Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Dostoyevski neyimiz olur?
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Roman okumaya ilkokul sıralarında başladım. Yaşar Kemal’in “İnce Memed”ini okur okumaz, hayatımın sonuna kadar, roman okumaktan bir daha asla vazgeçmeyeceğimi anladım.

        O romanı okuyuncaya kadar yaşadığım bir dünya vardı, gördüklerimle sınırlıydı, her sabah uyanır uyanmaz pencereden bakınca burun buruna geldiğim dağ, Sümbül dağıydı, eteklerinde Zap nehir akıyordu, ağaçlar vardı etrafta, karşı yamaçta bir çoban koyun otlatıyordu, mahallemizdeki tek çinko damlı bina okulumuzdu vb. O güne kadar bu dünyadan farklı bir dünya tahayyül etmemiştim. “İnce Memed” işte bu algımı değiştirdi, başka bir dünya vardı benden fersah fersah uzakta, o zamana kadar dinlediğim masallardan farklıydı o dünya. O dünyada yaşayan insanlar uçan halılara binmiyor, devlerle, cadılarla karşılaşmıyor, incecik bir Memik oğlan zalim ağa Abdi’nin canına okuyor, sevdiceğini dağa kaçırıyor, tanıdığım köylülere benzer köylüleri ağadan aldığı ganimetlere boğuyor, her geçen gün onların dünyasındaki efsanesi büyüdükçe büyüyordu.

        O halde, bundan sonra okuyacağım her romanda, bu romanda bana geçen duyguyu arayacağım. Okuyacağım her roman bana benzer bir hissiyat yaşatmıyorsa o romana roman demeyeceğim. Roman dediğin her sayfası benim yaşadığım hayata benzer bir hayatı, o zamana kadar farkına varmadığım bir şekilde anlatan roman olmalıydı.

        İşte tam bu sırada bir öğretmenim Dostoyevski diye bir yazardan bahsetti bana. Bin sayfadan fazla kalın bir romanı varmış bu tuhaf isimli adamın. O kalın kitapta tek bir olay varmış. Kahramanları maceradan maceraya koşmuyor, başlarına büyük belalar gelmiyor, onları yok etmek isteyen Abdi Ağa’ya benzer düşmanları da yokmuş. Hiçbir heyecanlı maceraya sürüklemiyormuş insanı kitap. Baba öldürülüyor, katil başkasıdır ama suç üç kardeşten en büyüğünün üzerinde kalıyor, hepsi bu. Bin küsur sayfada yazar sadece bunu anlatıyor.

        Hocam kitabı böyle özetleyince, o romanı okumak için içimde en ufak bir istek uyanmadı. Böyle sıkıcı bir kitabı okumam mümkün değildi. Üniversiteyi bitirip askere gidince, Beykoz ormanlarının derinliklerinde kaybolmuş bir askeri kışlada, bir sürü asker arkadaşımla birlikte dağıtım beklerken, askerde okurum diye yanıma aldığım “Suç ve Ceza”yı okuyuncaya kadar yıllar yılı Dostoyevski’den uzak durmamın sebebi hocamın “Karamazov Kardeşler”i böylesine basit bir şekilde özetleyerek beni o büyük yazardan soğutması mıydı bilmiyorum, bildiğim tek şey hayatında ilk defa Dostoyevski okumaya başlayan hemen hemen herkesin, ister ünlü bir yazar, ister bir şair veya bir alim olsun herkesin o anı hayatı boyunca bir daha unutmadığıdır.

        *

        Yıllar önce TRT’nin bir programına çıkan şair Cemal Süreya, eleştirmen Doğan Hızlan’ın “Bize biyografini özetler misin?” sorusuna şu karşılığı vermişti:

        “1931 yılında doğdum, 1937 yılında annem öldü, 1944 yılında Dostoyevski okudum; o gün bugün huzurum yoktur. Biyografim bu kadardır.”

        Şair Cemal Süreya gibi, Dostoyevski’yi ilk defa okuyan birisinin “huzuru” neden kaçar? Ve onu keşfettikten sonra onu neden hayatının hülasası haline getirir?

        Dostoyevski, insan ruhunun karanlık denizinin derinliklerine tüpsüz dalan bir dalgıçtır. Orada gördüklerini, hissettiklerini anlatırken filtre falan kullanmaz. Derdi insanı analiz etmek falan değildir. İnsana ait ne varsa bencillik olsun, kibir olsun, korku olsun, inançsızlık olsun, çelişki olsun hepsini çiğ bir ışığın altında, çırılçıplak gösterir bize. Bir süre sonra onu okuyan okur, o karakterlerde karşılaştığı şeyleri, yavaş yavaş kendi hasletleriyle karşılaştırmaya başlar. Bu durum da onu rahatsız eder, çoğu zaman “şeytanı kovmak” ister yanından. Çünkü o zamana kadar kaçtığı, halının altına süpürdüğü, bilincinin arka bahçesine attığı, kendinden uzak tuttuğu, aklına getirmek istemediği her şeyle bir anda rûberû kalır. Kendi benliğinden sıyrılır, karakterlerin zihninin içine hapsolur. Kahramanların çektiği vicdan azabı, kuruntular okurun zihnine de bir virüs gibi bulaşır. Onu yine de okumaya devam eder, okudukça rahatlamaz, gevşemez, bunaltıcı bir ruh hali içinde bitirir kitabı. Okur bunalır çünkü “doğru budur” sorusunun cevabı o kitapta yoktur. Katarsis hemen oluşmaz. Okur hemen tatmin olmaz, gevşemez. Acı uzar, karakter dibe doğru süzüldükçe her yer karanlıktır, makberin dibinde bir ihtimal görünecek olan ışık fersah fersah uzaktadır. Okur hep kendi kendisinin sorgucusu olur, “Onun yerinde ben olsaydım nasıl davranırdım?” sorusu zihnini kemirip durur. Dostoyevski “huzuru” kaçırmaz. Okura, “aradığın huzur satıhtadır, o satıhtaki huzur da sahtedir” der soğuk bir edayla. Bu yüzden sarsar okuru, bu sarsıntı da zamanla onda bir bağımlılığa dönüşür.

        *

        Dostoyevski’yle tanıştıktan sonra “satıhtaki huzurun huzur olmadığını” kavrayıp, “Huzur” adında bir roman yazan Ahmet Hamdi Tanpınar, bu büyük yazarla karşılaşma hikayesini “Edebiyat Üzerine Makaleler” kitabında şöyle anlatır:

        “Dostoyevski'yi ise yeni yeni tadıyordum. Muazzam bir şeydi bu. Her an dünyam değişiyordu. İnsan ıstırabıyla temasın sıcaklığı her sahifede sanki kabuğumu çatlatacak şekilde beni genişletiyordu. Düşüncem adeta birkaç gece içinde boy atan o mucizeli nebatlara benziyordu. Ciltten cilde atladıkça ufkum başkalaşıyor, insanlığa ve hakikatlerine kavuştuğumu sanıyordum.”

        İki kavramı, “kötülük” ve “günah” kavramlarını Tanpınar Dostoyevski’den ödünç alır ve o zamana kadar Türk romanına girmemiş olan bu iki kavram etrafında bir dünya kurar. Bu dünyanın başkahramanı Mümtaz, dışarıdan bakınca oldukça sakin görünen bir karakterken aslında içten içe parçalanmış birisidir. Zihni daima açıktır; korkular, hatıralar, endişeler, gelecek kaygısı zihninin içinde dans edip durur. Vicdan ağır bir kâbus gibi üzerine çöker, Nuran’a duyduğu aşk ona huzur getirmez, tam tersine huzursuzluğunu daha da derinleştirir.

        Tanpınar, Dostoyevski’yi taklit etmez ama ruh çözümlemeleriyle ona çok yaklaşır. Ona göre “Dostoyevski’de insan ruhu, bütün karanlığı ve karmaşıklığıyla sahneye çıkar.” Ona bu kadar tutkuyla bağlanmasının nedeni, Dostoyevski’nin modern insanın trajedisini en iyi kavramış yazar olduğunu bilmesidir, Dostoyevski’nin karakterleri başkalarıyla değil kendileriyle boğuşurlar. “Onun insanı, kendisiyle boğuşan insandır.”

        *

        Türk edebiyatında, Tanpınar’dan sonra yazdıklarında en fazla Dostoyevski etkisini hissettiren yazarlardan birisi de Oğuz Atay’dır. Kısacık ömrü boyunca, Dostoyevski kahramanlarının sırtında taşıdıkları o ağır yükü, hiç yüksünmeden, isteyerek ve severek sırtında taşımıştır.

        Yıldız Ecevit, biyografisini anlattığı “Ben Buradayım…” (İletişim Yayınları) kitabında anlatır. Oğuz Atay, kitap okumaya başladığı çocukluk yıllarından itibaren en sevdiği oyun, okuduğu kitabın sonunu tahmin etmekmiş ve bundan da hiç yanılmazmış. İlk defa Dostoyevski’yi okumaya başlayınca tahmininde yanılmış. “Suç ve Ceza” ilk eline geçen romanıdır. Romanı alırken kitapçı, “Kolej bebelerine uygun bir kitap sayılmaz o elinde tuttuğun, kolej bebeliğinden kurtulsan da anlamazsın aslında, anlamak için birkaç fırın ekmeği sırtında taşıman gerekir,” diyerek onu küçümser ama o yine de kitabı almaktan vazgeçmez. Okumaya başlar, bu “değişik yazarın”, kitabın sonunu başa aldığını görür. O kitabı okuduktan sonra karar verir:

        Artık hiçbir kitabın sonunu tahmin etmeye gerek yoktur!

        Kurgu eserler yazmaya başlar başlamaz da Dostoyevski yapışır yakasına. Hem “Tutunamayanlar” hem de “Tehlikeli Oyunlar” romanlarında kahramanları sanki “yeraltından” çıkmışlar. Kendi kendileriyle tartışıyorlar. Kendilerini kendileri yargılıyor. Çoğu zaman mantıksız görünmelerine rağmen aslında son derece yaşayan, hepsi tanıdık kahramanlardır. Kahramanlarını, Türkiye’nin modernleşme sancıları içine yerleştirerek yerelleştirir. “Tutunamayanlar”ın kahramanı Turgut Özben, “Ben yeraltından konuşuyorum” der, sonra zihnindeki sorgulayıcı, bilge ve bazen ironik iç sesi, “efendim” dediği Olric’e seslenir:

        “Böyle giderse her mahallede bir Dostoyevski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostoyevski hisseleri düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltımız kadar yeraltı olacak.”

        Oğuz Atay, Dostoyevski’den insanın karanlık içine bakma cesaretini, tutarsızlığı ve çelişkiyi estetik bir değer olarak görmeyi ve en önemlisi, romanı felsefi bir sorgulama alanına dönüştürmeyi devralır ve bunu Türk aydının trajedisi ve modernleşme sürecinin sancılarıyla birleştirip, Türk edebiyatında o zamana kadar kurulmamış özgün bir edebi dünya kurar.

        *

        Dostoyevski’nin, bir de fikir hayatımızda kurgu dışı bir yazar üzerindeki etkisine bakalım şimdi. Yolu çok erken yaşlarda Dostoyevski’ye çıkmış fikir adamlarından birisidir Cemil Meriç. Aslında çok erken yaşlarda Dostoyevski’yi okuduğu halde o bu buluşmayı hep bir “geç kalmışlık” olarak nitelendirir. “Mağaradakiler” (İletişim Yayınları) kitabında bu “keşfini” şöyle anlatır:

        “Suç ve Ceza baştan sona okuduğum, büyük bir kısmını çevirdiğimi sandığım ilk yabancı kitap. Bu bir keşifti. Kristof Kolomb’un önüne Amerika’yı çıkaran kader, benim karşıma da Dosto’yu çıkarmıştı. Dosto’yu yani sonsuzu. Bu girdaplar ve zirveler dünyasında, tek başına dolaşacak yaşta değildim. Kıyıdan seyrettim ummanı. Aylarca Raskolnikof’u yaşadım. Sonya’yı sayıkladım aylarca. (…) Kitapta havsalamın almadığı tek taraf, kahramanların, daha doğrusu kahramanın Hıristiyanca nedameti olmuştu.”

        Cemil Meriç, Dostoyevski’yi sadece bir romancı olarak görmez, ona göre Dostoyevski, modern çağın vicdanını deşen bir alimdir. Cemil Meriç’in en büyük derdi insanı “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak gördüğü ideolojilerin nesnesi olmaktan kurtarmaktır. Ona göre insan anlaşılmadan, toplum zinhar anlaşılmaz. İnsanı anlamak için de onu “en çıplak haliyle yakalamış olan” Dostoyevski’yi okumaktan geçer. Dostoyevski’nin “yeraltı” insanı Batılılaşmış, köksüz, kendi değerlerine ve toplumuna yabancılaşmış bir insandır. Cemil Meriç’in bütün eserlerinde nükseden “taklitçi aydınlar”, “tercüme kafası”, “köksüz entelektüeller”, Dostoyevski’nin kahramanlarıyla güçlü bir akrabalık bağıyla bağlıdırlar. Her iki yazara göre de “vicdan, akıldan önce gelir”, Dostoyevski’ye göre “acı çekmeden hakikat olamaz”; bu saptama Meriç’in entelektüel duruşunun esasını teşkil eder.

        *

        Şimdi gelelim yazının başlığında sorduğumuz sorunun cevabına.

        Benim Dostoyevski’ye tanışmam ne kadar geçse, Dostoyevski’nin Türkçeye çevrilmesi o kadar geçtir. Bize gazete ve roman Fransa’dan geldi. Roman denilen büyülü aracı gazete ulaştırdı okumuş yazmışlara. Her şey Fransızcaydı ve bu yüzden de birçok şeye “Fransız kaldı” toplum. Dostoyevski bile Fransızca çevrileri üzerinden Türkçeyle buluştu, o da eksik gedik bir biçimde. Aydınlarımız Victor Hugo üzerine gül koklamamaya azimliydi.

        Oysa, biz Fransızlardan çok Ruslara benziyorduk. İki toplum da “Batı-dışı” modernleşme sürecinden geçmişti. Her iki toplum da derin bir kimlik bunalımı yaşamıştı. Her iki toplum da harıl harıl “kayıp kimliğini” arıyordu. Batılılaşma temel hedefti. “Doğulu kalarak Batılılaşmak mümkün mü” sorusu iki toplumun da entelektüellerinde kafa göz yaran kavgalara sebep olmuştu. Din ve inanç meselesi karşısında iki toplum da benzer krizler yaşamıştı.

        Dostoyevski ne tam Batılı ne de geleneksel Doğu zihniyetini taşıyor, iki arada bir derede kalmış, sıkışmıştır. Benzer bir sıkışmayı bizim yazarlarımız da yaşıyor ama onun gibi teşhis koyamıyorlardı dertlerimize. Sıkışmışlıktan kurtulmanın yolu Peyami Safa’ya göre Doğu-Batı çatışmasından; Tanpınar’a göre “zaman ve medeniyet” krizinden; Oğuz Atay’ya göre “modern bireyin parçalanmasını” iyi kavramaktan geçiyordu. Medeniyet bizi “bozan” bir şeydi zaten. İlk Türk romanı olarak kabul gören Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” bu “bozulmanın” mükemmel bir anlatısıydı.

        Dostoyevski, suçu kanunla değil vicdanla, çatışmayı dış dünyayla değil iç dünyayla izah etmeye çalışmıştı. Türk edebiyatı da benzer kavramlarla olgunlaşmaya başlamış. “Günah”, “nefis”, “iç hesaplaşma” yaygındır edebiyatımızda ama Dostoyevski’nin izah ettiği gibi Türk romanında yer almaz. Dostoyevski “ıstırabı” sadece felaket olarak görmez, ona göre ıstırap arınmanın, hakikate yaklaşmanın bir yoludur. Bu fikir bizdeki tasavvuf düşüncesinde var zaten, Anadolu insanın acıyla kurduğu ilişki aslında Dostoyevski’nin romanlarında kurulan ilişkiden pek farklı değildir. Türk romanında Şule Gürbüz’ün “Kıyamet Emeklisi”nde mükemmel bir yer bulmuş kendine bu ilişki.

        Bu yüzden aslında Dostoyevski’nin kurduğu dünya bizim yazarların kurmaya çalıştıkları dünyaya yabancı bir dünya değildir, o ruh hali hepimiz için oldukça tanıdıktır. Mesela Batı edebiyatında Tanrı ya yok ya da arka planda oldukça siliktir. Dostoyevski ise Tanrı’yı daima sorgular, “yeryüzünde tek bir çocuk acı çekiyorsa Tanrı yoktur” diyen bir dindardır; onda inanç ile inkâr yan yana yürür. Sekülerleşme sürecinde Türk aydını da bu meseleyle çok boğuştu ve hâlâ boğuşmaya devam ediyor. Bunun romana yansıması ise, Tanpınar’da “örtük”, Safa’da “açık”, Atay’da “ironik”tir.

        Türk yazarları da romanlarında ideal tipten çok, tıpkı Dostoyevski gibi “yalnız”, “yenik” ve “tutunamamış” kahramanlara yer verdiler. Dostoyevski’nin Raskolnikof’u da Yeraltı Adamı da İvan Karamazov’u da bize ahlak dersi vermez ama ellerinden geldiği kadar rahatsız ederler. Dostoyevski’den etkilenmiş Tanpınar’ı, Safa’yı, Atılgan’ı, Atay’ı, Pamuk’u, Toptaş’ı, Gürbüz’ü dışında tutarsak geride kalanlar bu “yarayı” pek kaşımaz ya da kaşımayı beceremezler.

        *

        Biz modernleşmenin baş döndürücü hızını yalapşap yaşadık, kendi değerlerimizden şimşek hızıyla koptuk, bu yüzden de derin bir ruh kaybını yaşadık. Yanı başımızdaki Rusya da tıpkı bizim gibi bu “acılardan” geçmişti ama o acılar içinde “insan kalmanın” zor yolunu onlara gösterecek bir Dostoyevskileri vardı. Aynı dertten mustarip olduğumuz için onların Dostoyevski’siyle tanışır tanışmaz ona hemen sarıldık. Bu yüzden gönül rahatlığıyla, “Dostoyevski bizim akrabamız değil ama kader ortağımızdır” diyebiliyoruz bugün.