Çok uzun süren bir kıştan çıkmış olan şehrin dili o gün çözülüyordu sanki. Güneş, aylar süren randevusuna aniden gelmiş, doğa çok uzun bir süre düşünmüş ve aniden karar vermiş gibi baharı geri çağırmıştı. Uzun kış boyunca nefesini tutmuş olan şehir, o an nefesini bırakmıştı adeta.
Mayıs ayının birinci günüydü.
“Kungliga Dramatiska Teatern”ın (Kraliyet Tiyatrosu) önünden geçiyordum.
*
Tiyatronun önünde açılan meydan, Stockholm’ün kalbinin biraz daha zarif attığı yerlerden biridir. Burası ne tam bir geçiş noktasıdır ne de yalnızca bir varış yeri… Sanki şehir burada durup kendini seyretmek ister gibidir. Neo-klasik cephesiyle Kraliyet Tiyatrosu, yalnızca oyunların sahnelendiği bir yer değil, aynı zamanda İsveç kültürünün hafızasıdır. Önünden geçerken August Strindberg’in yankısı hâlâ bu duvarlarda dolaşıyormuş gibi hissedilir.
Tiyatronun önündeki meydan sabahın erken saati olduğu halde kalabalıktı. Ama burada hayat sahneye çıkmaz; zaten sahnenin kendisi hayatın içine çoktan karışmıştır.
*
Aniden gözüm ilişti ona. Tiyatronun yüksek merdivenlerinde, üst basamaklarda bir yere oturmuştu. Kitabını açmış okuyordu. Ne önünde geçen insanlar ne yakınında geçen tramvay ne baharın gelişi ne de meraklı turistlerin bakışları umurundaydı. Görür görmez tanıdım onu. Evet, merdivende oturan adam “C.”ydi. Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ının kahramanı... Hiç tereddütsüz oydu. Bir an yanına gidip kendimi tanıştırmak istedim.
Doğan güneşi; elindeki kitap neyse -belki de bir şiir kitabıydı- onunla karşılamak isteyen adamı “C.” sanmam boşuna değildi. Dünden beri kafamın içinde Yusuf Atılgan dolaşıp duruyordu. Onun da sebebi, karısı Serpil Hanım’ın ölüm haberini dün yakın dostu Bülent Korman’dan almış olmamdı. “Serpil son düzlüğü bitirdi,” diye yazmıştı dostlarına gönderdiği notta Bülent Bey.
Yusuf Bey çok uzun bir süreden, 1989’dan beri onu bekliyordu. “Aylak Adam’ın başında, caddedeki kalabalığa bakınca içi sıkılan adam, buluşacağı kadının da orada, yakınında olduğunu düşününce rahatladığını hisseder. Bugün belki böyle bir şey yaşayacak Yusuf Bey diye bir resim geçiyor zihnimde,” diye yazmıştı Bülent Korman notunun devamında.
Öte dünya bir buluşma mekânı mıdır sahiden? Bu fani durakta yarım kalmış tüm hikâyelerin tamamlandığı, hasretle büzülmüş kalplerin nihayet kavuştuğu o ebedi vuslat mekânı mı? Ölüm, sevdiklerimize giden yoldaki son engelin kalkması mıdır gerçekten? Dünyanın dar vakitlerine sığmayan, ayrılıkla sınanmış ve veda ile hüzne boğulmuş her bağ; ahiretin uçsuz bucaksız huzurunda, bir daha kopmamak üzere yeniden düğümlenir mi? Orası, gidenlerin beklendiği, bekleyenlerin ise özlem dindirdiği; sevginin artık korkudan ve zamandan bağımsız bir şekilde hüküm sürdüğü “asıl vatandır” biliyorum ama yukarıdaki sorular da beynimi kemirmeye devam ediyor elimde olmadan…
*
Şehir yutmuştur aylak adam “C.”yi. Onun için şehir, bir coğrafya değil bir iç durumdur. Onun gözünde şehir, binalardan, caddelerden, sokaklardan, meydanlardan ibaret bir yer değil, daha çok eksikliğin ve arayışın sahnesidir. Şehir kalabalıktır ama kalabalık büyüdükçe yalnızlık çoğalır. İnsanlar birbirlerine değmeden geçer, yüzler galerisidir ama hiçbir yüz bir diğerini umursamaz. Somut bir şey aramaz “C.” şehirde ama bir kadın aradığını biliriz. O kadın da belli biri değil, bir “duygu hali”dir, bir ihtimaller silsilesidir. Bu yüzden şehir onun için bir labirente dönüşür; sokaklar değil ihtimaller birbirine dolanır. “C.” şehirde, içinde eksik bir parçayla dolaşır. Bir süre sonra şehir “o eksik parçanın” izdüşümü haline gelir. O yüzden ne kadar dolaşsa da aslında hep aynı yerdedir. Çünkü aradığı şey, bir tenha sokakta, bir kalabalık caddede, ferah bir meydanda değil, kendi içinde, eksik olan yerde saklıdır.
Aradığı kadın aslında tek bir kişi değil, bir varoluş biçimidir. O yüzden ne kadar uğraşırsak uğraşalım, “C.”nin zihninde eksikliğini hissettiği bir şey olduğundan o kadın somut portresini çizemeyiz. Onun aradığı kadın “sezgisel”dir. Bu kadın, sadece sevilecek bir eş değil; alışkanlıkların ve küçük burjuva düzeninin yüzeyselliğine karşı durabilen, “C.”nin kelimelere dökemediği iç dünyasını anlayabilecek bir “ruh eşi”dir. Ancak bu arayışın trajik yanı, “C.”nin zihnindeki bu idealize edilmiş kadının gerçek hayatta karşılığının bulunmamasıdır. “C.”, karşılaştığı her gerçek kadını bu ulaşılamaz “ideal” ölçüsüyle değerlendirdiği için, hayatı boyunca aramaya devam eden ancak asla bulamayan bir karaktere dönüşür.
*
“Aylak Adam” romanı 1959 yılında yayınlandı. “Yunus Nadi Roman Yarışması”nda ikincilik ödülünü almasaydı, muhtemelen yayınlanmayacaktı. O sırada Köy Enstitülerinden mezun yazarların ürünleri sarmıştı her yeri. Mahmut Makal “Bizim Köy”le yeni bir romanın, “köy romanının” önünü açmıştı. Köy romanı yazmayan yazarlara o dönemde kimse kız vermiyordu. Fakir Baykurt, Talip Apaydın gibi yazarlar köyü bir gözlemci gibi değil, o çamurun içinden gelen birer tanık gibi anlatıyorlardı romanlarında. “Bizim Köy”ün feryadı, bozkırın sessizliğini yırtmıştı. Onların eserlerinde artık karşımızda Kemalistler tarafından idealleştirilmiş, rüzgarların ılgıt ılgıt estiği, “gitmesek de görmesek de bizim” olan bir köy tablosu değil; ağalık düzeninin pençesinde kıvranan, susuzluktan çatlayan, batıl inançlarla kuşatılmış ama direnci elden bırakmayan, öğretmenler tarafından “aydınlanan” bir Anadolu çıkıyordu. Roman, bu Anadolu’nun sesi, soluğu, çığlığı olmalı; edebiyat bu “Anadolu’yu” sömürüden kurtaracak, adil, eşit bir sosyalist düzeni kurmanın silahı olarak kullanılmalıydı.
“Yunus Nadi Roman Yarışması”nda birinci olan Fakir Baykurt ile üçüncü olan Mehmet Seyda’nın romanlarını Cumhuriyet Gazetesi tefrika etti, ancak Yaşar Kemal’in deyimiyle “Toplumcu edebiyatın yönünü bireyciliğe çeviriyor” diye olsa gerek “Aylak Adam”a yüz vermedi gazete, roman 1959 yılında Varlık Yayınları tarafından yayımlandı ve Enis Batur’un deyimiyle bir “alev topu gibi” edebiyat ortamına sessizce düştü.
Yusuf Atılgan, “Aylak Adam”la sürüden ayrılmıştı. Birçok eleştirmene ve yazara göre toplumdan kopuk, geçim derdi olmayan, bunalımlı, hiçbir toplumsal sorumluluk hissetmeyen, yerleşik kalıplara, geçerli fikirlere sırtını dönmüş, sevgisiz, şehrin içinde aylak aylak dolaşan, amaçsız bir küçük burjuvanın hezeyanlarını yazmıştı. Romanın içeriği “bom boş”tu. Hiçbir mesaj vermiyordu, verse de verdiği mesaj “kaypak”tı, anlayacağınız “muhayyel devrime” hiçbir faydası yoktu. Öte yandan da bu “gizemli yazar” kimsenin kolay kolay kayıtsız kalamayacağı bir roman yazmıştı. Çoğu itiraf etmese de “gülle gibi ağır” bir roman vardı orta yerde.
*
Ve en önemlisi şuydu bana göre:
Köy enstitülerinden yetişip büyük şehirlere giden, köyde doğup yine şehre göçerek oraya yerleşen Türk edebiyatının kendilerine “toplumcu- gerçekçi” yazarları diye adlandıran hemen hemen bütün yazarları şehirde oturup köyü anlatan “köy romanlarını” yazarken; köyde doğup büyük şehirde okumuş, yaşadığı korkunç bir facia sonucu büyük şehri bırakıp köyüne kesin dönüş yapmak zorunda kalmış, doğduğu köyde yaşamaya karar vermiş bir yazar; köyünde oturarak şehri anlatan Türk edebiyatının en önemli şehir romanını yazmıştı.
*
Yusuf Atılgan’ın büyük bir roman yazdığını, kendisi gibi şehrin büyük dertlerini küçük şiirlere dökmüş Behçet Necatigil’den başka ilk fark eden, Ankara’da oturan 17-18 yaşlarında Serpil Gence adlı bir genç kız oldu. “Aylak Adam”ın bir “mücevher” olduğunu keşfeden az sayıda aklı başında insanlardan birisiydi o kız ve o sırada Ankara’da konservatuarda okuyordu. Romanı okudu ve kalbinden vuruldu. Bir yolunu buldu, yazarı Yusuf Atılgan’ın yerini tespit etti, adresine ulaştı ve ona durmadan mektuplar yazdı. 14 sene boyunca hemen hemen hiç sektirmeden… O yazdı, Yusuf Atılgan cevap verdi. (Ah o mektuplar… Şimdi her şeyden çok merak ediyorum o mektupları… Belki günün birinde bir yerlerden çıkarlar, kim bilir.)
Peki Yusuf Atılgan köyde ne arıyordu?
Tek amacı edebiyat fakültesi okuyup edebiyat öğretmeni olmak olan Yusuf Atılgan mektepte okurken, sonradan “Vedat Türkali” adını kullanacak olan Abdülkadir Pirhasan’la birlikte bir şekilde komünist olmaya karar verir, bir süre “partiyi” ararlarken belayı bulur, yakalanır, ağır işkencelerden geçer, hapishaneden çıktıktan sonra kendinden, şehirden, partiden, arkadaşlarından, velhasıl bütün ideallerinden, hayatından kaçarak Manisa’da bulunan baba ocağı Hacırahmanlı köyüne geri gitmeye karar verir. Yusuf’un aniden ortalıktan sırrı kadem basmasına kimse bir anlam veremez, oysa o sorgu sırasında karar vermiştir “yok olmaya”. Bir arkadaşı işkenceye dayanamayıp konuşmuş diğer arkadaşlarının adını vermişti. Yusuf ise direnmiş, bütün zorlamalarına rağmen arkadaşı Vedat Türkali’nin adını vermemişti. Ama başka bir seferde aynı direnci göstermeyebilirdi. Sonuçta hepimiz insanız ve her an çözülebiliriz. Bir militanın başına gelebilecek en büyük felaket sorguda çözülmektir. Ondan sonraki hayatı damgalı eşek hayatıdır çünkü. Adı “alçağa” çıkar, “hain” yaftası takılacak boynuna, herkes ilişkisini kesecek, kimse semtine uğramayacak, yalnız kalacak ve bir süre sonra ya intihar etmek zorunda kalacak ya da yalnızlıktan ve kahrından ölecek.
Yusuf Atılgan böyle bir duruma düşmemek için kendince en kolay ve en etkili yolu bulur:
Komünistlikten istifa edip gözden kaybolmak!
Öğretmenlik hakkı elinden alnınca böyle yapar; köyü Hacirahmanlı’ya geri döner, izini kaybettirir, sıradan bir köylü olarak yeni bir hayata başlar. Annesinin bulduğu bir kadınla evlenir ve çiftçilik yapan bir köylü gibi çocukluğunda yarım kalmış hayatını sürdürmeye başlar.
Ama edebiyat zehri bulaşmışsa eğer bir insanın kanına tek panzehri yazmaktır. O da çiftten çubuktan arta kalan zamanında yazı yazmaya devam eder. “Aylak Adam” böyle doğar ve Ankara’daki o genç kız onu bu romanla keşfeder. Edebiyat eleştirmenlerinden bile önce…
*
Yusuf Atılgan, 1973 yılında ikinci romanı “Anayurt Oteli”ni yayımlar. Romanın başkahramanı Zebercet hep bir kadını bekler. Roman boyunca kadının adı hiç geçmez; o kadın “gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın”dır sadece. Bu kadın, Zebercet’in öldürücü bir rutinle örülü, karanlık, sıkıcı dünyasına düşen yabancı bir ışıktır. Otelde bir gece kalmış, kaldığı odaya kokusunu bırakmış, “bir hafta sonra döneceğim” deyip sessizce çekip gitmiştir. Bu ayrılık Zebercet’in zihninde bitmeyen bir nöbete dönüşür.
Yusuf Atılgan da o sıkıcı, o öldürücü rutinle örülü köyde, yıllardan beri kendine mektup yazan kadının günün birinde gelmesini ister. Belli ki onun hayalini kurar. Bu bekleyişin yükünü romanın kahramanı Zebercet’e yükler. Roman çıkınca onu okuyan Ankara’daki kadın “gecikmeli Ankara trenine” atlayıp “hayatını değiştiren” kitabın, “Aylak Adam”ın yazarı Yusuf Atılgan’ı görmeye Manisa’ya gider. Yusuf Atılgan, daha sonra annesinin bulup evlendirdiği kadından boşanır, “gecikmeli Ankara treniyle gelen” kadınla evlenir, köyü bırakır, İstanbul’a yerleşirler, bir çocukları olur.
*
Bütün bunları düşünürken, bir anda kendimi tiyatronun önündeki bir bankta otururken buldum. Çiçek kokuları, deniz kokusuna karışmıştı. Uzaktan 1 Mayıs korteji göründü. Södermalm’dan şehrin merkezine doğru kalabalık bir insan topluluğu, ellerinde bayrak ve flamalarla yürüyorlardı. Bir şeyi protesto etmiyorlardı sanki, çoluk çocuk, yaşlı genç bir karnaval seline kapılmış, bir coşkuyu paylaşıyorlardı.
O sırada Bülent Korman telefonuma bir mesaj daha gönderdi. Bu kez, vefat eden Yusuf Atılgan’ın eşi Serpil Hanım’ın üst kat komşusu gazeteci F. Sibel Gürcihan’ın bir yazısını göndermişti Bülent Bey. Yazıda şöyle bir bölüm vardı:
“Yusuf Atılgan'ın baş yapıtlarından Anayurt Oteli'ndeki gece Ankara treniyle gelen gizemli kadının Serpil Atılgan olduğu söylenirdi, bunu kendisine sordum ‘Sen miydin?’ dedim. Yine mahcup bir şeklide gülümseyerek ‘öyle diyorlar’ dedi. Eserin Ömer Kavur tarafından 1986 yılında sinemaya uyarlanan filminde bu rolü Şahika Tekand oynamıştı ve fiziksel olarak Serpil Hanım'ın gençliğine gerçekten çok benziyordu. Tabii gece Ankara treni ile gelen esmer kadın, romanın baş kahramanı, şizofreni ile ağır bir savaşa girmiş olan Zebercet'in halüsinasyonlarından biriydi ama Serpil Atılgan, edebiyat dünyamızın koskoca bir kesitine tanıklık etmiş, çok 'gerçek' birisiydi.”
*
Daha gencecik bir kızken okuyup yazarının peşine düşen, yıllarca süren mektuplaşmalardan sonra onu bulup evlenen Serpil Hanım’ın okuduğu “Aylak Adam”ın kahramanı “C.” somut olmayan, muhayyel bir kadını arar. Zebercet ise, “gecikmeli Ankara treniyle gelip” bir gece kâtiplik yaptığı otelde kalan kadını bekler.
“C.” arar, Zebercet bekler.
“C.”nin arayışı hareketlidir. Sokaklarda dolaşır, kalabalıkların içinden geçer, kadınları gözlemler, ihtimaller üretir. Onun dünyasında hâlâ bir “olasılık” vardır: Doğru kadına rastlama ihtimali. Bu yüzden hayal kırıklığı yaşasa bile vazgeçmez. Her başarısızlık, bir son değil, yeni bir arayışın başlangıcıdır onun için.
Zebercet’te ise hareket yoktur. O bir karşılaşma yaşamıştır ama bu karşılaşmayı çoğaltmak yerine, onun üstüne yatar. “Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın”, onun için bir “olasılık” değil, tekil ve mutlak bir anlam hâline gelir. Bu yüzden tekrarını aramaz; sadece geri dönüşünü bekler. Beklemek, onun tek eylemine dönüşür.
“C.”nin trajedisi, fazla ihtimaldir. Zebercet’in trajedisi ise, hiç ihtimal kalmamasıdır. “C.” gerçek kadınlarla karşılaşır ama onları zihnindeki ideale uyduramaz. Hep bir eksik bulur, hep bir mesafe hisseder. Yani onun sorunu, gerçeklikle kurduğu ilişkinin “yetersiz” gelmesidir. Zebercet’te ise durum tersine döner: Gerçeklikten kopuş vardır. O kadını olduğu gibi değil, hatırladığı ve hayal ettiği gibi yaşatır içinde. Zamanla kadın bir insan olmaktan çıkar, zihinsel bir varlığa dönüşür. Artık gerçek kadınlarla kıyaslama bile yoktur; çünkü ortada gerçek bir ölçü kalmamıştır.
Bu yüzden sonları da farklıdır:
“C.”nin hikâyesi açık uçludur. Aramaya devam edebilir. Umutsuzdur ama hâlâ hareket hâlindedir. Bir tür “yaşayan boşluk”tur.
Zebercet’in hikâyesi ise kapanır. Bekleyiş onu tüketir, içini boşaltır ve sonunda fiziksel olarak da yok eder. O artık “boşluğun kendisi” olur.
“C.”, “yanlış kadınlar” arasında doğruyu arar. Zebercet, “tek kadını” doğru kabul edip kendini yok eder.
İkisi de yalnızdır. İkisi de eksiktir. Ama biri bu eksiklikle dolaşır, diğeri o eksikliğin içinde gömülür.
*
İki roman da, geçen hafta 84 yaşında vefat eden Serpil Atılgan’ın hayatına yön verir, kaderine hükmeder. Kahramanının bir kadını ardığı roman (Aylak Adam), belki de yazarın aradığı kadın olan o genç kızı yazara götürür. Öteki roman ise (Anayurt Oteli), o kadını “gecikmeli Ankara trenine” binmeye davet eder. İlki kayıp yazarı buldurur kadına. İkincisi onu yazarla evlenmeye götürür.
*
Banktan kalktım. Birkaç saat önce merdivenlerine oturmuş “aylak adama” tekrar bakmak için tiyatro binasına doğru yürüdüm. Aylak adam orada değildi. Şehrin kalbine doğru yürümeye başladım. Az ilerde 1 Mayıs karnavalına katılan kalabalıkla burun buruna geldim. Durup bakarken, kalabalığın arasında elindeki kitabı havaya kaldırmış o adamı, sabah tiyatronun merdivenlerine oturmuş kitap okuyan “aylak adamı” gördüm. O da beni gördü, gülümsedim…