Attila İlhan şiirinden firari berbat bir yağmur yağarken şehre, kıymetli Mehdi Eker abimle ortak dostumuz Mehmet Çebi’nin “Muhteşem Cep Saatleri” sergisini görmeye gittik Tophane-i Amire’ye. Yol boyunca, ne göreceğimi bilmediğimden aklımda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanının kahramanı Hayri İrdal vardı.
Öyle ya mevzu saatler olunca, ister istemez romanı okumuşların aklına Hayri İrdal gelir!
Romanın anlatıcısıdır Hayri İrdal. Ona göre saatler sadece zamanı gösteren mekanik araçlar değil, birer “hatıra deposudur” aynı zamanda. Hatta kimlik çatışmasının (Doğu-Batı) sembolleridir. Saatlerle kurduğumuz ilişkiden yola çıkarak Tanpınar veya Hayri İrdal, birey olarak bizlerin “iç zamanı” ile, toplumun dayattığı “dış zaman” arasındaki kopukluğu, mesafeyi, dolayısıyla gelenek ile modernlik arasındaki bocalamayı büyük bir maharetle anlatır bize.
Batı’dan Doğu’ya doğru gittikçe insanın “saat” ve “zamanla” ilişkisi değişmeye başlar.
Batıda saat zamanı gösteren bir alet, Doğu’da cepteki veya koldaki bir aksesuardır çoğu zaman. Batı sıkıştırılmış, Doğu geniş bir zamanı yaşar.
Ölümünden sonra memleketimizde yayımlanan “Doğu Avrupa’da Yolculuk” adını verdiği seyahatnamesinde Gabriel Garcia Marquez, tam da değindiğim meseleye dair çok hoş bir saat hikâyesi anlatır bize.
1950’li yıllarda iki arkadaşıyla “demirperde” ülkelerini kapsayan üç aylık gezi sırasında yolu Prag’a düşer büyük romancının. Ona göre sosyalist ülkeler arasında “Avrupalı hayattan” vazgeçmeyen tek ülke Çekoslovakya’dır. Bunun sağlamasını yapmak için de arkadaşıyla birlikte saatleriyle oynarlar. İkisi de saatlerini iki saat ileri alır ve metroya binerler. Kolunda pırıl pırıl parlayan, altın kaplamalı saati çok uzaktan kendisini belli ediyor. Yanındaki yolculardan birisinin gözü Marquez’in saatine ilişir, saat 2’yi gösteriyor. Döner kendi saatine bakar, saat 12’dir. Adam panik içinde başka bir saat aranırken, Marquez’in arkadaşının kolundaki saate gözü ilişir, o da 2’yi gösteriyor. Yolcu panikler, hemen o sırada duran trenden iner ve koşmaya başlar.
Aynı saat oyununu bu kez Moskova’da oynarlar. Yine saatlerini iki saat ileri alırlar. Ama bu kez hiçbir Rus saatin kaç olduğuyla ilgilenmez. O yıllarda Moskova’da herkesin kolunda saat yok, iyi bir saate sahip olmak kolay değil... Marquez’in altın kaplamalı saati saatsiz kolların içinde bas bas bağırıyor. Ama hiçbir Rus saatin hangi zamanı gösterdiğine bakmaz. Varsa yoksa, kolunda bu kadar güzel ve pahalı bir saati taşıyan adamın kim olduğuyla ilgilenirler.
Saat Batı’da zamanı, Doğu’da statüyü gösterir. Yoksa pahalı saatler ile ucuz saatler farklı zamanı göstermez.
*
Sergiyi göremeye giderken aklımda Hayri İrdal vardı çünkü biraz sonra göreceğimiz saatlere benzer saatleri, onun gözünde kıymetli kılan zamanı ölçmeleri değil, her birisinin birer hatırayı temsil etmeleridir. Çünkü dededen, babadan kalma bir saat; ellerinin rayihasını, geçmişin kokusunu bize ulaştırdığı gibi, yitip gitmiş bir zamanın, kayıp bir dünyanın yadigârı olduğunu da hatırlatır bizlere.
Dayısı, Hayri İrdal’a doğum günü hediyesi olarak bir saat verir. O gün ilk defa saat denilen aletle tanışır ve hayatı boyunca o gün bir daha çıkmaz aklından. Romanın bir yerinde der ki, “Hayri İrdal’ın asıl doğum tarihi bu saatin elime geçtiği gündür.”
*
Yüksek tavanlı, devasa sergi salonuna girdiğimde, Hayri İrdal’ın aklıma gelmiş olmasının sebepsiz olmadığını kısa sürede anladım. Mehmet Çebi, yıllara dayanın bir çabayla, bir araya getirip bu tarihi mekânda sergilediği 350 saatin her birisinin, Hayri İrdal’a doğum günü verilen “hediye” gibi birer hikayesi olduğunu da biliyordu aynı zamanda. Hem saatleri göreceğiz hem de hiçbirisini görmediğimiz, ayrı asırlarda, ayrı mekân ve iklimlerde yaşadığımız 350 insanın kuşaktan kuşağa, kalpten kalbe, gönülden gönüle geçerek, her kalpte ayrı bir iz, ayrı bir sızı bırakarak günümüze kadar gelmiş “hatırlarına” da ortak olacağız bir bakıma.
Mesela şu Calame Rober markalı, koleksiyonun en nadide ve en pahalı parçası olan saat… Onu Rus Çarı Birinci Nikola, Britanya Kraliçesi Victoria ile kocası Prens Albert’e hediye etmiş. 1844 yılında Windsor Kalesi’nde buluşmuş Majesteleriyle Çar. Çar Birinci Nikola; Kraliçe Victoria’nın henüz 16 yaşındayken çıktığı Almanya seyahati sırasında kuzeni ve sonradan kocası olacak olan Albert’la tanıştığını, “o güzel gözlere” hemen vurulduğunu, arkasından evlilik teklif ettiğini, İngiltere’yi “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” haline getirdiğini, daha sonra bütün devlet işlerini ona bıraktığını biliyordu. Onlara bu paha biçilmez saatin yanında, görkemli bir porselen vazo ile bir mozaik masa hediye ederken; Albert’in çok değil 15 sene sonra, henüz 41 yaşındayken tifodan öleceğini, Kraliçe Victorya’nın da bu kayıp üzerine kara matem libasına bürünüp yaşadığı uzun yıllar boyunca hep onun yasını tutacağını bilmiyordu.
Çar Nikola götürdüğü hediyelerin yanında belli ki en çok bu saate önem vermiş. Bu yüzden onu yapan ustaya talimat vermiş, o da ustalığını konuşturmuş; saatin kapağına Çar’ın resmini, arkasına da Romanof Hanedanı’nın sembolü olan çift başlı kartalı işlemiş. (O sırada; yetmiş beş sene sonra iktidarı kendilerinden zorla alacak olan Bolşeviklerin Romanof Hanedanı’nın köküne kibrit suyu dökeceğini ne bilsindi!)
Kraliçe ve Prens saati gördükçe; Osmanlı’ya “hasta adam” teşhisini koymuş, “Avrupa’nın jandarması” olarak bilinen, Kırım Savaşı’nda Rus ordularının Osmanlı ve müttefikleri karşısında uğradığı yenilgiyi hazmedemeyip yaşadığı hayal kırıklığı üzerine 1855 yılında zatürreden ölen Çar Birinci Nikola’yı hatırlayacaklar muhakkak.
Prens de, Kraliçe de, Çar da öldü. Ama o saat? O saat tam 182 senedir elden ele geçerek nihayet Mehmet Çebi’nin koleksiyonuna girdi. Ondan kime geçecek Allah bilir artık.
*
Eşyanın kaderdir bu. Bir aksesuar, bir eşya olan saat; güzelliği, ustanın mahareti, değeri ve zarafetiyle hem zamanı gösterip hem de gösterdiği o zamana efendilik yaparken onun için ölüm hiçbir şey ifade etmez. Eşya, sahibiyle ölmez çünkü. Çoğu böylesi kıymetli eşya, sahibi öldükten sonra geride kalanlara bazen bir miras, bazen bir yara, bazen de cevaplanmamış bir soru olarak kalır. İnsan eşyayı biriktirir. Bunu yaparken ölümü geciktirdiğini sanır. Veya varlığını kalıcı hale getirmeye çalıştığını... Oysa ölüm, eşyayı kısa sürede anlamsız bir yığına dönüştürür. O yığının içinde bazen bir ışık parlar, bir kor üflenmiş gibi olur.
İşte Mehmet Çebi, o ışıltıları, o üflenmiş korları toplamış bin bir zahmetle.
*
Gezerken geçti aklımdan: Sahi, bütün bu kıymetli saatlerin sahipleri ölümü bir an olsun akıllarına getirmişler miydi dersiniz? Aralarında mutlaka mukadder olanı aklından çıkarmamış olanlar vardır muhakkak ama büyük çoğunluk o kıymetli, ihtişamlı saatleri yelek ceplerine koyarlarken eminim ölümden çok devamlılığı getirmişlerdir akıllarına. Bu saatlerin sahiplerinin hiç birisi o saatlerle gömülmedikleri için onlar bugün bu salondalar. Bir babanın saati oğluna geçtiğinde, zamanın durduğu hissiyle karışık bir devamlılık duygusu yaşar oğul. Ama aynı saatin tik-takları, babanın artık kalp atışının durduğunu da hatırlatır oğluna. Ölüm korkusu, büyük ölçüde bu devamlılığın kesileceği kaygısından doğar. Bilirsiniz Antik Mısır’da firavunlar piramitlere altınlar, mobilyalar, hatta hizmetkarlarını bile koyarlarmış. Çünkü ölümden sonra bile “şahsi eşya” ile var olmaya devam etmekti tek emelleri firavunların.
Modern insan ise daha incelikli bir yanılsama için girdi asri zamanlarda. Bu saatleri bize bırakanlar gibi biz çocuklarımıza o saatlere benzer aksesuarlar bırakmayacağız. Onların yerine sigorta poliçelerini, ev ve arsa tapularını, banka hesap numaralarını ve dijital arşivleri bırakıyoruz gururla. Artık onlar “bizim” değil, geride kalanlarındır. Geride kalanlar da daha geride kalacaklara bırakacak onları. Ama modern zamanlarda “dijital arşivler” hiçbir sergi salonuna sığmayacak ne yazık ki.
*
Sergiyi gezerek karşıma çıkan her yeni saat, tekrar tekrar götürdü beni Hayri İrdal’a.
Mehmet Çebi’yi bütün bu görkemli, ışıltılı, kıymetli saatleri toplamaya götüren şey neydi bilmiyorum ama Hayri İrdal’ı saatlere yönlendiren Nuri Efendi’nin muvakkithanesine çırak olarak girmesidir. Nuri Efendi’ye göre ha saat ha insan… Hiçbir fark yok aralarında. Her insan gibi her saatin de kendine has bir ritmi, bir kişiliği vardır. (Çebi’nin 350 saatlik koleksiyonunda hiçbir saat bir diğerine benzemez.) Hayri İrdal, muvakkithanede saat tamirciliğini öğrenir. Burada Doğu’nun zamana bakışını da bir parçası haline getirir. Doğuda zaman mekanik değil, döngüseldir, hatıralarla çevrilidir, bir ruhu vardır zamanın. Bu yüzden saatler ona “zamanı değil, hatırayı gösterir.” Saatler, İrdal’ın dolayısıyla bizlerin hüzünlü ruh hallerimizi yansıtır. Onlar çalışır durur, tıpkı hâlâ şu anda bile çalışır vaziyette olan Mehmet Çebi’nin saatleri gibi… Ama bizler için o çalışır vaziyetteki saatlerin içindeki zaman “hep” eskidir. Saatler biz Doğuluları geçmişe götürürken, Batılıları nizam ve geleceğe götürür. Ahmet Hamdi’nin bize göstermek istediği meselesi de derdi de kederi de budur işte.
*
Tam bir saat boyunca, bütün o muhteşem saatler arasında dolaştıktan sonra aklımda kalan şöyle bir şey oldu:
Ne kadar uzun hayatlar yaşarsak yaşayalım, eninden sonunda hiçbir şey “şahsi” olarak kalmaz. Tıpkı, gördüğüm bütün bu kıymetli saatlerin sahiplerinden günün birinde ayrılıp, neredeyse 400 yıllık bir tarihi yolculuk sonucu bize kadar gelmiş olmaları gibi. Her şey sahibinden kopar ve evrene dalarak bir sessizliğe bürünür. Mehmet Çebi gibi birisi de varır, onun üzerini örtmüş olan o sessizlik perdesini bir gün kaldırır.
Nihayetinde ölüm bize şunu öğretir: İnsan sahip olduğu eşyalardan değil, yaşadığı anlardan ve amelden ibarettir. Geride kalan, mesela bu saatlere benzer bir saat (siz buna bir gözlük, bir tespih, bir çakmak, bir tütün tabakası, bir yüzük vb. de ekleyin) sadece bir hatıra değil, hayatın geçiciliğinin kanıtı olarak, yaşadığımız sürece gözümüzün önünde vicdan azabı gibi durur. Sahipleri çoktan durmuş, onlar ise hep çalışır vaziyette zamana meydan okurlar.
*
Tophane-i Amire’den çıktık. Hâlâ yağmur yağıyordu şehre. Girerken de çıkarken de aklımda Hayri İrdal vardı.
Hayri İrdal, Nuri Usta’nın muvakkithanesinden ayrılır; Halit Ayarcı’nın kurduğu “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde saat ustası, “ayarcı” olarak çalışmaya başlar ama aslında hiçbir şey ayarlamaz. Zira biliyor; saatler doğru çalışır ama ruh ve zihiniyet asla ayarlanamaz, hep kendileri gibi kalır.