Bazen; “bir gün bir kitap okursun, bütün hayatın değişir.”
Bazen bir yerden bir yere gidersin bambaşka bir insan olursun.
Birine rastlarsın bazen, o insan seni alır yoğurur; bir süre sonra senin de tahmin etmediğin başka bir insan haline gelirsin.
*
Eskiden, dedemin zamanında yani, çoğu insan, “başka bir insan olmak” için hacca giderdi. Çok uzak bir yerdi Hicaz. Otobüsler kalkmıyordu oraya, uçağın adını duyan yoktu henüz. Eğer Hicaz’a gidip hacı olacaksa biri, ona giden yolun meşakkatine katlanmak zorundaydı. O yolculuk ne kadar zahmetli olursa sevabı o kadar artacak, tövbe etmek için katlandığı zahmet ölünceye kadar onu terk etmeyecek, başka bir insan olmak için katlandığı cefa aklına geldikçe, tekrar bariz bir günah işleyip bütün o zahmeti berhava etmemeye özen gösterirdi.
Hacıları biz, kafalarına sardıkları yeşil sarıklardan tanırdık. O sarık sarmışsa eğer tonton bir ihtiyarın başını, bilinirdi ki o artık “başka bir insan”dır. Ona göre muamele yapılır, ona göre ilişki kurulurdu. Seçimi kendileri yapmışlardı; doğduğum köyden yola çıkmış, üç ay süren bir yürüyüşle Mekke’ye varmışlardı. Ekmek kıt, çöl sıcak, su her yerde yok…Her şeyin çok uzağında, menzilin yakındaydılar. Yumurta kumlara gömülerek pişirilir, bazen tek bir yumurtayla yetinerek yol alırlardı. Varıp Hacerülesved'i tavaf ettiysen, yüz sürdüysen eğer o mukaddes taşa, o andan sonra dünyevi her nimetten uzaklaşmışsın demekti. Bundan sonraki hayatın kıt kanaat geçecek, o zahmetli yolculuğun sonucunda ulaştığın yeni merhaleye hep hürmet göstereceksin.
İsminin önüne “hacı” diye bir sıfat eklenmiş; artık o eski insan değildin.
*
Bazen inen ani bir darbe bizi başka bir insan yapar. Bir saksı düşer kafana mesela, bir ağaç devrilir ormanda, altında kalır insan; kafa üstü düşer beynin sarsılır, artık o eski insan değilsin.
Bazen bir korsan eylemde bir polis copu iner kafana, bayılırsın. Uyandığında eyleme giden insan alıp başını uzaklara gitmiştir.
Böyle bir arkadaşım var benim. Ta mektep yıllarından tanırım. İnce, sıska, gözlüklü, derin bakan bir çocuktu. En munis olanımızdı. Öfkesi saklıydı, sevgisi aleni… Tartışmalara pek katılmaz, laf kalabalığı yapmaz, sigara dumanıyla hıncahınç dolu o izbe talebe evlerinde, kalın camlı gözlüklerinin ardında bize hep böyle melül melül bakardı. Mektep bitti, herkes yoluna gitti. Aradan otuz sene falan geçti, o çocuk bir romanla çıktı karşıma bir gün, sonra bir roman daha… Okudukça, “bu o izbe, sigara dumanıyla dolu evlerde bıraktığım kişi mi?” diye sordum kendime. Sonra buldum onu. Oydu. Ama bulduğum adam, bıraktığım o adam değildi. O pek konuşmayan, sadece derin bakan çocuk gitmiş, bir alim gelip kurulmuştu karşıma. Derin bir dini bilgile donanmış, Batıda serpilmiş fikir akımlarının künhüne varmış, rijit, esnemez fikirlerden soyunmuş, dünyaya geniş bir pencereden bakan, baktığımız yerde hiçbir zaman görmediğimiz şeyleri gören bir yazar, bir filozof olmuştu. Yazdıkları beni kıskandıracak kadar mükemmeldi. Nasıl olmuş da o pek iddiası olmayan çocuktan böylesine derin bir alim, böylesine büyük bir yazar çıkmıştı?
Sordum, o da anlattı:
Mektepten sonra maceracı bir sol örgüte girmişti. Nerede bir korsan eylem, nerede bir yasadışı faaliyet varsa, içindeydi. Mesleğini bırakmış, adeta profesyonel eylemci olmuştu. Yine bir gün böyle bir korsan eylem sırasında kafasına bir polis copu inmiş, anında bayılmıştı. Gözlerini açtığında kendini bir Avrupa ülkesinde, modern bir tıp kliniğinde bulmuştu. Aradan ne kadar zaman geçmiş, bilmiyordu. Bildiği tek şey, o klinikte bambaşka bir insan olarak gözlerini açmasıydı. Komadan çıktığında, o eylemci gitmiş yerine o zamana kadar bilmediği birçok şeyi bilen bir adam gelmişti. Gözlerini açtığı anda hatırladığı, bildiği şeyler daha önce bilmediği şeylerdi. Sonra bir rehabilitasyon sürecine girmiş. O klinikte, kendisi gibi beyin sarsıntısı geçirmiş, farklı milletlerden hastalarla grup terapisine katılmış, o terapi sırasında herkes bir hikâye anlatırken, onun aklına çocukken ninesinin anlattığı Kürt masalları, hikayeleri üşüşmeye başlamış. Önceleri o hikayeleri oradakilere anlatmış. Sonra da almış kalemi eline yazmaya başlamış.
Şimdi, benim hayranlıkla okuduğum bütün o romanlar, o hikayeler meğer o polis copunun eseriymiş.
Kafasına inen bir darbe, beyninde nasıl bir sarsıntıya yol açıp nelerin yer değiştirmesini sağladıysa artık; o darbe onu değiştirmiş, “profesyonel eylemciliğin” kalın duvarları arasından alıp edebiyatın geniş, verimli arazisine bırakmıştı.
*
Bazen istemeden çıktığın bir yolculuk seni başka bir insan yapar. O yolculuğa hiç hazırlanmamış, aklının ucundan bile geçmemiştir. İstemeden baba katili olmuşsun Cevat Şakir gibi mesela, yedi yıl hapis yatmışsın, sonra çıkmış İstanbul’da babayı öldürmenin ağır yüküyle, herkesten, her şeyden, bütün akrabalardan uzak Üsküdar’da, yoksul bir evde bir hayat kurmaya çalışıyorsun. Sene 1925’tir. Elin kalem tutuyor, fırça sarıyor parmakların, gözün kimsenin görmediğini görüyor, dilin kimselerin bilmediği bir düzineye yakın dilin kelimelerine dönüyor. On parmağında on marifet anlayacağınız… Bir arkadaşın sana bir kapı açmış. Zekeriya Sertel’in çıkardığı dergide hikayeler yazıyor, vinyetler çiziyor, tercümeler yapıyorsun. Sonra cihan harbinde evlerinin yakınlarında geçen bir trenden atlayıp yavuklusunu, eşini, anasını bir gün görüp ertesi gün birliklerine tekrar katılan iki askerin hikayesini yazıyorsun. O askerler ki, yaptıkları davranış affedilir şey değil. Hemen kurşuna diziliyorlar. İşte bu hikâye seni ve arkadaşın Zekeriya Bey’i İstiklal Mahkemeleri’nin önüne çıkarıyor.
Önce idam etmeyi düşünüyorlar sizi. Sonra hatırlı şahsiyetler giriyor araya, üçer yıldan fazla kalebentlik cezasına çarptırılıyorsunuz. Arkadaşını Sinop’a, seni Bodrum’a gönderiyorlar. Senden önce hiçbir kâşif gitmemiş Bodrum’a. İlk kâşif sensin. Ankara’dan Bodrum’a çıktığın yolculuk tam üç ay sürüyor ve sonunda varıyorsun bu saklı cennete. Doğrudan kaleye kapatmaları lazım gelirken seni iyi bir kaymakam çıkıyor karşına. “Buralara kimse gelmez, devlet olarak sadece ben varım burada, vali beyle de konuştum, kalede kalma, sana bir ev verelim, biraz eski ama onarır içinde kalırsın” diyor ve o andan itibaren artık sen, sen değilsin.
*
O zamana kadar hikayemizin kahramanının adı Cevat Şakir’dir. O andan itibaren, Cevat Şakir, Halikarnas Balıkçısı olur. Hem de hiç beklemediği bir anda, birdenbire, aniden… Bu ani dönüşümün hikayesini “Mavi Sürgün” kitabında anlatır.
Yanında iki jandarmayla girer kasabaya. Kaymakam ona deniz kenarında bir ev bulur. O anı şöyle anlatır:
“Hemen Jandarma Dairesine bir adam koşturdum. Nebizade Hamdi Bey’in Ankara’da verdiği şilteyle, Üsküdar’dan beri taşıdığım çantayı getirecekti. Ben avluya girdim. Sokak kapısını kapattım. Avludan denize açılan kapıyı açtım.”
Bir hatıra kitabı olan “Mavi Sürgün”de, bu satırlardan sonra uzun bir soluk alır muharrir belli; sonra yeni bir başlıkla, yeni bir konuya geçiş yapar. Yeni başlığın adı “Halikarnas Balıkçısı”dır. Cevat Şakir, o andan itibaren başka bir insan olma hikayesini anlatır bize. Cevat Şakir olmaktan çıkıp “Halikarnas Balıkçısı”na “dönüşümün” hikayesini...
Tıpkı Kafka’nın kahramanı Gregor Samsa’nın bir sabah uyanıp kendini dev bir hamam böceğine dönüştüğünü görmesi gibi Cevat Şakir de o andan itibaren başka bir insana, “Halikarnas Balıkçısı”na dönüştüğünü hisseder. O başka bir insan olma durumuna dönüşümünü, o yeniden doğumunu şöyle anlatır:
“Hey! Açılan kapı birdenbire gözlerime ve gönlüme açık denizleri, kıyı ve adaları verdi. Batı göğünde, günün ufka veda edişi turuncu ve kıpkızıl çizgiler çekmişti. Onların üstünde Bodrum Kalesi kapkara bir silüet kesinliğinde yükseliyordu. Kıyıda beyaz evler pembeleşmiş, denizin mavisi koyu menekşe olmuştu. Dalgalar eve doğru gelirken, tepeleriyle güneşin son ışığını kapıyorlar, uçlarından kırmızı kırmızı kıvılcımlar savurarak, kapının iki adım ötesini pembe köpükleriyle yalıyorlardı. Köpükle kapı arasında, kum ve gümüş teller gibi parıldayan kuru yosunlar vardı.
Çocukluktan beri ilk defa çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak kapıya diz üstü düştüm. Şiddetle hayret ettim. İçimde hayranlık! Gönül açıklığı! Şükran! Kıyamet kopuyor. Parmaklarımı yosunlara, kumlara daldırdım. Güzel dünyanın kumlarını, deniz çakıllarını, yosunlarını, sanki inci, pırlanta imişler gibi yüzüme gözüme sürdüm, üstüme başıma avuç avuç akıttım. O deniz, o adalar güzellikte en aşırı hayalin cennet diye gözüne getirebileceğinden bir kat daha güzeldi. Hele o berrak gök, uzaklarda ne munisti! Denizi, asma yapraklarının fısıltısını duyuyordum. Burada ölmeyecek kadar kuru ekmek ve suyla yaşamanın saadetini özlüyordum.
Dizüstü düşmek, bir çeşit fırlamak, havalanmaktır. Babıâli yokuşunun boyunduruğuna vurulmuş olan Cevat, boş bir kalıp olarak yerde yığıla dururken, onun ortasında -içinde sanki bir milyar kuş, sevinçle cıvıldaşarak -Halikarnas Balıkçısı irkilip, dikilmeye koyuluyordu. Yerde bir kalıp kalıyordu. Onun içinden başka bir insan kalkıyordu. Yıllarca İsviçre’de yapılan ‘Longine’ ya da ‘Omega’marka sağlam saatlere ve gün doğumu ve batımıyla ölçülen zamana göre Üsküdar'dan altı ay önce ayrılmıştım. Oysaki yalan! Yerden kalkan, ‘Balıkçı’, Üsküdar'dan binlerce yıl önce ayrılmıştı!.. Üsküdar çarşısından omuzları çökük olarak geçen adamdan, ta o kadar uzaktı ki. Oydu, ama tepeden tırnağa yepyeni.”(Halikarnas Balıkçısı, Mavi Sürgün, Bilgi Yayınevi, s. 181-183)
*
Cevat Şakir’ken bir eşikten geçip Halikarnas Balıkçısı veya kendi deyimiyle “yepyeni” bir insan olan herkes, hayatının ondan sonrasını “Balıkçı” gibi geçiremez ne yazık ki.
Halikarnas Balıkçısı, onu anlatan oğlunun demesiyle “sırtında ora köylülerinin urbalarına benzer urba, ayağında ora insanının sürükledikleri pabuçlara benzer bir ayakkabı, sırtının kamburu çıkmış, sanki hep tıraşsız yüzünde eksilmeyen bir gülümseme ve gözlerinde hiç kaybolmayan bir ışıkla” çıktığı Bodrum sokaklarında, Ege'nin mavi sularında, rüzgârın fısıldadığı eski masalların arasında, kaderini o kasabanın kaderiyle öylesine iç içe geçirdi ki, ikisi birbirinin efsanesi oldu çıktı. Buraya sürgün, ceza değil, bir kurtuluş oldu onun için.
Ona göre bu “kurtuluş” şöyle bir şeydi:
“Sürgün, özgürlüğün kapısıydı; Bodrum, denizin sonsuzluğunda kaybolmanın yolu.”
Henüz betonun ufku daraltmadığı, geceleri yıldızların limana demir attığı bir kasabaydı orası. Bir keşif alanı oldu orası onun için. İnsanın doğayla yeniden konuşmayı öğrendiği, denizin dilinin çözüldüğü bir okul…
*
İnsanın önüne bir gün, hiç beklemediği bir anda aniden görünmez bir eşik belirir. Eşik dediğim, kapısı olmayan bir kapıdır aslında; içinden geçince eski adın geride kalır, sesinin tınısı bile değişir. İnsanın kendine yabancılaşması gürültülü bir kopuşla değil, çoğu zaman sessiz bir çözülmeyle başlar. Bir düşünce, diğerinin içinden usulca sızar; eski inançların dikişleri fark edilmeden sökülür.
Yerine henüz adı konmamış bir ben gelir ne tamamen yeni ne de eskisinin devamı. İkisinin arasında, gelgitteki su gibi.
Dönüşüm, çoğu kişinin sandığı gibi bir karar anı değildir. Daha çok, uzun süren bir iç iklim değişikliğidir. İçinde yaşadığın mevsimler yavaşça yer değiştirir; bir sabah uyanırsın ve artık kışın diliyle düşünmediğini fark edersin. İçinde bir yer ısınmıştır ama bunu hangi gün, hangi saatte olduğunu hatırlamazsın.
İnsan kendine yeni bir ad verdiğinde aslında geçmişini silmez, onu başka bir hikâyenin giriş cümlesine dönüştürür. Eski ben, yeni benin dipnotu olur. Ve dipnotlar bazen metnin kendisinden daha çok şey anlatır.
Dönüşüm, insanın kendini terk etmesi değil, kendine doğru daha hakiki bir yolculuğa çıkmasıdır. Ve o yolculukta en şaşırtıcı olan, vardığın kişinin aslında hep içinde yaşamış olmasıdır.