Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        “İnsanlık Komedyası” başlığı altında, 91 ila 95 arasında birbirine bağlı muazzam roman ve hikaye yazmış olan Honoré de Balzac, yaşadığı kısa sayılabilecek 51 yıllık ömrünün sonunda 130 tamamlanmış eser ve toplam 13 bin sayfayı tutan bir külliyat bıraktı bize. Kahramanları, aynı evrenin insanlarıdır. Onun yarattığı o evrende iki binden fazla karakter sürekli birbirleriyle karşılaşır, o kitaptan öbür kitaba geçip dururlar.

        Hayatı boyunca hep borçlu yaşadı Balzac. Bu yüzden durmadan yazmak zorunda kaldı. Günde ortalama 15 saat masadan kalkmazdı. İçtiği kahve miktarı ise akıllara ziyan…

        İşte bu Balzac, her sabah yazı masasına geçer geçmez, hiç aksatmadan aynı alışkanlığı tekrarlayıp durdu. Pencerenin önünde kurulu yazı masasında dışarı baktı, elini alıştırmak için gördüklerini bir iki paragrafta yazdı. Bu bir alıştırmaydı. Asıl yazmak istediklerine bu el alıştırmasından sonra geçerdi. Penceresinden görünen o manzara yıllar yılı hiç değişmedi ama Balzac’ın o manzarayı her gün farklı gördüğünü söyler o kısa metinleri okuyanlar.

        *

        Bu hikayeyi bana Çetin Altan anlatmıştı.

        Güneş gazetesinde işe ilk başladığım 1987 yılında, Haber Merkezi’nde haberleri Yazı İşleri’ne gönderdikten sonra sohbet için arada bir odasına çıkardım. Gazete binası Beyazıt’ta, deniz gören bir yamaçtaydı. Ama biz çalışanlar binanın pencerelerinden denizi görmüyorduk, çünkü binanın cephesi denize değil doğuya, komşu apartman denizine bakıyordu. Çetin Bey, odasında denizi görmesi gereken duvarda kendine geniş bir pencere açtırmış, masasını da bu pencerenin önüne koydurmuştu.

        O sırada İstanbul’da yavaş yavaş nesli tükenmekte olan cambazlara dair bir yazı dizisi hazırlamakla meşguldüm. Yardım için fikrimi ona açtığımda bana Balzac ve pencere hikayesini anlatmış, ucuna taktığı sigarasıyla ağızlığını bir süre kemirmiş, zor bir konu seçtiğimi söylemiş, ardından pencereye bakmamı istemişti. Bakmıştım:

        Gemiler geçiyordu, şehir hatları vapuru düdük öttürüyordu, telaşlı martılar uçuyordu peşi sıra vapurun, Kızkulesi görünüyordu, Haydarpaşa limanı, Üsküdar sırtları, daha uzaklarda adalar… Ben manzaraya bakarken, meğer yazı ustası başka bir yere bakmamı istemişti benden:

        “Cam,” dedi.

        Şaşırdım.

        “Camı anlatabilir misin yazıyla?” dedi. “Camı yazıyla anlatabilirsen, ip üstünde yürüyen cambazı da anlatabilirsin,” diye ekledi ve küçük elektronik daktilosunun klavyesinde parmakları gezinmeye başladı. Tek paragrafta dışarıda görünen muhteşem manzarayı değil, gördüğü camı yazmıştı.

        Yazı hayatımın ilk dersidir bu ders, yazı başına oturduğum her seferinde mutlaka aklıma gelir.

        *

        1970’li yılların başında devletin o sırada Hakkari’ye yaptığı en büyük yatırımlardan birisi, o yıllarda bütün şehri içine doldursan yetecek kadar yeri olan upuzun bir cezaevi binasıdır. Şehrin tam kalbindedir; inşaatı birkaç yıl sürdü. Şöyle çok uzun dikdörtgen bir kutu düşünün… Yaparlarken hiçbirimiz bir anlam verememiştik, sonradan cezaevi olduğunu söylendi bina şekil aldıkça. Vatan Tepesi’nin yamaçlarına kuruludur bina, havalandırma alanlarına çıkan mahkumlar, bir gökyüzünü görür, bir de o kıraç, tek bir otun bitmediği, tek ağacın yaşamadığı o kel tepeyi… O tepede ilkbahar aylarında hep inekler otlar.

        Bir arkadaşımız düşmüştü bu hapishaneye. Havalandırmaya çıkarmışlar, önce gökyüzüne bakmış, sonra o kel tepeye… Her havalandırmaya çıktıklarında hep aynı manzara… Ama o gün manzara değişmiş. Tepede otlayan birkaç inek görmüş. O gün o tepenin başında özgürce otlayan canlı yaratıklar görmenin verdiği sevinçle, “Keşke ben, o ineklerden birisi olsaydım,” demiş arkadaşlarına.

        Bu hikâyeyi okuduktan sonra şimdi isterseniz, insan özgürlük uğruna bir hayvana gıpta edip onun yerine geçmek isteyebilir; isterseniz serbest dolaşan inekler, bir tutuklunun gözünde mutlak özgürlüğün sembolleri haline gelebilir; isterseniz de hayvan olmak, insan olmanın getirdiği bir yığın sorumluluktan insanı kurtarabilir diye yorumlayabilirsiniz hikayeyi, orası size kalmış. Veya işi biraz daha felsefi alana çekip; hapishane insanın bütün algılarını değiştirir, normalde kimsenin yerinde olmak istemeyeceği bir canlı -bu hikayede inek-, bir anda çok kıskanılan bir canlıya dönüşebilir veya betonun nefessiz bıraktığı bir insan, dışarıda olsun da hangi canlı olmuş fark etmez onun için, yeter ki o gri betondan müteşekkil alandan bir an önce kurtulsun da diyebilirsiniz.

        Ne kadar ararsanız arayın; o sırada tutuklu olan arkadaşımın özgürlük isteğini, havalandırmaya her çıkışında gördüklerinden farklı bir şeyi gören o günkü zihninin içine düştüğü çaresizliği, ağzından çıkan o küçük cümleden daha iyi ifade edecek bir başka cümle bulamazsınız.

        *

        Madem pencereden gördüklerimizden ilerliyor yazı o halde aklımda kalan bir O. Henry hikayesiyle devam edelim. Bilirsiniz O. Henry, dünya edebiyatında kısa hikaye denilen türün en büyük ustalarından birisidir. Amerikalıdır, kamyon şoförlüğünden edebiyata geçmiş. Sıradan insanların sıradan hikayelerini anlatır bize. Hikayeleri her defasında beklenmedik, şaşırtıcı ve ters köşe sonlarla biter. Hikaye tam bitti derken, son cümlede sert bir tokat gelir. Kader yine fena bir oyun oynamıştır…

        “Son Yaprak” en meşhur hikayelerinden birisidir. New York’ta, bir sanatçı mahallesinde yaşayan ağır hasta bir kızın yattığı odanın penceresinden gördüğü son yaprağın düşmesiyle öleceğine inanması ve yaşlı bir ressamın onun hayatını kurtarmak için yaptığı fedakârlığı anlatır.

        Çok kısa bir hikaye değildir ama şöyle özetlemek mümkün:

        Manhattan'ın sanatçı semti Greenwich Village'da Sue ve Johnsy adında iki genç kadın ressam birlikte yaşıyorlar. Soğuk bir kış gününde Johnsy, o dönem tedavisi zor olan zatürre hastalığına yakalanır. Durumu kötüleşen genç kız, hayatta kalma umudunu tamamen kaybeder. Johnsy, yatağından pencerenin dışındaki tuğla duvara sarılmış yaşlı bir asma sarmaşığını seyrederek günlerini geçiriyor. Rüzgarın etkisiyle asmanın yaprakları tek tek dökülmektedir. Johnsy, “Son yaprak düştüğünde ben de öleceğim” fikrine gelip saplanır ve dökülen yaprakları saymaya başlar. Aslında saydığı bitmekte olan ömrünün sayılı günleridir.

        Arkadaşı Sue, alt katlarında oturan ve hayatı boyunca hep bir şaheser yapmayı hayal eden ancak bunu hiç başaramamış, huysuz ama altın kalpli yaşlı ressam Behrman'a durumu anlatır. Behrman bu duruma çok üzülür.

        O gece dışarıda korkunç bir fırtına, dondurucu bir soğuk, fena bir yağmur ve şiddetli bir rüzgâr vardır. Johnsy kesinlikle son yaprağın da düşeceğine inanmaktadır. Ancak sabah olup perdeyi açıp pencereden baktıklarında, tek bir yaprağın hâlâ dalında inatla durduğunu görürler. Ertesi gün de yaprak yerinden kımıldamaz, sonraki gün de...

        Yaprağın bu fırtınaya karşı direndiğini gören Johnsy, kendi teslimiyetinden utanır. Yeniden yaşama isteği kazanır, yemek yemeye başlar ve hızla iyileşme sürecine girer.

        Johnsy iyileştiğinde Sue ona acı gerçeği açıklar:

        Yaşlı ressam Behrman, fırtınalı ve dondurucu gecede duvara merdiven dayayarak, fırçasıyla asma yaprağını duvara resmetmiştir. Behrman o gece soğuktan zatürre olmuş ve iki gün içinde hayatını kaybetmiştir. Duvara çizdiği o yaprak, onun hayatını adadığı ve bir genç kızın canını kurtaran gerçek “şaheseri”olmuştur.

        Sorarım şimdi size: Kim, “Hayır sanat, insan hayatına kurtarmaya muktedir değildir” diyebilir?

        *

        Dünyada, kendi eliyle inşa ettiği, her ayrıntısını bizzat kendisinin dizayn ettiği bir açık cezaevinde en uzun süre yatmış tek mahkum Sultan İkinci Abdülhamit’tir.

        Şevket Süreyya Aydemir, “Enver Paşa” kitabında anlatır. Kendi kendisini, kendi iradesiyle hapsettiği Yıldız Sarayı’nın pencerelerinden baktığı zaman gördüğü dünyanın sınırları da sınırlıydı. Bu sınır Boğaz’ın Anadolu yakasındaki Çamlıca sırtlarıyla başlıyor, Marmara’nın girişi ve tarihi yarımadayı, Topkapı Sarayı’nın silüeti ve Kız Kulesi’ni kapsıyordu. Saray’ın içinde Cihannüma Köşkü adını verdiği bir köşk yaptırmıştı. Oraya bu ismi vermesi de sebepsiz değildi, adıyla müsemmaydı bu köşk; “dünyayı gösteren, dünya haritasını gözler önüne seren” bir mekandı... Boğaz’a ve Marmara’ya hakimdi. Sultan burada deniz trafiğini, Karaköy limanına yanaşan gemileri ve Boğaz’daki hareketliliği izleyebiliyordu.

        Tam 33 sene boyunca, tek bir defa olsun Üsküdar yakasına bile ayak basmamış olan, çevresinde sadece haremağaları ve cariyeler görmüş, adeta robota benzemiş saray ahalisiyle çalışan, Aydemir’in deyimiyle “kendi benliğini, memleketin ve alemin mihveri” haline getirmiş olan Sultan Abdülhamit kendine haram ettiği “dış dünya” yerine, kendisinin inşa ettiği hapishanesinde, Yıldız Sarayı’nda devasa ve izole bir “iç dünya” yaratmıştı:

        Saray pencereleri, içinde yapay göllerin, kuğuların, dünyanın dört bir yanından getirilmiş egzotik bitkilerin ve ağaçların bulunduğu muazzam güzellikteki iç bahçelere açılırdı.

        Büyük has bahçedeki devasa havuzun ortasında küçük bir ada ve üstünde bir köşk yer alırdı. Sultan bahçede gezinirken veya odasından bakarken bu su manzarasını seyrederdi.

        Vehimleri, yani güvenlik takıntısı nedeniyle her pencereden veya balkondan baktığında, sarayı çevreleyen yüksek duvarları, nöbet tutan muhafızları ve özel olarak yerleştirilmiş karakol binalarını görürdü.

        Sultan Abdülhamit tam otuz üç yıl boyunca (küçük istisnalar hariç), Yıldız Sarayı’nın çevre duvarlarının dışına hiç çıkmadı ve sanırım bir güne bir gün bu durumdan şikayetçi olmadı. Sadece Cuma günü Saray’ın girişinde bulunan camiye kadar gitti, onun ötesinde yılda bir kez Ramazan ayının 15’inde Topkapı Sarayı’na gidip kutsal emanetlere yüz sürdü; yılda iki kez, Kurban ve Ramazan bayramları münasebetiyle, Dolmabahçe Sarayı’na gidip devlet ricalinin tebriklerini kabul etti. Bunun dışında otuz üç yıl boyunca ne İstanbul’da şehir içinde bir gezintiye çıktı ne dışarıda birilerini ziyaret etti ne şehri çepeçevre saran ormanlarda düzenlenen av partilerine katıldı ne Boğaziçi’nde sefa sürdü ne halka açık açılış törenlerine katıldı ne de yurt dışı veya yurt içi bir seyahate çıktı. Sarayın yüksek duvarları arasında adeta bir hayalet gibi yaşadı, sanki imparatorluk topraklarında yaşamıyor gibiydi. Ama azametli, korkutucu, etkileyici varlığı her yerde, her daim hissedildi. Buna imparatorluğun ücra köşeleri de dahildir.

        *

        Yıldız Sarayı’na “93 Harbi” biter bitmez Ocak 1878’de nihai olarak yerleşti, ta ki en korktuğu şey başına gelince, bir askeri darbeyle devrilinceye kadar bir daha bu sarayından dışarı çıkmadı.

        Sadece güvenlik kaygısı değildi onu bu saraya bağlayan. Ferahlığı, doğayı, yeşili, temiz havayı seven birisiydi; sarayın kurulduğu tepeler tam da böyle bir yerdi. Bir de Dolmabahçe’den uzaklaşmak istiyordu. Orası bir darbeyle devrilen amcası Abdülaziz’in bileklerini kestiği, kardeşi 5. Murat’ın delirdiği “acı hatıraların mekanı”ydı.

        Tarihçilerin anlattıklarına göre boyu ortanın biraz altındaydı. Zayıftı, inceydi, hafifçe kamburdu. Kafası kocamandı. Kemerli burnu karikatürcülerin en sevdiği uzvuydu. Sakalları bakımlı ve boyalıydı. Delici keskin bakışları vardı. Tiz sesi çin çin öter, o sesi duyan o’sat itaat ederdi.

        Hastalık hastasıydı. Korkularının esiriydi. En çok darbeden, suikasttan ve hastalanmaktan korkardı. O yüzden halkın arasına karışmaktan çekinirdi. En çok korktuklarından birisi de Çırağan’da yıllar yılıdır hapis hayatı yaşayan kardeşi Murat’tı.

        Kimseye güvenmezdi. O yüzden her şeye hakimdi.

        Fil hafızası vardı. Her şeyi ama her şeyi hatırlar, isim isim her yeri, egemenliği altındaki her şeyi bilirdi. Zekâsı kitabi değildi, öğrenilmiş, ezberlenmiş bir bilgi yoktu onda. Aklıyla düşünür, her şeye meraklıydı, sıra dışı bir gözlem yeteneğine sahipti. Her türlü doğmadan uzaktı, müthiş bir idrak yeteneği vardı.

        Bir iltifat ustasıydı. Karşısındakini pohpohlamaktan özel zevk alırdı. Jestler yapar, mesela misafirinin sigarasını kendisi yakar, giderken kapıya kadar uğurlardı.

        İnançlı bir Müslümandı, dini vecibelerini hiç aksatmaz, hiçbir namazını kaçırmazdı. Sabah namazından sonra uyumaz, hemen işe koyulur, işkolikti.

        Boş vakitlerini Yıldız’ın bahçesinde geçirirdi. Yapay gölde kürek çeker, hayvanlarla, kuşlarla ilgilenirdi. Ama aşkla bağlı olduğu marangozluğu her şeyin üstünde tutardı.

        Müzik dinlerdi, en sevdiği besteci Verdi’ydi. Tiyatrosunda operet oynatır, şehirdeki kumpanyaları saraya davet ederdi. Sinemayla ilgilenirdi, icadından bir yıl sonra sarayda bir sinema sistemi kurdurmuştu.

        Uyumadan önce mabeyncilerden birisi ona anında çeviri yaparak daha çok Fransızca polisiye romanlar okurdu. Sarayda çeşitli dillerden 10 bin kadar kitabın olduğu dört kütüphanesi vardı. Bunların bakımı, idaresi, cilt işleri için 30 kadar insan çalışırdı.

        Giyimi kuşamı sadeydi, sarayın mobilyaları şatafatlı değildi. Her şeyden tasarruf eder, tutumluydu, hatta gençliğinde lakabı Pinti Hamit’ti.

        Yıldız’da yemek odası yoktu. Neresi uygunsa yemeğini orada yerdi. Hatta Salah Birsel’e göre, “Fransa kralının sarayında ayakyolu yoksa, Türk padişahının sarayında da yemek odası yoktur. İkide bir ‘Yahu ne zaman yerleşeceğiz, göçebe hayatı sürüyorum, daha bir yemek odamız bile yok’ der ama güvenlik sebebiyle her öğünü sarayın farklı bir odasında yerdi.”

        Yemekten sonra kilerciler sofrayı toplar, ekmek kırıntıları özenle bir tülbende sarılır, başvuranlara verilirdi. Zira birçok kişi, padişahın ekmek kırıntılarının kekemeliğe iyi geldiğine inanırdı.

        Sabah kahvaltısında tereyağında pişmiş soğanlı yumurta severdi. Sadece sarısını ama... Öğlen yemeklerini çoğunlukla bir börek veya bir tabak pilavla geçiştirirdi. Tek kötü alışkanlığı gün boyu elinden düşürmediği sigarası ve kahveydi. Akşam rom veya küçük bir kadeh konyak içerdi.

        Yedi nikahlı karısı vardı, on üç kızı (6’sı küçükken ölmüş), sekiz de oğlu... Ömrünün son yirmi yılını son karısı Müşfika Hanım’la geçirdi. Bu süre boyunca kadın yanından hiç ayrılmadı, birlikte sürgüne gittiler; tek başına yemek yeme alışkanlığı olan Hünkâr bir tek Müşfika Hanım’ı sofrasına oturturdu.

        Akşamüstünü hafiyelerin “jurnal raporlarına” ayırır, onları incelerdi. Müthiş bir istihbarat sistemi kurmuştu. Karşıtlıkları kışkırtmakta ustaydı, herkesi birbirine karşı ajanlığa teşvik ederdi. O yüzden onun devrinde jurnalcilik gözde meslek haline gelmişti. İstanbul’u yirmi bir bölgeye ayırmıştı. Her bölge, bir baş hafiyenin idaresi altındaydı. Şehzade sarayları, askeri okullar, medreseler, tekke ve zaviyeler devamlı gözetlenen yerlerdi.

        Jurnalcilerin haddi hesabı yoktu. Jurnalci sadece bu işlerle görevli kimse de değildi. Vezirlerden sokakta gezen bir ayyaşa kadar herkes jurnal verebilirdi. Yapılan ihbarların gerçek olması veya akla mantığa sığması mecburi değildi. Asılsız ihbar suç değildi. İş böyle olunca saraya sel gibi ihbar yağmaya başladı. Saray bürokrasisinin en önemli vazifelerinden birisi de bu jurnallerdi. Hünkârdan hiç kimse jurnal saklayamazdı. Padişah kendisine gelen her jurnali mutlaka incelerdi. İstanbul’da elektrik tesisatının gecikmesi, telefon şebekesinin doğru düzgün kurulmamasının sebebi de bu jurnallerdi, bu yolla saray kolayca havaya uçurulabilirdi. Hatta Terkos suyunun saraya verilmesi için borular döşenirken birisi bu borulardan saraya bomba sevkiyatını yapabileceğini veya boruların içinden saraya sızarak suikast tertipleyebileceğini ihbar etmiş, faaliyet durmuş, bir aylık bir tahkikattan sonra işe devam edilebilmişti.

        Bu jurnaller hünkarın ruhuna her gün menfi tesirler yaptı, onu her gün daha çok vehimlere, şüphelere ve korkulara gark etti. Böylece en sadık adamlarına bile güvenmez hale geldi.

        Mavi gözlerden şeytan görmüş gibi kaçardı, nazar değmesi ihtimalinden korkardı. Mavi gözlü Şehzade Reşat Efendi bayramda tebrike gelip de huzura çıktığından; gider gitmez sarayda kurbanlar kesilir, tütsüler yakılır, tespihler çekilir, dualar okunurdu.

        Uğursuzluğa inandığı kadar uğura da inanırdı. Misal Halil Rıfat Paşa’yı uğurlu saydığından, yarı ölü, yarı diri bir hale gelip eceliyle ölünceye kadar sadrazamlıkta tutmuştu.

        İdam cezasından hiç haz etmez, bütün idamlıkların cezasını müebbete çevirirdi. Daha çok sürgün cezasını yeğlerdi. Sürgünün en fenası onun devrinde görülmüştü. Canını sıkan birinden kurtulmak için basit bir irade çıkarması yeterdi. Daha çok iç sürgünü tercih ederdi.

        Kendisine bağlı memurların, yöneticilerin istifa etmelerinden de en az idam kadar nefret ederdi. Bu eylemi kendisinin azil hakkına tecavüz sayar, ona göre istifa padişaha kafa tutmak, onu hiçe saymaktı. Birisinin gitme vakti geldiyse ancak o gönderebilirdi.

        Postadan hoşlanmazdı. Mesela İstanbul’da oturanlar birbirlerine mektup gönderemezlerdi. Mektup tehlikeliydi. Sadece kartpostala izin vardı, o da zarfa koymamak şartıyla…

        Ama mesela fotoğrafa bayılırdı. Fotoğrafı istihbaratta da kullanırdı. Sarayda kendisi için özel bir fotoğraf stüdyosu kurdurmuştu. 1880’den itibaren imparatorluk topraklarının her yerine fotoğrafçılar gönderdi ve 30 bin klişeyi geçen muazzam bir koleksiyon biriktirdi. “Her resim bir fikirdir” der, bu fotoğraflara bakarak memleket ahvalini anlardı.

        Telgraf en gözde haberleşme aracıydı. Bütün vilayetleri ve dış temsilcilikleri telgraf hattıyla Yıldız’a bağlamış, tamamen kişisel bir haberleşme sistemi kurmuştu.

        Tek karar verici bir diktatör olduğunu göstermemek için, uzmanlığına inandığı, kendisine bağlı Sait Paşa, Kamil Paşa, Mahmut Nedim Paşa gibi aklı başında paşalara danışır, hepsinin fikirlerini alır, bazı fikirlere saçma diye karşı çıkar, bir süre sonra da onların fikirlerini kendi fikriymiş gibi karar haline getirip ilan ederdi.

        İflah olmaz muarızlarının sandığı gibi “aşırı dinci” birisi değildi. O İslam’ın halifesiydi, bir “eylemci” değildi. Dönemin bütün dinci akımları ona muhalifti.

        Misal, dönemin mühim İslamcılarından İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif bir kez karşılaşır onunla. İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş, Sultan açılıştan dönüyor, Akif ile Mithat Cemal, Reşit Paşa Türbesi’nin orada bir anda karşılarında Sultan’ı bulurlar. Akif sapsarı kesilir, Mithat Cemal telaşla, “Hasta mısın?” diye sorar. Akif, “Boyalı sakalıyla Abdülhamit’in yüzü birdenbire karşıma çıktı, fena oldum” der. Halk alkışlarla arabasının arkasından koşmaktadır. Akif, sözünü şöyle tamamlar:

        “Aman yarabbi, 33 yıl bu… Hâlâ alkışlıyorlar.”

        33 sene boyunca Sultan Abdülhamit, sarayın pencerelerinden baktıkça hep aynı manzarayı gördü. Ve böylece, Aydemir’in deyimiyle “ruhu zincirlenen bir adam haline geldi.”

        *

        Pencere kenarında yıllar yılı aynı manzarayı seyreden insan, hayata müdahale eden bir insan değil, hayatı seyreden bir insandır artık. Manzara onun evi, cam ise sınırıdır.

        Bu kadar yıldır yazı yazıyorum, Çetin Altan’ın camı anlattığı o yazıyı yazamadım henüz…

        Kim bilir, belki bir gün…

        *

        (Yazıda geçen Abdülhamit bahsi için; François Georgeon’un, “Sultan Abdülhamit”, İletişim Yayınları; Salah Birsel’in, “Boğaziçi Şıngır Mıngır”, Sel Yayıncılık; Refik Halit Karay’ın, “Bir Ömür Boyunca”, İnkılap; Orhan Koloğlu’nun, “Avrupa’nın Kıskacında Abdülhamit”, İletişim Yayınları ve “Şevket Süreyya Aydemir’in, “Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Cilt-1” Remzi Kitapevi kitaplarından yararlandım.)