Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya "Beau Chérif"ten "Boş Herif"e; Şerif Paşa
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Çok uzun bir süreden beri, tarihi “sıkıcı” ders kitaplarının sayfaları arasından çıkarıp, içine bol bol saray dedikodularını, Abdülhamit’in kızlarını katarak geniş kitlelere anlatmayı çalışan, böylece tarihçilikten ekmek yiyen birtakım pop tarihçiler, çıktıkları televizyon programlarında isimlerini en çok zikrettikleri yakın dönem tarihi şahsiyetler içinde Şerif Paşa’nın isminin özel bir yeri vardır sanırım.

        Allah için; tarihe doz aşımı magazin karıştırıp anlatmaya niyet etmiş tarihçiler için fazlasıyla renkli bir şahsiyettir Şerif Paşa…

        *

        Tam on sene boyunca Osmanlı’nın Stockholm sefirliği yapmış, yirminci asrın başında, dünyanın görüp göreceği o en muazzam saadet dolu yıllar olan cihan savaşı öncesinde, daha sonra da iki savaş arasındaki yıllarda Avrupa’nın cemiyet hayatında çok önemli bir yer işgal etmiş; Abdülhamit döneminde önce vali, daha sonra Hariciye Nazırı, Berlin büyükelçiliği -Almanlarla askeri, mali ve demiryolu inşaatlarında işbirliğine o öncülük ettiğinden tekrar Hariciye Nazırlığı, daha sonra da ölümüne kadar Şurayı Devlet reisliği yapmış Jaf Aşiretinden Süleymaniyeli Kürt Sait Paşa’nın oğlu; Sadrazam Said Halim Paşa’nın kız kardeşi ve Mısır Hidivi Mehmet Ali Paşa’nın torunu Prenses Emine Hanım’la evli; hem eşinden kalan mülk, hem babadan kalan servetle çeşitli Avrupa şehirlerinde debdebeli bir hayat yaşamış, kaplıcalarıyla meşhur Vichi ve Carlsbad’ın, kumarhane cenneti Monte Carlo’nun daimi müdavimi; Fransız hayranı, hatta bu yüzden Pierre Loti’nin “Francophile” lakabını taktığı; av partileri, araba yarışları, diplomatik kokteyller, aristokrat ailelerin galaları, herkesin kapısından girmediği lüks restaurantlar, opera ve tiyatro prömiyerlerinde her daim boy göstermiş, Avrupa gazetelerinin sayfalarında kendisi ve zevcesiyle ilgili yapılan haberlerde “elegant” (zarif), “sympathiqe” (sempatik), “splendide” (muhteşem), “merveilleux”(harikulade) gibi kelimelerle göz kamaştırıcı hayatını anlatmaktan yıllarca yorulmadığı bir şahsiyet; hele o şahsiyet önce İttihatçı olup, sonra onlara lanet okuyarak uzaklaşıp Kürt meselesini dert edinmiş, 1919 Paris Barış Konferansı’na Kürtlerin siyasi haklarını milletlerarası düzeyde savunan ve Kürt meselesini ilk defa “diplomatik bir platforma”taşıyan bir Osmanlı diplomatıysa, elbette çok uzun yıllar boyunca Kürtlere “hamal”, “inşaat işçisi”, “maraba” gözüyle bakan şahsiyetlerin ilgisini çekmesi şaşırtıcı olamaz.

        Ama bunun dışında; yine kendisi gibi bir Kürt olan Diyarbekirli meşhur edip Süleyman Nazif’le olan münasebetleri, en az “pop tarihçiler” kadar benim de ilgimi çekiyor öteden beri, bu yazı biraz da bu yüzden yazıldı.

        *

        Ama önce Şerif Paşa’nın portresine birkaç fırça darbesi…

        Sultan Abdülhamit, Osmanlı tarihinde “Kürtlerin babası” (Bavê Kurdan) payesini almış tek sultandır. Sultanın geniş Kürt aileleriyle kurduğu ilişki, zaten “halifeye” olan bağlılıkları su götürmez olan Kürtler için hep memnuniyet verici olmuştur. Kürt Sait Paşa ailesi de öyle… Şu andaki Irak’ın kuzey doğusunda, İran hududuna yakın bir yerden, çoğunlukla dağlık bir bölgede mukim Jaf aşiretine mensup, Süleymaniye’den İstanbul’a gelmiş olan ailenin reisi Sait Paşa’nın bir kardeşi İzzet Paşa Evkaf Nazırlığı ve Aydın Valiliği, diğer kardeşi Süleyman Paşa da padişah yaverliği yapmış; büyük oğlu Şerif, paşa ve elçi, diğer oğlu Fuat da paşa ve Saray’da yaverlik görevini ifa etmiş. Okumuş Kürt ailelerin çocuklarını devletin payıtahtında ve imparatorluğun yönetici kademelerinde görevlendirip “kapılacakları tehlikeli cereyanlardan” koruma politikası Sultan Abdülhamit’in bilinçli bir seçimidir. Böyle yaparak Kürtlerin hem devlete bağlılıklarını gösteriyor hem de “ayrımız gayrımız yok” mesajını veriyordu. Abdülhamit’in evhamlılığını bilmeyen yok ama uzun iktidar yılları boyunca şüphe etmediği kimse olmadığı halde, Kürt Sait Paşa hayatı boyunca güvenine mazhar olmuş ender paşalardandır.

        *

        Sait Paşa’nın Mehmet Şerif adını verdiği oğlu 1865 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Şerif, bırakın babasının memleketi Süleymaniye’yi, Anadolu’nun herhangi bir şehrini görmeden büyüdü. Mekteb-i Sultani’de okudu. Fransızca öğrendi. Daha sonra da Hariciye Nazırı olan babası onu Fransa’ya, Paris yakınlarındaki bir askeri akademiye gönderdi. Daha 19 yaşındayken Paris’te yüksek sosyeteye dahil oldu. Kelimenin tam anlamıyla bir “Parizyen”oldu çıktı. 1889’da Stockholm büyükelçisi olarak atandığında İsveç basını onu giyim kuşamıyla Osmanlı olmaktan çok tipik bir Parisli olarak lanse etti. Hayatının sonuna kadar gazeteciler hep peşinde koştu. Mısırlı prensesten sonra İtalyan bir asilzade olan Eduvige Pairani ile olan evliliği, aldığı nişanlar, kızının evlendiği İtalyan kont, çıktığı makamlar, karıştığı skandallar, ölüm tehditleri, atlattığı suikast girişimleri, dostluk kurduğu mühim şahsiyetler, yemek yediği lokantalar, tatile gittiği şehirlerle hep gazetecilerin ilgi odağı oldu ve çok uzun yıllar boyunca cemiyet sayfalarının baş köşesini işgal etti. Bu sayfalarda, aldığı madalyalarla birlikte boy boy fotoğrafları çıktı, karikatürleri yayınlandı. Paris’teki diplomatik mahfillerde o kadar ünlendi ki bir süre sonra ona “yakışıklı, güzel Şerif” anlamına gelen “beau Chérif” lakabı takıldı.

        *

        Şerif Paşa, Stockholm’de sefirken, Jöntürkler’e gizlice yardım yaptığını söyledi 1911’de yayınlanan anılarında. Buna rağmen sefirliği 1908’e kadar devam etti. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra elçilikten istifa ederek İstanbul’a döndü. Birçok kaynakta, bu istifanın sebebi, İttihatçıların kendisine daha yüksek bir görev vermeleri yönündeki beklentisiydi… Ancak bunu açıkça deklare etmedi, kendisiyle ilgili bir kitap yazmış olan Rohat Alakom “Şerif Paşa ve eşi Emine Hanım'ın Mısır'da Nil nehri boylarında büyük arazileri bulunduğunu biliyoruz" saptamasını yaptıktan sonra "Şerif Paşa 1908 yılında daha Stockholm'den ayrılmadan önce gaze­tecilere istifa gerekçesinin bu araziler üzerinde modern yöntemlerle ziraat yapmak olduğunu ve bu nedenle son yıllarını Mısır'a yakın bir Avrupa ülkesinde geçirmek istediğini söylediğini” yazar.

        Yani istifa edip memlekete gelirken, İstanbul’da “Kürtçülük” yapma amacı yoktur. Hiçbir fikrini benimsemediği halde İttihatçıların “devrimine” inanıp görevinde istifa eden Paşa, batmakta olan Osmanlı’nın bütünlüğünü korumaya katkı yapmak üzere yola çıktı. Ancak, İttihatçıların “vatan ve milletin istikbali namına gayet tehlikeli bir vadiye saptığını”kısa sürede gördü, onlardan umduğunu bulamadı ve tekrar gidip Paris’e yerleşti. Burada çıkardığı “Meşrutiyet” adını verdiği bir dergiyle İttihatçılara karşı muhalefete başladı. Dergide Osmanlı vatandaşı olarak gördüğü Ermenilerin, Kürtlerin, Arapların, Arnavutların haklarını savundu. Kendisi asker olduğu halde, askerlerin politika yapmalarına karşı çıktı. Talat, Enver ile Cemal Paşaların devleti Almanların yanına çekmesine karşı çıktı, imparatorluğun Fransa ile İngiltere yanında cephe almasını istedi. Bunun üzerine İttihatçılar peşine düştü, birer sene arayla iki suikast girişiminden kıl payı sağ kurtuldu.

        *

        O sırada Sultan Abdülhamit’e karşı sert bir muhalefet yürüten çoğu Jöntürk’e göre Şerif Paşa, kendileriyle ilgili Sultan’a “jurnal” götüren bir herif-i naşerifti. İttihatçılara olan muhalefeti de üstüne binince, kendisi gibi bir Kürt olan Diyarbekirli, nükteleriyle meşhur, edip Süleyman Nazif, ona karşı “Boş Herif” adında bir risale yayınladı. Çoğu kişi meseleyi “siyasi” görse de ikisi arasında öteden beri bir husumet olduğu aşikar. Risalenin kapağında yazar adı yok ama onu Süleyman Nazif’in yazdığı herkesin malumu. Süleyman Nazif, bir kelime oyunu yapıyordu risalesinde. “Beau”nun kısaltması olan “Bo”yu Şerif’in ilk harfi olan “ş” ile birleştirerek “Boş”a dönüştürmüş, bununla birlikte Şerif kelimesinin Fransızcadaki yazımı olan “Shérif” ifadesindeki “s” harfini çıkartarak “Herif” yapmıştı. Süleyman Nazif bu “buluşu” için şunları söyler:

        “Şerif Paşa i’tikâdımızca bu cinâs-ı muhik ile her şeyden ziyâde iftihâr edebilir.”

        Risalenin kapağında “Boş Herif” başlığının altında şu ibare vardır:

        “Stockholm sefiri sabıkı curnalci Şerif Paşa’nın şahsiyle âb (baba) ve ceddinin tercüme-i halini mütezammındır.”

        O zamana kadar Şerif Paşa’ya saldıran hep onun şahsı üzerinden saldırmış, ilk defa birisi, işin içine ecdadını ve babasını karıştırıyordu.

        *

        Süleyman Nazif’i bilmeyeniniz yok sanırım. Diyarbekir’de, Şerif Paşa’dan dört sene sonra doğmuştur. Onun da babasının adı Sait’tir, onun babası da bürokraside valiliğe kadar yükselmiş ama ötesine geçmemiş. Muhtemelen, Süleymaniyeli bir aşiret çocuğu olan adaşı Sait Paşa ve oğullarının sarayda bu kadar yüksek mevkilere gelmiş olmaları pek hazmedememiş. Doğan Koloğlu’na göre, Şerif Paşa’yla ilgili risalesinde yazdığı birçok bilgiyi Süleyman Nazif’e babası vermiştir. Şerif Paşa, Paris’te jet sosyetede şaşalı bir hayat sürerken, Abdülhamit istibdadından kaçan Süleyman Nazif de ordadır. Sürgündeki Jöntürklerin “ehlileşmek” şartıyla yurda dönmelerine izin verilince, siyasi faaliyette bulunmamak şartıyla Nazif Türkiye’ye dönerek Bursa’da vilayet mektupçuluğunda görev aldı. Mezkur risaleyi bu sırada yazdı. Meşrutiyet ilan edilince de İstanbul’a gitti, bir süre sonra da İttihatçılar onu vali olarak görevlendirdi. Türkçeyi kullanmada ne kadar mahir bir edipse, bir vilayeti idare etmede o kadar başarısız bir vali olarak tarihe geçti. Ve en önemlisi Musul valisiyken, Şeyh Abdülselam Barzani ve üç önemli Kürt şahsiyeti darağacına göndererek o gün bugün süren “husumetin” ilk temelini attı. Yetinmedi; Alakom’un yazdığına göre, yine Musul’da valiyken Şerif Paşa’nın yakınlarına, orada yaşayan akrabalarına keyfi baskınlar düzenledi, bulduğu her fırsatta onlara rahatsızlık verdi. Ermeni felaketi öncesinde, Talat Paşa’nın tehcire tabi tutulacaklara en kötüsünden yer bulsun diye Abdullah Paşa’yla neredeyse bütün Mezopotamya’yı dolaştı. İstanbul işgal edilince, “Kuvayı Milliyeci” üslubuyla işgalcilere karşı onları aşağılayan bir bildiri yazınca önce Bekirağa Bölüğü’nü boyladı, ardından da Malta’ya sürüldü. Ankara hükümetinin baskısı sonucu Malta’dan kurtulunca, aslında pek de imanlı bir “kuvvacı” olmadığı, padişahtan aylık yardım talebinde bulunduğu ortaya çıktı. Daha sonra da Cumhuriyet’e karşı çıkınca bütün saygınlığını kaybetti. Nişantaşı’nda, sefil bir evde bir sabah yatağında ölü bulundu. Yapayalnızdı ve başucunda ısırılmış bir elma vardı.

        *

        Süleyman Nazif “Boş Herif” risalesinde Şerif Paşa’ya saldırmakla kalmaz, “Ahlaksızlığını tam anlamak için uğursuz kökeni ve hayatı rezilanesini açıklamak gereklidir”deyip, çok uzun yıllar Hariciye Nazırlığı yapmış Şerif Paşa’nın babasıyla ilgili şunları yazar:

        “Şerif'in babası Süleymaniyeli Sait Paşa'nın bu alçak dünyaya kimin sulbünden geldiğini, hatta anası bilmez nerede doğduğunu, belki babası da. Tescilli babası Sait Paşa, Acem hududundaki Süleymaniye kasabasında uşaklıkla yaşayan Hüseyin adlı bir herifin oğludur. Evin geçimini kolaylaştırmak için 12 yaşında terki diyar etti.”

        Devamında babasının devlet kademelerinde yükselmesini etek öpmeye ve yaltaklanmaya bağladı. Ona göre Abdülhamit “hunhardı”, hariciye Nazırlığına getirdiği Sait Paşa ondan hunhar… Risalesinde, kalemi el verdikçe Sait Paşa ve ailesini aşağılayan sıfatlar kullanır. Koloğlu’nun da belirttiği gibi Osmanlı’da soyluluk arayışı yoktur. İslam’da da Osmanlı’da da hiç kimse hükümdar hariç ailesinden dolayı küçük görülmez, aşağılanmaz, horlanmaz. Bir köle bile yeteneği varsa eğer sadrazamlığa kadar yükselebilir. Koloğlu’na göre Nazif’in yaklaşımında, vali olan kendi babasının daha yüksek makamlara gelememesinin tepkisini hissetmemek mümkün değil.

        Süleyman Nazif risalesinde, Şerif Paşa’nın ailesinden kendisine geçerek şunları yazar:

        "Bazı çehreler vardır ki ne kadar istese en çirkin hatları ve şekliyle açığa çıkar. Avrupa'da on yıl Kızıl Sultan'ı temsil etmiş olan Şerif Paşa bunlardan ve bunların en alçak ve iğrençlerindendir.” Devamında bin bir hakaretamiz sıfatla Şerif Paşa’nın tahsil hayatını anlattıktan sonra sözü Paris yıllarına getirir:

        “Şerif Paşa'ya bu sırada Boş Herif lakabı tevcih olundu. Gerçek isminden çok yaygınlaşan bu tabirin kökeni şöyledir. Kendisi her şeyden evvel güzelliğiyle iftihar eden biriydi. Edhem Paşazade Halil Bey bir gün ona şakadan 'Güzel Şerif' anlamına gelen Fransızca 'Beau Şerif' terki­bini yöneltti. Türkçede 'Boş Herif' şekline dönüştü. Bununla her şeyden fazla iftihar edebilir.”

        Sait Paşa’nın özel kâtibi olan Muallim Naci’nin kovulmasına da “Boş Herif”in sebep olduğunu kaydettikten sonra şöyle devam eder:

        “Boş Herif senenin dokuz ayını İstanbul'da geçirmek suretiyle devam eden Saint Cyr tahsilini güya tamamlayarak, kolunda üç mü, dört mü hatırda değil, fakat birçok sırmalar, göğsünde yakasında, başında, kıçında her yerinde ve her tarafında yine birçok sırmalar olduğu halde, İstanbul sokaklarında dolaşmaya başladı.”

        Babasının bütün yabancı elçilerden kendisi ve oğlu için nişan dilendiğini yazdıktan sonra, “fıtraten ahmak ve habis” olan adamın, Abdülhamit tahttan indirildikten sonra ne kadar büyük bir “jurnalci” olduğunu, babasının vaktiyle Mithat Paşa’yı hedef tahtasına koyup Kızıl Sultan’a boğdurttuğunu belirtir ve şunları yazar:

        “Babası öldüğünde 120 bin lira servet bıraktı. Aç kaldığı için 12 yaşın­da memleketini terk eden, birçok aşağılık işler yapan bir uşağın oğlunun böyle para bırakması tabii maaşından değil, hırsızlıklarının sonucudur. Şurayı Devlet'ten çıkan her yağlı işten reis Sait Paşa yağlı bir hisse alırdı. Efendisinin kanlı elinden sağladığı jurnal gelirleri de ayrıca.”

        Şerif’in Stockholm’e sefir olarak atanmasından sonra mesleğinin esasında değil şeklinde değişiklik yaptığını, bir yandan sarayda bölücülük yapmaya devam ederken, bir yandan da Jöntürkler’i elde etmeye çalıştığını, Ahmet Rıza’ya verdiği paraların makbuzlarını sakladığını, böylece bu “boş ve alçak herifin” nasıl bir ihanet içinde girdiğini kaydettikten sonra, “anlaşılıyor ki, Şerif Paşa inkılaptan evvel ikiyüzlü imiş, inkılabı müteakip yüzsüz olmuş” diye yazdı. “Mensup olduğu aileye hürmeten” Şerif Paşa’nın eşini es geçtiğini belirttikten sonra paşanın İttihatçılardan ayrılmasına dair de şunları yazar:

        “Şerif Paşa münafıkının İttihat ve Terakki Cemiyeti'nden kopuş sebebi Londra sefirliğine tayin olunmamasıdır. Rıfat Paşa Hariciye Nezareti'ne gelince, Meşveret'e yapmış olduğu yardımı ileri sürerek Londra'ya tayini için Cemiyet'in desteğini ister. Cemiyet bu tür devlet işlerine karışmak istemiyordu. Abdülhamit'e verdiği jurnallerde İngiltere'yi kötülerdi. Böyle bir şey Osmanlı milletine hakaret olurdu. İngiltere'de de, hatta erişilemez sömürgelerinde de bir adam çıkamazdı ki kirli elini güderiden değil zırhlı eldivenle bile tutmak istesin.”

        Bunun üzerine Şerif Paşa’nın kızıp köpürdüğünü, hatta kudurduğunu, hatta 31 Mart irtica olayının tertipçilerinden birisi olduğunu, bu yüzden asılmamak için İstanbul’dan kaçtığını belirttikten sonra risaleyi son noktayı şöyle koyar:

        “Süleymaniyeli Sait ve Mısırlı Halim Paşa'nın yığın serveti üzerinden cihana hutbe uçurarak onur ve haysiyet yayan sabık Stockholm Sefiri, Paris'te kendisi gibi serserilere para vererek yazdırdığı hem iğrenç hem gülünç hezeyannamelerin birinde, bugünkü nesilden katiyen umutsuz olduğunu itiraf ile geleceğin nesillerinin evlatlarına hitap etmek istiyor. Şaşkın herif bilmiyor ki, bugünkü nesle mensup olanlar fenalıkları yakından yakına göre göre ve Şerif gibi heriflere köprü ve tünel gibi yerlerde omuz ve dirsek vura vura kanıksamışlar ve kadere razı olma ve tahammül etmeye uzun bir idman ile alışmışlardır. Bu sebeple Şerif'in kirli ününe karşı daha az buruk iğrenme gösterebilirler. Fakat bundan sonra doğa­cak olanlar başka tıynet ve terbiyededir. Bu ikiyüzlü hafiyenin aklı varsa bir ebedi unutuş kuyusunun derin dibinin siyahına iltica etmeye çalışsın. Yoksa muhakkak bilsin ki, gelecek neslin evlatlarının ağızlarındaki lanet­ de tükürükten başka bir şey olmaz.”

        *

        Kişisel husumetten, çokça kıskançlıktan Şerif Paşa’yla ilgili Süleyman Nazif ne yazarsa yazsın; bu yazıyı yazmak için hakkında okuduğum onca şeyden sonra paşaya dair şunları söylemek mümkün.

        Temel derdi Osmanlı’yı parçalamaktan kurtarmak olan reform yanlısı bir liberaldi Şerif Paşa. İttihatçılara karşıydı, her şeyin müsebbibi onlardı, ona göre her İttihatçı haindi. Gizli örgütlere hiç bulaşmadı. Ona göre toplumumuz fakir ve cahildi, Avrupa devletleri ülkeyi taksime çalışıyordu, kusur yönetimdeki İttihatçılardaydı. Halbuki anayasaya riayet edilseydi mesele çözülürdü. 31 Mart vakası bir irtica hareketi değil, meşrutiyet savunuculuğuydu. Asker zinhar siyasete karışmamalıydı. Osmanlıcı ve halifelik yanlısıydı. Kürt özerkliğinden çok Osmanlı’nın bütünlüğünden yanaydı. “Salon enteleküeli”ydi, onun için esas olan fikri mücadeleydi. Bu yüzden kendi ırkdaşları Kürtler arasında da önemli bir yer bulamadı. Ermenilere karşı işlenen suçları kınadı, Kürtlerin haklarını savundu. Hatta bir ara Bolşeviklere karşı faşistlerin yanında bile yer aldı.

        Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamadığı için çabuk unutuldu. 23 Mart 1951’te İtalya’da öldü. Mezarının nerede olduğu bilinmiyor.

        *

        Yaralandığım Kaynaklar:

        Orhan Koloğlu, “Üç ittihatçı”, Kırmızı Kedi Yayınları

        “Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler” (İletişim Yayınları) kitabı içinde Metin Atmaca’nın “Osmanlıcı, Konformist ve Liberal Bir Muhalif: Şerif Paşa” makalesi

        Rohat Alakom, “Şerif Paşa, Bir Kürt Diplomatın Fırtınalı Yılları 1865-1951”, Avesta Yayınları