Cemil Meriç, solcuyken sağcı olmadı. O ne sağcılığa ne de solculuğa fazla kıymet vermedi, ikisini de matah bir şey olarak görmedi.
Peki neydi?
Sorunun kısa bir cevabı var:
Kendisiydi!
Bu durum onu sağcı aydınlardan da solcu aydınlardan da ayıran en önemli vasfıydı.
“Kendisi” olmayı seçmedi, öyle olduğu için öyleydi. Ona sorsan, onu tanımlayan kelime “münzevi”likti. Kendine “münzevi” diyerek zor olan işini birazcık olsun kolaylaştırmıştı.
*
Hindistan’ı merak etti. Tam dört yıl bu ummana daldı çıktı; çok çalıştı, oraya gitmeden Ganj kıyılarında “dolaştı” durdu. “Bu adam buralarda ne yapıyor” sorusunu sordular, zira Hindistan, o el atıncaya kadar hiçbir Türk entelektüelinin ilgisini çekmemişti. Oralarda birbirinden farklı yüzlerce kültür, dil, din vardı. Din deyince bizim sol entelijensiya kırmızı görmüş boğa gibi kaçar. Oralarda, Ganj kıyılarında dolaşan herif mutlaka “gerici” bir şeyler karıştırmaktaydı! Oysa onun amacı herkesin dünya diye Avrupa’yı gördüğü bir dönemde “Asya’nın büyüklüğünü haykırmak, bir vehmi devirmek, bir iftirayı yok etmekti”. Bunu anlamadıkları için “sağcı” dediler ona.
Sonra biraz ara verdi Hind’e, “20. yüzyılı başlatan adamla, ütopik sosyalist Saint-Simon"la “uğraşmaya” başladı. “Putları yıkmak” istiyordu, bu kez de “solcu” yaftasını yedi.
Sağcılığın da solculuğun da “aynı anlayışsızlığın, aynı kinlerin, aynı cehaletin ifadesi olduğunu” bu alanda yazdığı iki kitaba gelen tepkilerden sonra daha iyi anladı.
*
Türkiye’de solla sağı “dil” birbirinden ayırır. Solcular için bir şey “olanak” dahilindeyse, sağcılar için o şey “imkân”sızdır. Solcular “usta” der, sağcılar “üstat”… Solcular önemli bir kısmı ölülerin arkasından “ışıklar içinde uyusun” der, sağcılar “nur içinde yatsın”… Solcular “arkadaş”ı sever, sağcılar “kardeşi”… Solcular “anlam” arar, sağcılar “mana”… Bir metinde kürek kürek devrik cümle varsa, bilin ki onu bir solcu yazmıştır.
*
Cemil Meriç “Saint-Simon” kitabını Çan Yayınları’nda bassın diye Vedat Günyol’a götürdüğünde Günyol, Cemil Meriç’in “Türkçesine, daha doğrusu Osmanlıcasına” takıldı. Vedat Günyol’u tanıdım, fanatik bir Öz Türkçeciydi. İkisi kafa kafaya verdi, ortak bir kıvam getirdiler metne.
Oysa Vedat Günyol’un; dilini “yayınevinin dil politikasına” uygun hale getirmek için kıydığı her kelime Meriç’in canından bir parça alıp götürdü. Ama yapacağı fazla bir şey yoktu. Metinde “İrfan asaletini kaybetmiş, hoca öğretmen” olmuş, “talebe öğrenci”… “Öğretmen ne demek” Allah aşkına? “Ne soğuk ne haysiyetsiz ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir, isteyen, arayan, susayan.”
*
Cemil Meriç “bu memleketin ninnileri, ezanları, türküleriyle” büyümüştü. İmanıyla, diliyle, zevkleriyle İslam ve Türk’tü ama “kafaca Avrupalı”ydı. “Osmanlı’dan korkmadığı için inkılap aydınlarına” hiç benzemiyordu. Fikirleri heteredokstu. Ne sosyalist ne de İslamcıydı. Peki neydi? Yazının girişinde de söylediğimiz gibi “kendisiydi”.
*
Türkiye’de “kendisi” kalmış entelektüel sayısı azdır. Soldan sayarsan Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, İdris Küçükömer ve Oğuz Atay’a gelip durusun; sağdan sayarsan da durum değişmez. Bu dört büyük adam da “tekerleğin izinden” sapmıştı.
Bu adamlar, ideolojilerin bize hakikatin tümünü vermediğini erken anladılar. Bu yüzden bir tarafa geçip ötekilere hakaret etmeden “pür halimizin” romanlarını yazdılar. Bu “halimizden” kurtulmak için “dışarıdan gelmiş” birtakım ideolojilerden medet ummadılar ama. Halimizin hal çaresini içerde aradılar.
Tanpınar, Tahir ve Atay’ın romanda yapmaya çalıştıkları şeyi Cemil Meriç kısa nesirle yapmaya çalıştı. (“Evladım, artık şiirle kavga yapılmaz. Kavganın vasıtası nesirdir.”) Çadırını zihinlerdeki barikatların önüne kurdu. Yazdığı her şeyle her an o barikata saldırdı. Zaman zaman büyük gedikler açtı ondan. Zihinleri ipotek altına almış senetleri yırtmaya gelmişti entelektüel evrenimize. Elindeki baltayla önüne çıkan her puta bir darbe indirdi.
*
Dil bölücüdür.
“Bir avuç kelime kıtaları birbirinden ayırır,” dedi.
*
Cemil Meriç, aslında “sağcı bir dille” solculuk yaptı. Solcular, onun yaptıklarını solculuk olarak anlamak istemedi veya anlamadı, çünkü solculuğu “içerden” birisi anlatamazdı. Bu işi çoktan Marks, Engels, Lenin ve Stalin gibi “ustalar” yapmıştı. (Bazıları bunlara Mao’yu da ekliyordu.) Sözünü ettiğim “dört usta” dedikleri ağaların kenefi özeldi, oraya maraba girip defi hacet edemezdi. Bize düşen “ustaların” sözünü iman etmek, onların sözüne söz eklemek değildi!
Bu yüzden Türk solu, Türkiye’de Marksizm’e en küçük bir katkı yapmadı.Türkiye'deki özgün Marksist birikimden Murat Belge'nin “Türkiye, Sosyalizm, Gelecek” kitabını çıkarın, gerisi berbat çeviri ve çerçöptür.
*
Türkiye’de sol bol keseden “adam” harcarken, sağ bağrını açmış, solun “safların dışına atacağı” adamları bekliyordu. Solda, Murathan Mungan’ın bir şiirinde tarif ettiği “Aragon kadar aşık, Nazım kadar coşkulu, Lorca kadar yaralı,” bir yığın adam, kadın vardı.
Sağda ise bu tür adamlar azdı, kadınlar ise hemen hemen hiç yoktu. (Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Mehmet Akif İnan, Alaeddin Özdenören ve Ali Kutlay zaten “evin çocukları”ydı. Ne bir yerden gelmiş ne de bir yere gitmeye niyetleri vardı.)
Meriç’e göre Necip Fazıl “samimiyetsiz”, Akif fazla “hareketsiz”, Sezai Bey Allah’a fazla “teslim” olmuştu.
Bu yüzden Cemil Meriç’in Ötüken’den çıkan “Bu Ülke” kitabı bir “vahiy kitabı” gibi sağ cenaha indi.
Oysa Cemil Meriç “Ötüken’den çıkan “kitap durumundan” sağa gittiğinde; İsmet Özel’in gidişi gibi “hakikati bulmuş da” gitmiş değildi. Solcular onu alıp o cenaha fırlattıklarında o hâlâ “arayış” halindeydi. Sol onu hemen unuttu, sağ başının üstüne koydu. (Yıllar sonra tıpkı Oğuz Atay gibi, kitaplarını İletişim Yayınları bastı da sol onu keşfetti. O keşif taburunda ben de vardım.)
*
Onun içindeyse fırtınalar kopuyordu. Bir ummanda bir tahta parçasına tutunmuş tek başına, yapayalnızdı.
Onu kendi kuşağını etkileyen bir “toplumcu” yani “sosyalist” olarak nitelendiren Attila İlhan’a yazdığı bir mektupta, “Toplumcu muyum?” sorusunu sorduktan sonra, “Elbette” diye cevap verip şöyle devam etti:
“Fakat itiraf ederim ki bu kelime benim için eski şiiriyetini kaybetti. Daha doğrusu hudutları meçhul, muhtevası kaypak bir mefhum olarak görüyorum toplumculuğu. Belki gençliğimin dünyası ile temasımı kaybettiğim için. Karanlıktayım ve tedirginim.”
Kitaplarının “Ötüken” gibi sağcı bir yayınevinde, yazılarının da sağcı bilinen dergilerde yayınlanmasıyla ilgili olarak da aynı mektupta şunları yazdı:
“Sağcı dergi ve yayınevleriyle çalışmama gelince: bu yolu ben seçmedim. Solun kadirnaşinas davranışı beni ister istemez “gerici”lerin kucağına değil, yanına itti. Bu yakınlığın fikrî iffetim için bir tehlike teşkil etmediğini kitaplarımı okuyunca görürsün. Yalnızım ve yazdıklarım hiçbir yankı uyandırmıyor dostlar arasında. Aldanıp aldanmadığımı nasıl anlayabilirim?”
*
“Yankıyı” daha çok soldan bekliyordu. Ama onlar, tıpkı Ahmet Hamdi’ye yaptıkları gibi bir “sükût suikastıyla” fikrini değil bedenini sağ mahalleye çoktan sermişlerdi.
28 Temmuz 1974 günkü “jurnal”inde “Sağ, sol, münzevi aydın”dan bahsetti. “Saint Simon” adlı kitabı hiçbir “yankı” uyandırmamıştı. Sağ benimsememişti, sonuçta hayalci bir sosyalisti anlatıyordu. Karşılarında bir “yabancı” vardı ve “yabandan” gelmiş o adamı bir yere oturtamıyorlardı.
Ona göre “sağ denilen bu bedbaht topluluk solun kusuntuları”yla yaşıyordu. “Misafirler gittikten sonra sofra döküntülerini yalamağa gelen bedbaht bir sokak kedisi…” gibidir sağ. Sağın kendine mahsus, daha doğrusu hiçbir fikri yoktur. Sağcı aydınlar Batı dillerini bilmedikleri gibi Osmanlıcayı da bilmiyorlar. Ebedi bir vesayet altındadırlar. Huysuzdurlar, huysuzlukları “intibaksızlıklarından” geliyor. İntibaksızlıkları da tembelliklerinden. “Sağın cilasını kazıyın, altından kıskançlık çıkar” diyor.
Sağ böyle de sol matah mı? Sağ şahsa, sol şahbazdır. Her şeyden önce ona göre sol “papağandır”. Tekrar edip durur, topaldır, koltuk değnekleriyle yürür. Kendi aklıyla yürümez, hareket için mutlaka bir Batılının aklına muhtaçtır. Onlarla dost olmak için dillerini iyi bilmen lazım. Daha doğrusu mürşidinin dilini. Sembol hayranıdır, durmadan slogan atar, hep bir reçeteye muhtaçtır. Aktivistlikten başını kaşıyacak vakti yoktur.
Sağ, Batı fikriyatına “yasak meyve” muamelesi yapıyor, Batılılaşırken bir “günaha işlediğine” emin. Sol geçmişi “gericilik” sanıyor. Sağ solu, sol sağı düşman biliyor.
Bu iki ezeli düşman arasında kalmış bir “münzevi” aydın var. Eski Yeşilçam filmlerinde son anda oraya çıkan Aliye Rona gibi “Durun siz kardeşsiniz” demek işe yaramıyor. O halde bu aydın ikisinin arasında “hareketini” nasıl ayarlayacak? Bütün mesele bu.
Ona göre bu sağa “muhabbet” değil ancak “merhamet” duyulur. Zira kendini “korkak, pısırık, kıskanç sembollere ve sloganlara” kelepçelemiş. Kendine güvenmiyor. “Sağcı aydın, soldan yüz bulmadığı için sağcıdır.” (Can Yücel, “solda Nazım Hikmet gibi büyük bir şair olmasaydı, Necip Fazıl kesin solcu olurdu” diyor. Solda, o ayarda şair kontenjanı dolduğu için sağa gitmiştir.)
Sağda “rahat” hissetmiyor kendini Cemil Meriç. Çünkü ona göre sağ diye bir şey yoktur. “Kim sağ?” diye soruyor. Mehmet Kaplan mı? O zaafları olan bir adam. “Muhammet’ten çok Marks’a yakın” buluyor onu. Ya Erol Güngör? O “aradığını bulamadan bulduğunu sanan bir çocuk”tur. “Zekasını bozuk para gibi harcıyor”. Geriye bir Ahmet Kabaklı kalıyor. Onun sağcılığı da “komünizm düşmanlığından” ibarettir. “Ötekiler büsbütün süprüntü,” diyor. Ötekiler dediği kimler?
Sezai Karakoç mu? Ona göre Sezai Bey’in “yazıları günlük kokuyor.” (“İslam’da diriliş yoktur, intibah vardır” sözü onundur.) Ergun Göze mi? O “ham bir zekâ. Yeteri kadar Batılı olamamaktan mustarip.”
Bu adamların içinde ne yapacağını bilmiyor. Gazeteye istediğini yazamıyor. Zaten yazdıkları da kayboluyor. Batıyla savaştığını söylüyor, oysa onları nazarında onu kıymetli yapan tek değeri Batılı olmasıdır!
Attila İlhan ona yazdığı bir mektupta “solda kalmalıydın” demişti de Attila İlhan’a kendi sorusunu sormuştu; Hangi solda?
Sorusunu kendisi cevaplıyor:
“İlerici düşünceye yön veren son derece mürteci üç yayın organı var solda: Cumhuriyet, Varlık, Türk Dili…” Cumhuriyet’in amacı “tefekkürü felce uğratmak.” Kurulu düzenin koruyucusudur o, ilericiliği sahte… Varlık ise onun aylık nüshası… “Aynı fikir sefaleti, aynı namussuzluk, aynı sahtekarlık.” Ona göre Nadir Nadi ile Yaşar Nabi “samimiyetten mahrum” ikiz kardeş, iki haremağasıdır. Memlekette düşünen insanın türeyememesinin müsebbibi “bu iki düzenbazdır.” İki yayın organı da kuruluşundan beri birer “lağım”dır. Alçalmaya mizacı müsait olmadığı için buralara giremez, girse bile onu almazlar, güvenmezler ona. Türk Dili dergisi de farklı değil. Ve Türkiye’deki solu, yani “kurulu düzenin himayesi altındaki solu” bu üç neşriyat temsil ediyor.
Başka nerede yazabilir? Hiçbir solcu yayın organında yazamaz. Çünkü “kullandığı dil” buna engeldir. Dilinden vazgeçemez, zira dilinden vazgeçmek “bütünden vaz geçmek”tir. Hem “kamus namus” değil miydi?
“Jurnal” şöyle bitiyor:
“Sağ okumuyor. Boşuna bağırıyorum. Sol diyalogtan kaçıyor. Küskün. Ötüken’in bastığı kitap okunmazmış! Peki siz basın! Cevap yok. Bu çemberi kırmak mümkün değil. Sol, sağın gösterdiği dostluğu göstermiyor. İhanet etmişiz. Neye ve kime?”
*
Cemil Meriç Türk düşünce tarihinde yer edinmiş hiçbir akıma, hiçbir ideolojiye angaje olamadan “münzevi” bir entelektüel olarak yaşadı.
Bu saptama ve öğüt onundur:
“Bu memlekette sağcı solcu, ilerici gerici yoktur, bu memlekette namuslu ve namussuzlar vardır. Siz namuslulardan olun…”
*
Not: Gazeteci Soner Yalçın, "Solcular-Sessizliğe Söz Düşenler" kitabında Cemil Meriç’in “sosyalist” olduğunu yazdı. Teori dergisi ise Şubat sayısını “Cemil Meriç Dosyası”na ayırdı ve Yalçın’ın fikrine itiraz etti. En son Habertürk’te Kadir Kaymakçı'nın sunduğu "Bence" programında, Ayşe Böhürler ile Prof. Dr. Nuran Yıldız da Cemil Meriç’i konuşmaya başlayınca, bundan dört sene önce yazdığım bu yazıyı, ufak tefek değişikliklerle, yazıyı daha önce okumuş olanların affına sığınarak, tekrar dolaşıma sokmaya karar verdim. -MK.)