Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Şiirin ve elemin yurdundan yükselen ses

        Charles Dickens’ın tarif ettiği gibi üst üste binmiş derin kuyulardan müteşekkilse eğer bir şehir; gecenin o vaktinde herkes kendi dipsiz kuyusunda yapayalnız yaşıyordu.

        Kar, bir bela gibi yağıyordu şehre.

        Dünyanın her yerinde olup bitenleri kendime dert edindiğimi bilen makine, telefonuma durmadan İran’a dair haberler gönderiyordu.

        Ben İranlı Jafar Panahi’nin “Üç Hayat” filmini seyrediyordum.

        *

        Acem mülkünün kuzeyinde, dağlar arasında bir köyde yaşayan Marziye’nin kalbini oyuncu olma sevdası sarmış, ille de konservatuvara gidecek ama ailesi izin vermiyor. Aklına şeytani bir fikir gelir, bir mağarada kendini asmadan önce bir video çeker ve meşhur oyuncu Behnaz’a gönderir. O sırada bir film çekiminde olan ve başını kaşıyacak vakti olmayan Behnaz videodan çok etkilenir. Hem genç kızı kurtarmak hem de hayallerini gerçekleştirmesine yardımcı olmak için işini gücünü bırakarak, Jafar Panahi ile birlikte kuzeye doğru, dağlar arasındaki o köye gitmek üzere yola çıkar.

        *

        Araba, çocukluğumda gördüğüm manzaralara benzer manzaraları geride bırakarak toz toprak içinde, taş çakıl dolu, bozuk ve daracık bir yolda ilerlerken iki münevverin; bir köylü kızın “ben oyuncu olmazsam canıma kıyarım” demesine inanıp bu zahmetli yolculuğu göze almalarına iten şeye dair bir cümle düştü aklıma, defterime not ettim:

        İnsan, acıma hissine sahip olduğu için değil, başkasının acısını hissedebildiği için insandır.

        Bu cümleyi veya benzerini benden önce muhtemelen Tolstoy veya ona benzer birisi yazmış olabilir bilmiyorum ama o sırada aklıma gelen şey, bu filmi yapmak üzere kolları sıvayan Panahi’nin de aklına geldiği muhakkak.

        Yolda; kız intihar ettiyse eğer mutlaka köyün kabristanına gömülmüştür diye ortak kanıya vararak, karşılaştıkları ilk köylüye -ki köylüler Azeri Türkçesiyle konuşuyorlar ve Panahi de Azeri Türkü olduğu için dillerini biliyor- köyün mezarlığını soruyorlar, köylü tarif eder. Kabristanda taze bir mezar varsa, o mutlaka yeni intihar etmiş Marziye’nindir derler. Mezarlığa girer girmez, taze kazılmış açık duran bir mezar çıkar karşılarına. Yaklaşırlar. Mezarın içinde yaşlı bir kadın uzanmış yatıyor. Yanında bir fanus... Şaşırırlar. Kadına neden mezarda yattığını sorarlar. “Burası benim ahiret evim,” cevabını verir kadın. Yanına koyduğu fanus da aydınlık tutuyor mezarı! Geceleri doksan dokuz yılan gelir mezara. Işığı görünce kaçıyorlar. Işık cümle haşaratı kovar! “Kötülük yapan birisine benzemiyorsun” der Panahi, “Yılan neden kabrine gelsin k?” diye sorar kadına. Kadın “İyilik yapıp yapmadığımı da bilmiyorum ki” cevabını verir.

        *

        Köylüler, tanınmış artistin köyün sorunlarını merkeze bildirmek için köylerini ziyaret ettiğini sanır başta. Televizyon dizilerinde oynayan artist Behnaz’ı herkes tanıyor ama yönetmen Panahi’yi bilen yok bu köyde. O da olsa olsa şoförüdür herhalde. Marziye’yi aradıklarını söyleyince köylülerin ilgisi kaybolur. Kızı aramaya girişirler. Bir yığın hadiseden sonra Marziye’nin intihar etmeyip; bir süre önce köylerine gelmiş, köyün dışında, bir yamaçta küçücük, şirin bir eve yerleşmiş, artık filmlerde rol almayan ünlü kadın oyuncu, Şehrazat’ın evinde saklandığını öğrenirler.

        Gerçekten de bahsettikleri ev gibidir Şehrazat’ın evi. Tek katlı, etrafı çiçeklerle süslü, bir yamaca yaslanmış, önünde şahane bir manzara olan tek başına bir ev. Biz Şehrazat’ı hiç görmeyiz. Sadece uzaktan, geceleri, evin içinde yanan ışıktan pencereye yansıyan siluetini, o kadar… Bir seferinde üç kadın içerde dans ederken arabanın içinde Panahi siluetlerini görür uzaktan.

        Şehrazat’ı ve evini, eve girmeyen Panahi’ye Behnaz anlatır.

        “İyi ki gelmedin” der, “ev çok küçük, onu utandıracak kadar küçük. Bütün dünyaya küsmüş. Özellikle birlikte çalıştığı yönetmenlere. Onu çok üzdüklerini söylüyor. O zaman sizin film çekmediğinizi söyledim ama ikna olmadı, ‘birbirlerinden farkları yok, hepsi birbirinden beter’ dedi.”

        Panahi kendini savunur:

        “Ona destek olmadığımız için, bizlere kızıyor anlaşılan. Ama yalnız o değildi ki. O dönemde bütün oyuncular aynı sorunları yaşadı.”

        Behnaz devam eder:

        “Evinde doğru dürüst bir şey yok. Sadece resimler ve filmlerinin afişleri var, o kadar.”

        Bu konuşmalardan sonra biz seyirciler Şehrazat’ı daha çok merak etmeye başlarız. Demek Şehrazat bir sinema oyuncusu, besbelli kadının filmlerde oynamasına izin vermemiş muktedirler, ona hiçbir yönetmen sahip çıkmayınca, o da “topunuzun canı cehenneme” demiş, gelip bu dağlar arasındaki uzak dağ başı köyünde, bu küçücük, “onu utandıracak kadar küçük” eve sığınmış, duvara astığı resimler ve film afişleri arasında yeni bir münzevi hayata başlamış.

        Panahi, Şehrazat’ın köydeki hayatına dair daha geniş malumatı daha sonra, onun evine sığınan, aradıkları kız Marziye’den alır. Panahi şaşkındır zira o Şehrazat’ı Kermanşah’ta zannediyormuş. Marziye Şehrazat’ı anlatır ona.

        İki yıl önce dönmüş Kermanşah’tan. Köye yerleşince, köylüler başta onu çok rahatsız etmişler. Muhtar filmlerde rol aldığını ve dans ettiğini öğrenince onu köyden kovmaya karar vermiş. Köylüler evini basmış, eşyalarını dışarı atmış. Ama o bu baskılara hiç aldırış etmemiş. Bütün gün resim yapıp durmuş. Onu dışlamalarına hiç aldırış etmemiş. Sonunda köylüler pes ederek onu kendi haline bırakmışlar. Muhtar, Marziye’ye benzer genç kızların onun evine gitmesini yasaklamış. O da köyden hiç kimseyi ziyaret etmemiş. Ama o yine de herkesin dilinde. Marziye oyuncu olmak istediğini, bu yüzden konservatuvara gitmek istediğini söyleyince annesi, “Sen de Şehrazat gibi dansöz mü olmak istiyorsun” diye onu azarlamış.

        Behnaz, gecenin bir vakti, arabada kalıp onu bekleyen Panahiye evden kurutulmuş meyve getirir, bir de Şehrazat ona bir CD’sini yollamış. CD kaydı Kermanşah’ta yapılmış, Şehrazat’ın sesinden duyduğumuz şiir gecenin kesif sessizliğini bozarak o derin koyağı doldurur:

        “Belirsizliğin zirvesine ulaştım

        İsimleri öğrenme arzusu duyarak

        Başöğretmenin eli havada çekiç

        dans ediyordu

        Kusursuz şafağın sessizliğini kurarak

        Okul bahçesindeki çam ağacına tutuşturulmuş

        Kırmızı metal nesneye çarpıyordu çekiç

        Bang! Bang! Bang!

        Sessizlik masumiyete işkence ediyordu

        İlk dua benim için apaçık bir lanetti

        Ayağa kalk!

        Otur!

        “’Buradayım’ demedim

        Bu yüzden yok yazıldım”

        *

        Şimdi filmin dışına çıkarak “Şehrazat”ın kim olduğuna daha yakından bakalım.

        Acem mülkünde, efsanesi tam elli sene boyunca hep taze kalan bir divadır. 1926 yılında Tahran’da gelmiş dünyaya. Babası herkesin tanıdığı bir din alimi, annesi ise heykeltıraş, ressam, minyatür sanatçısı, musikişinas ve icracılar yetiştirmiş bir aileden… Onu şarkı söylemeye teşvik eden annesidir, kadın hayatı boyunca kızının arkasında durmuş.

        Okula başladığı yıllar, tıpkı bizde olduğu gibi İran’da da ailelerin kız çocuklarını okula göndermeye pek meyilli olmadıkları yıllardır. Babası din bilgini olduğu halde kızını hemen okula yazdırmış. Ama kızın gönlünde yatan aslan musikidir.

        İran hem şiirin hem de musikinin yurdudur. Şarkıcı olmak kolay değil orada. Ha deyince sahneler önüne kurulmuyor, istediğin zaman mikrofonu alıp şarkı söyleyemezsin. Hem çok iyi bir sesin olacak, hem de derin bir musiki bilgisine sahip olacaksın; “şıkıdım, şıkıdım” oynayınca kimse sana “büyük sanatkâr” payesi vermiyor. Ayrıca derin musiki bilgisi de yetmez, bu alandaki müktesebatını birkaç musiki ustası tescil etmiş olacak. Bu yüzden, eline mikrofonu alıp sahneye çıkmadan önce, ailesinin desteğiyle Fars musiki üstatlarının rahleyi tedrisinden geçti.

        16 yaşında, 1942’de hocaları “tamamdır” deyince sanat camiasına ilk adımını attı. Ama icracı olarak değil, oyuncu olarak. Büyük bir tiyatro topluluğunun sahnelediği, “Şirin ile Ferhat” oyununda Şirin olarak seyirci karşısına çıktı. Oyun kapıları kırdı. Bu başarı ona yeni kapılar açtı. Tahran radyosunda, “Renkli Çiçekler” adı verilen bir programda her gün öğleden sonra canlı yayına çıktı. İranlı bestekarların, söz yazarlarının, şairlerin eserlerini seslendirdi. Ve 1940’ların başında şarkı söylemeye başladı. Kısa sürede adı dağa taşa yazıldı. İran’ı ziyaret eden Kraliçe İkinci Elizabeth’ten Charles de Gaulle’a ondan Richard Nixon’a kadar birçok dünya liderine şarkı söyledi.

        Kariyeri boyunca Fars müziğinin en büyük ustalarıyla birlikte, binden fazla şarkı okudu. Fars müziğine kendi tarzını getirdi.

        O artık sadece bir diva, bir musikişinas değil, ilkeli, cesur ve zeki bir kadın olarak da ön plandadır. Kabuğunu kırmış öncü bir kadındır artık. Musikiye ve sanata sırtını dönmüş, bu tür faaliyetleri “yozlaşma” olarak gören tutucuların hor gördüğü, kadınların baskı altında olduğu, evlere hapsedildiği bir dönemde İran semalarında doğan bir yıldızdı. Genç bir kadındı ve yaptığı işe olan saygısı her şeyin üstündeydi. İşini ciddiye aldı ve sadece yüksek kültürel değere sahip eserleri seslendirerek muazzam bir vakar sergiledi. Ne sanatından ne de hayatından taviz verdi. Kim ne derse desin halk onu seviyordu. Bunu bilmenin özgüveniyle hareket etti ve kısa süre zarfında acının şiirle hemhal olduğu İran’da bir musiki ikonu oldu çıktı.

        1979’da İran’da patlak veren İslam Devrimi birçok insanın hayatını derinden etkilediği gibi, onun da hayatını altüst etti. Humeyni’nin aldığı bir karara göre kadın sanatçıların bundan böyle plak yapmaları ve halka açık konser vermeleri on yıl boyunca yasaklandı. Humeyni bu kararını ahaliye, “Kadın sesi, aile üyeleri dışındaki başka erkekler tarafından duyulmamalıdır,” diye duyurdu.

        Sahneye çıkması, halka açık alanlarda konser vermesi, plak ve kaset doldurup yayınlaması yasaklanınca Tahran’ın kuzeyinde tarihi Niavaran bölgesine giderek, orada bir kulübede yaşamaya başladı. Küçük evinin yanından gür bir şelale akıyordu. Orada o suyun sesini dinleyerek, geceleri yıldızlara bakarak, esen rüzgarı dinleyerek, herkesten habersiz, kendi deyimiyle “yıldızlara, haşmetli kayalara, bulutlara, rüzgara ve kuşlara” durmadan şarkı söyledi.

        Humeyni ölünce, yerine geçenler yasağını hafifletmeye karar verdiler. Erkekler için şarkı söylemeyeceğine söz verirse eğer, şarkı söylemesine izin vereceklerdi. Ama o bu teklif ret etti. “Ben her zaman bütün İranlılar için şarkı söyledim, bunu yapamam” dedi ve tam on beş sene boyunca o evde, tek başına sessizce yaşadı. Sonunda pes etti, her şeyi göze alarak sürgün yolunu seçti.

        1994 yılında yanına şarkılarını da alarak Paris’e kaçtı. Yurt dışındaki Ulusal Direniş Konseyi’ne katıldı. İran’dan ayrılması ve memleket dışında iktidara karşı mücadele etme kararı alması hem İran içinde hem de İran dışında büyük ses getirdi. Rejim, onu geri getirmek için kızı Hengameh Amini'yi tutuklayarak rehin aldı. Bu korkunç olay karşısında şunları söyledi:

        “Mollalar, demokrasi ve insan hakları için direniş hareketine katıldığı için 70 yaşındaki annesine psikolojik baskı uygulamak amacıyla masum bir kadını tutukladılar. Sesimi susturmak için işledikleri acımasız suçlara rağmen, bu suçlu rejime şunu söylüyorum: Bu zalim kaçırma, İran'ın ezilen halkının haklarını savunma kararlılığımı daha da güçlendirdi.”

        Kızını kurtarmak için uluslararası insan hakları örgütlerine ve şahsiyetlerine acil eylem çağrısında bulundu. İran'da yaşayan, Fransa'da eğitim görmüş 42 yaşındaki mimar kızı Amini, yoğun uluslararası baskı sonucunda serbest bırakıldı, ancak ev hapsi hiç bitmedi.

        Daily Telegraph'a verdiği bir mülakatta şunları söyledi:

        “Ben her zaman herkes için şarkı söyledim. Ama mollalar sevginin, şefkatin ve insanlığın sesini susturdular ve anavatanım İran'ın esintisini, ay ışığını, baharını ve gülümsemesini hapsettiler. İnsanlığın en büyük medeniyetlerinden birisini temsil eden, şiirin, edebiyatın, müziğin ve insanlığın beşiği olan bu topraklar, medeniyetsiz, kültür karşıtı, kadın düşmanı ve insanlık karşıtı bir yönetimin kırbaçları altında kaderinin en tuhaf günlerini yaşıyor.”

        Onunla mülakat yapan her gazeteci, gençliğinde politikaya bulaşmadığı halde yaşlılığında takındığı bu yeni politik tavrını sordu. O da bu soruyu cevaplarken her defasında on üçüncü asırda yaşamış büyük İran şairi Mevlana Celâleddin-i Rumi’nin bir sözünden mülhem şu cevabı verdi:

        “Bulunamayacak olanı arıyorum, çünkü canavarlardan ve devlerden bıktım ve bir insan özlüyorum.”

        Sürgün hayatında Avrupa’dan Amerika’ya kadar birçok ülkede sahneye çıktı. Son büyük konserini ise 2006'da 82 yaşındayken Paris'te verdi. Ülkesini seviyordu, İslam dinine saygılıydı. Bu saygının bir nişanesi olarak oturdu ezanı harikulade bir seslendirmeyle CD’ye kaydetti. O, ezan seslendiren ilk İranlı kadın sanatçı olarak tarihe geçti.

        13 Ekim 2010 yılında Paris’te kanserden öldü.

        İran’da mikrofonun önünde doğan o ses, devrimle birlikte susturulmaya çalışıldı ama bu durum onu daha da büyüttü, sesi sınırları aştı, başka coğrafyalara yayıldı. Muktedirlerin en çok korktukları ses, en sakin sestir. O sakin ses, çoğu zaman bir halkın vicdanıdır çünkü.

        *

        Filmin sonunda Panahi ile Behnaz, onları buraya getirmek için intihar tehdidini kullanmış olan şarkıcı olmak isteyen küçük Marziye’yi yanlarına alarak yola çıkarlarken, bir cennet bahçesinin içinde, sırtı bize dönük, mavi kıyafetler içinde bir kadın görürüz tuval başında. Neyin resmini yaptığını bilmiyoruz. Araba köyden çıkarken görüntünün üzerine Ermenilerin, Azerilerin, Türklerin ve Kürtlerin ortak türküsü “Sarı Gelin”in müziği düşer. Filmi buraya kadar seyretmiş olan dikkatli ve zeki seyirciler, yönetmenin “Şehrazat” adını uygun gördüğü kadının; deminden beri hikayesini anlattığım asıl adı Eşref os-Sadat Murtezai, herkesin bildiği adıyla İran’ın divası “Marziye” olduğunu bilmenin mutluluğunu yaşarlar. Hınzır yönetmen onun gerçek hikayesine taklalar attırarak, onu kendi sanatsal süzgecinden geçirip bir bin bir gece masal kahramanına dönüştürmüştür.

        *

        Bu durumda Şehrazat kimdir peki?

        Onun da kimliğini kudretli şair Sezai Karakoç “Şehrazat” adlı şiirinde açıklasın bize:

        “Sen gecenin gündüzün dışında

        Sen kalbin atışında kanın akışında

        Sen Şehrazat bir lamba bir hükümdar bakışında

        Bir ölüm kuşunun feryadını duyarsın

        *

        Sen bir rüya geceleyin gündüzün

        Sen bir yağmur ince hazin

        Sen şarkılarca büyük hüzün

        Sen yolunu kaybeden yolcuların üstüne

        Bir ömür boyu yağan bir ömür boyu karsın

        *

        Sen merhamet sen rüzgar sen tiril tiril kadın

        Sen bir mahşer içinde en aziz yalnızlığı yaşadın

        Sen başını çeviren cellatbaşının günü

        Sen öyle ki sen diye diye seni anlıyamayız

        Şehrazat ah Şehrazat Şehrazat

        Sen sevgili sen can sen yarsın”

        *

        Gece bir hayli ilerledi. Kar hiç dinmedi. Film bitti. Dimağımda kekremsi bir tat, dilimde “Erzurum çarşı pazar” türküsü, girdim yatağa.

        *

        (Not: Bu yazıyı yazmama vesile olan kıymetli Ahmet Çiğdem hocaya şükranlarımla…)