kimseydi. Her hazır yargıyı yeniden didik didik inceleyen kişi… “Kapımızın numarasını bile her akşam eve dönüşte yeniden kontrol edeceğiz” dediğini aktardıktan sonra şunları yazar Taner:

        “Batı taklitçiliği de, illet olduğu sorunlardan biri idi. Türk insanının ve toplumunun Batıya benzemezliğini fark edemeyip, bize Batılı göz­lükle bakan bilim adamı, yazar, kim olursa ol­sun, onun katında küçükgörü ve alay konusu olurdu.

        Kendisi, işte kendinden öncekilerin yeteri derecede el atmadığı bir Türk romanı, bir Türk an­latı üslubu, bir Türk bakışı, bir Türk insanı tipi peşindeydi.

        Türk insanı, Osmanlı insanı tipi onca, Batı­lı insandan çok farklı bir gelişimin, geleneksel bir oluşumun ürünü idi. ‘Biz Batının eserlerin­den etkilenip, Batı tipini arıyoruz kendimizde. Düştüğümüz en büyük yanlış budur’ diyordu. ‘Biz, Türk insanı tipini aramak zorundayız. Os­manlı insanının geleneğini sürdüren bir insan tipi… Bu tip, Anadolu insanıdır. Belki Türkleş­miş Anadolu insanı. Anadolu Osmanlısı.” (s.138)

        *

        Sabahattin Eyuboğlu’nun da evine gelen, çoğunu Ankara’dan tanıdığı misafirlerinin listesi bir hayli kabarıktı. Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat, Nurullah Ataç, Hasan Ali Yücel, Erol Güney, Suut Kemal Yetkin, Bedrettin Tuncel, Adnan Saygun, Azra Erhat, Pertev Naili Boratav, Cevdet Kudret, Mustafa Nihat Özün, Vedat Günyol, Mina Urgan, Peride Celal, Fakir Baykurt, Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Sabahattin Batur, Yaşar Kemal, Ruhi Su, Hakkı Tonguç, Necati Cumalı, Mehmet Ali Cimcoz, Adalet Cimcoz, Ahmet Hamdi Tanpınar, Füreya Koral, Şakir Eczacıbaşı, Oğuz Akkan, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Halikarnas Balıkçısı, Orhan Kemal, Can Yücel, Selim İleri “Pazartesi buluşmalarının” müdavimler arasındaydı.

        Toplantılar 1960’ların başında, “devrimci askerler” Sabahattin Eyuboğlu’nu da 147’liler listesine alıp üniversiteden kovduktan, bunun üzerine Ankara’dan İstanbul’a döndükten sonra başladı. En yakın dostlarından Vedat Günyol, o toplantılara dair “Daldan Dala” (Adam Yayınları) kitabında şunları yazar:

        “Efendim bu Pazartesi Toplan­tıları, Maçka'daki alt katta, bir evde oluyordu. Önce, 1960'larda. Sabahattin ile ‘Yeni Ufuklar’ dergisinin bir uzantısı olarak Çan Yayınları'nı başlattık. İlk olarak, Camus'nün denemelerinden yola çıktık. Çağımıza dam­gasını vurmuş, Batının büyük düşünürlerinin yapıtla­rından seçmeler yapıyorduk. Haftada bir gün, o da pa­zartesi gününe rastlıyordu. Sabahattin'in evinde çalı­şıyorduk. Öğleden önce çeviriye başlıyor, gece yarısına kadar sürüp gidiyordu çabamız. Bu, üç yıl kadar sürdü. Pazartesi, ikimizin bir arada çalıştığımız bir geceydi. İkimiz arasında ortaklaşa bir çalışma. Sonradan, Mavi Yolculuk kadrosunu genişletti ve kervana çok kimseler katıldı. O zaman, Pazartesi akşamları, Sabahattin'in evi Mavi Yolcularla dolup taşmaya başladı. Çalışmala­rımızı saat 6-7'de bitiriyorduk. O saatlerden sonra, akın akın gelenler oluyordu. Ama planımızda yer alan belli başlı yapıtları zaten o zaman içinde çevirmiştik. Bu toplantılarda, zaman zaman türküler söylenir­di. Ondan önce, edebiyat, sanat konuları tartışılırdı. Sa­bahattin bu konuşmaların temel direğiydi, tabii. Tanın­mış yazarlar, şairler, ressamlar Pazartesi Toplantıları­nın gedikli konukları olmuştu.” (s.268)

        *

        Bu evdeki toplantıların çekirdek kadrosunda yer alanlar, daha sonra “Mavi Anadolucular”olarak adlandırıldı. Akımın fikir babası, baba katili olup Bodrum’a sürülen Halkarnas Balıkçısı nam Cevat Şakir Kabaağaçlı, teorisini kuran Azra Erhat, lideri de Sabahattin Eyuboğlu’dur.

        Mavi Anadolucular, Batı hümanizmasının kökünü Anadolu’da arıyorlardı. Onlara göre Anadolu kültürlerarası bir köprü değil, tam tersine dünya medeniyetinin merkeziydi. “Topraklarımızda yaşamış tüm eski uygarlıklar bizim mirasımız ve hemşerimizdir” dediler ve Batı medeniyetinin temelindeki antik mirasın aslında Anadolu'ya ait olduğunu söylediler. O halde modern Türk kimliği laik, hümanist ve Akdeniz-Ege kültürüyle harmanlanarak yeniden tanımlanabilirdi. Murat Belge’nin deyimiyle, “adı geçen çevrenin bütün üyelerinin aynı zamanda bir çeşit Kemalist” olması nazariyelerinin sigortası gibi görünüyordu, ama öyle olmadığı sağ Kemalist askerlerin 12 Mart darbesiyle çıktı ortaya. Daha önce sol Kemalist askerler iktidardayken Babeuf'ün “Devrim Yazıları”nı Türkçeye çevirmiş olan Sabahattin Eyuboğlu ile Vedat Günyol’u “komünistlik” suçlamasıyla içeri atıp dört buçuk ay hapis yatırdılar. (Sorguda “biz hümanistiz” demişlerdi, polis “ha hümanist, ha komünist ne fark eder” deyip acımamışlardı.)

        Sabahattin Eyuboğlu; tutuklanmasını, hele “komünistlikten” içeri atılmasını hiç hazmedemedi. “Komünizmden” nefret ediyordu. Çıktıktan sonra pazartesi toplantıları bir daha yapılmadı. Zaten fazla konuşkan birisi değildi. İyiden iyiye içine kapandı.

        Hughette Eyuboğlu anılarında, “Sabahattin Amca”nın son günlerinden de bahseder.

        Bütün aile, her Cuma akşamı yemekte Eyuboğlu’nun o sıralarda yaşayan annesi Bal Nine’nin evinde toplanır. Yıllardan beri bu böyle...

        İnsan, bazen söyleyeceği şeyden korktuğu için susar. Onunki öyle miydi bilinmez, ama zaten çok az konuşan, hapisten çıktıktan sonra hepten suskunluğa bürünen Sabahattin Eyuboğlu, yine böyle geleneksel bir Cuma yemeğinde masanın başköşesine geçer, masada bulunan herkes büyük bir sessizlik içinde yemeğini yerken bir anda, avazı çıktığı kadar bağırır:

        “Beni tutuklayanlardan intikamımı alacağım!”

        Herkes irkilir, şaşkın şaşkın birbirine bakar. Gelin Hughette bütün cesaretini toplayarak;

        “Bunu nasıl yapacaksın amca?” diye sorar yumuşak bir sesle.

        Gözlerini karşıya dikmiş, öfkeden sesi çatallaşmış olan Eyuboğlu, bu kez ses tonunu biraz daha yükselterek;

        “Rabelais’in Gargantua’sını Türkçeye çevireceğim!” der.

        Hayatı boyunca tek eylemi bir dili başka bir dile dönüştürmek olan bir kültür adamının, bir denemecinin, bir fikir adamının, bir çevirmenin hapishaneden çıktığı günden itibaren uzun uzun düşünerek bulduğu tek “intikam” alma biçimi, edebi bilgiye sığınarak yeni bir kitap çevirmekten başka ne olabilirdi ki!

        Kadim dostu Vedat Günyol’la tekrar masa başına geçtiler. Başladılar çalışmaya. Sıkı çalıştılar. 10 Ocak 1973 günü “Gargantua”nın çevirisi bitti, son noktayı koydular. Sanki o son noktayı bekliyormuş gibi bir sekte geldi vurdu kalbine.

        Öldü.

        Sabahattin Eyuboğlu’nun ölümünden sonra “Mavi Anadoluculuk” fikri siyasi olarak başarısızlığa uğrasa da o fikrin savunucuları “Mavi Yolculuk” diye bir marka bıraktılar Türk turizmine.

        *

        Kemal Tahir, Eyuboğlu’nun ölümünden üç ay sonra 63 yaşında, tıpkı onun gibi sekteyi kalpten gittiğinde, uzun bir süreden beri bir mahfile dönüşmüş olan o evde eşi Semiha Hanım’ı bir başına bıraktı. Kendi ifadesiyle “yirmi yaşında bir yazar adayı” olarak o evde pişen ve üstadın son yıllarında birlikte dergi çıkarma gayesiyle yoldaşlık ettiği Hulki Aktunç, şahitliklerini “Daktilo Günlük” isimli eserinde nakleder. Kemal Tahir’in gidişinden sonra da o eve uğramayı bir vefa borcu bilmişti Aktunç. O günleri anlatırken, “Semiha yenge birkaç gün zarfında adeta çökmüştü,” der. Etrafındaki iyi niyetli kalabalığın tesellilerinden usanmış, her şeyden firar etmek ister gibi bir haleti ruhiye içindeydi. Dudaklarından dökülen yegâne feryat, “Kemal sağ olsaydı...” cümlesinden ibaretti.

        O hüzünlü günlerde, evdekilere şunları söylerdi:

        “Konuk kalan olursa benim yatağımda yatacak. Ben Kemal’in yatağında yatıyorum, onun yatağının boş kalması yaralıyor beni.”

        Sahi, bir ömrü paylaşmanın, yoklukta bile bir olmanın zarafetini bundan daha derinden anlatan bir başka cümle işitilmiş midir şu fani dünyada?

        *

        Bugün Suadiye’deki Küçükağa Sokağı’nın köşe başına gitseniz -ki ben gittim-, ne Kemal Tahir’den bir iz bulabilirsiniz ne de giderseniz eğer Maçka’ya, o loş zemin katında Sabahattin Eyuboğlu’nun söylediği türkülerden bir bukle gelecek kulağınıza. O insanlar göçüp gitti, o evlerin yerini ise ruhu sokağa yabancı beton bloklar aldı. Şehir, kendi evlatlarının hafızasını yutan acımasız bir canavara dönüştü. O evlerde bir araya gelen o adamlar o kadınlar da yok artık. O beton yığınları arasında duyulan “Türkiye’nin ruhu nedir?”sorusunun cevabı da bize kaldı. Bizden de gelecek nesillere kalacak.

        *

        Bayramınız mübarek olsun!

        *

        Yararlandığım Kaynaklar:

        Turgay Anar, “Mekandan Taşan Edebiyat”, Kapı

        Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları”, YKY

        Hughette Etuboğlu, “Kanadalı Bir Gelinin Türkiye Anıları”, İş Kültür Yayınları

        Fakir Baykurt, “Dost Yüzleri”, Literatür

        Vedat Günyol, “Daldan Dala”, Adam Yayınları

        Hulki Aktunç, “Daktilo Günlük”, YKY

        Haldun Taner, “Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil”, Bilgi Yayınevi

        Ümit Meriç, “Babam Cemil Meriç”, İnsan