Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya 'Aferizm fesadı' 100 yaşında

        Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi eleştirmenlerinden, asıl mesleği iktisatçılık olduğu halde işini gücünü bırakıp roman okumaya karar vermiş, o romanları didik didik ederek nesnel bir eleştiriye tabi tutmuş, yazdığı eleştiri metinlerine deneme niteliğini kazandırmış, başta “100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme” ile “Yüz Yılın 100 Türk Romanı” gibi kendi alanında oldukça özgün birçok kitaba imza atmış olan Fethi Naci; Kemal Tahir’in romanları arasında en çok “Esir Şehrin İnsanları”nı sevdiğini söyler. “Daha doğrusu bu romanın birinci baskısını.” Zira on beş sene sonra yapılan ikinci baskısında Kemal Tahir, romanında birçok değişiklik yapmış. Yazarın yaptığı değişiklileri Fethi Naci, yazdığı uzun bir yazıda en ince ayrıntısına kadar gösteriyor bize.

        “Esir Şehrin İnsanları”nı okuyup bitirdikten sonra, ünlü bir Fransız yazarın şu sözünü alıntılıyor Naci:“Bir kitabı okuyup bitirince sizde ruhça bir yükselme olmuşsa, hiç çekinmeyin, o kitabın büyük bir eser olduğunu söyleyebilirsiniz.”

        Belli ki bu roman Naci’nin ruhuna bir hayli irtifa kazandırmış!

        *

        Kemal Tahir’in uzun yıllara yaydığı “Esir Şehir Üçlemesi”nin son kitabı olan “Yol Ayrımı”ndan ise hiç haz etmiyor Naci. Ona göre Kemal Tahir bu romanında “Serbest Fırka” deneyimini “nesnel bir tutumla” romanlaştırmamış, tam tersine “’öznel’ demek doğru değil, ‘keyfince’ bir tutumla” işlemiş. Bu yüzden bu roman “toplumsal hesaplaşma görünümünde kişisel bir hesaplaşma”dır ona göre. Peki kiminle hesaplaşma? Fethi Naci bu soruya cevap vermiyor ama romanı okuyan bizler bunun “Kemalizm” olduğunu hemen anlıyoruz.

        Fethi Naci, yaşadığı sürece kendine “sosyalistim” dedi. TİP’te çalıştı, bir iktisatçı ve akıllı bir adam olarak birçok Türk sosyalistinden daha çok sosyalizm nazariyesine kafa yordu, bu alanda iyi kitaplar yazdı ama Kemalizm yazdıklarının içine bir biçimde mutlaka sızdı, sosyalizmi bir şekilde Kemalizm’le hemhal kılmaya çalıştı. Yazdığı “100 Soruda Atatürk’ün Temel Görüşleri” kitabında, “Eğer Mustafa Kemal Harbiye’de okurken, Fransız aydınlanmacıların kitapları yerine Marx’ı, Engels’i okuma imkanına kavuşmuş olsaydı, muhtemelen Türkiye’de sosyalist bir düzen kurardı” gibi oldukça iddialı bir fikir ileri sürdü. Ona göre Kemalizm, sol jargonla bir “burjuva ideolojisi”nden çok halka dönük bir nazariyeydi, yolundan saptırdılar.

        Naci, Kemal Tahir’in “Yol Ayrımı” eleştirisinde çok haksız değil aslında. Evet, bu roman Kemal Tahir’in yazdığı son romandır. Romanı 1971’de Sander Yayınları’ndan çıktıktan iki sene sonra vefat etti Tahir. Kemalizm’le, “büyük yalanlarla”, “demokrasi oyunuyla”, “herkesin gözü önünde oynanan tiyatroyla”, resmi tarih teziyle “yol ayrımını” bu romanda ortaya koyarak sekte-i kalpten gitti.

        Fethi Naci romanla ilgili yazdığı eleştiri yazısında, Kemal Tahir’in bu kitabı yazarken, Ahmet Ağaoğlu’nun serbest fırkaya dair “hatıratı” ve Falih Rıfkı’nın -o belirtmiyor ama muhtemelen “Çankaya” kitabından- bir hayli yararlandığını, hatta “Ağaoğlu’nun anılarından o kadar çok yararlanmış ki ‘Serbest Fırka Hatıraları’ olmasaydı ‘Yol Ayrımı’ da olmazdı diyebilirim” diyor. Ona göre Tahir, Ağaoğlu’nun “Sadece anılarının dilini biraz değiştirmiş, o kadar.”

        *

        Bir süre önce romanı okurken, o zamana kadar karşıma çıkmamış -siz belki duymuşsunuzdur- ama benin pek aşina olmadığım bir kavram, hatta bir “izm”le karşılaştım:

        “Aferizm!”

        1980’lerin başına kadar pek sık kullanılan bu terim bize Cumhuriyetin ilk yıllarından miras kalmıştı. Kelime aslında Fransızcadan geliyordu. Frenklerin “affairism”i Türkçede “aferizm” halini almış. Kelimeyi dilimize sokanın da İsmet Paşa olduğu söylenir. Kemal Tahir Falih Rıfkı’ya atfen, “İş Bankası’nın bir nevi politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur,” diyor ve hemen arkasından, “İlk aferizm fesadı Ankara’da iş takip etmeye gelenleri haraca kesmekle başlamıştır. Adam, ya zayıf bakanlara söz geçirenlerle ortak olacak yahut kazancından olacak,” diyor.

        Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal, İş Bankasını kurma görevini Celal Bayar’a verdi. Onca başarısı içinde en çok komitacılığıyla övünen Bayar, bankanın ilk yönetim kurulunun tümünü milletvekillerinden oluşturarak kendisi de umum müdür oldu. Kısa yoldan zenginleşmenin yoluna bakan erketeye yatmış olan bir grup uyanık hemen bankanın etrafına sinek gibi üşüşmeye başladılar. Bir süre sonra bunlara “aferistler” dendi. “Aferist” sıfatı da İş Bankası’nın Fransızca karşılığı olan “Banque d'affaires”den geliyordu. “Aferizm” sıfatı zamanla bankanın sınırlarını aştı, kısa süre zarfında başkentte nüfuzunu kullanarak menfaat sağlayan, hisse senedi satın alarak, ihale kovalayarak, iş takipçiliği yaparak kolay yoldan kazanç elde etmek isteyen, devleti değil kendi çıkarlarını gözeten kişileri tanımlamak için kullanılmaya başlandı. Kemal Tahir’in romanında anlattığı 1930’lu yıllarda iş o kadar çığırından çıktı ki İsmet İnönü, “Devleti aferistlere yedirmeyeceğim” demek zorunda kaldı.

        Peki önünü alabildi mi?

        Ne gezer!

        Şevket Süreyya Aydemir, “İkinci Adam” adlı kitabında bu konuda şunları yazıyor:

        “İş Bankası’nın kuruluşu sırasında, Gazi’nin de takdir ve teşviklerinde yer alan iyi niyetlerin yanında, bir taraftan da memlekette, devlete arkasını vererek, devlet nüfuz ve imkanlarından faydalanan birtakım affairiste temayüllerin, yani işadamlığı, çeşitli yollardan iş takipçiliği, zayıf ruhlu insanların menfaatlerine göre işletilen tesis cereyanlarının da belirdiği bir gerçektir. Hemen hiçbiri iş aleminden gelmeyen, hemen hepsi de eski mücadele günlerinin asker, idareci yahut siyasetçi elemanları arasından türeyen bazı insanların yeni devrin iktisadi işlerini ve imkanlarını, az çok maskeli şekillerde, fakat daima devletin nüfuzuna dayanarak, kendi menfaatlerine kullanmak çabaları olmuştur.” ( s. 446-447)

        Tanzimat’tan beri toprak kaybetmemek için çırpınan, çırpındıkça da toprak kaybeden, toprak kaybettikçe de hırçınlaşan, bu kayıpların suçunu hep başkasında bulan, bu yüzden de makul bir çizgiye gelemeyen, bir tür kulluk sisteminden geldiği için de bireysel girişimci yetiştirememiş, bu yüzden de sermaye biriktirmemiş, sermaye birikmeyince de burjuvazisi oluşmamış bir toplumsal düzen Cumhuriyete evrildikten sonra bu kez devlet eliyle bir burjuvazi yaratma yoluna gitti. Devleti yönetenler, kendilerini sıradan vatandaştan, yürürlükteki kanundan üstün gördükleri için (değil mi kanunu yapan onlar, olmadı değiştir, önüne engel mi oldu çiğne) önceki düzenden devraldıkları siyasi nüfuzlarını kullanarak mal mülk edinme geleneğini sürdürdüler. Etrafına, Tahir’in ve Süreyya’nın sözünü ettiği “aferistleri” aldılar mı “milli bir burjuvazi” oluşacaktı. Devletten tırtıklayarak, çalıp çırparak oluşan bu burjuvazi bir kültürel geleneğin üstüne oturmadığı için de o günden bugüne muhafaza edebileceği bir edebiyat, bir musiki, bir mimari yaratamadı, demokrasiye sahip çıkmadı, sıkıştığında darbeci askerler gelsin diye dua etti, hukuku kanundan ibaret bir şey sandı, o kanunları kendisi çiğnediği için de hukuk da o günden bugüne belini doğrultamadı.

        Bugün “aferizmden” şikayet edenlerin, bu kavramını siyasal literatürümüze sokanların torunları olması da ayrı bir skeç konusu…

        *

        Kemal Tahir, “serbest fırka” deneyimine bir hayli farklı bakıyor. Ona göre Gazi böyle bir yola başvurarak, bu yolun, yani “serbestinin” beyhude bir çaba olduğunu bizzat kendisi ahaliye göstermeyi amaçlıyordu. Bakın, ben bile bu memlekete serbesti getiremedim, vazgeçin bu sevdadan, en iyi düzen “kapalı düzendir” demek istiyordu. Kemal Tahir’e göre Mustafa Kemal bunu başarmış olsaydı, yaptığı devrimleri de halka mal etmeyi başaracaktı ama yapamadı işte. Bizim tabiatımız bu tür şeylere uygun değil, ahali kız gibidir, serbest bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar. Gazi’nin girişimi en çok “dalaverecilere, madrabazlara, vurgunculara, hatta hırsızlara yaradı” diyor.

        Roman kahramanları Murat, Selim ve Kadir, her devrin aydınları gibi, bir araya gelmiş memleketi ve olup biteni birbirlerine anlatarak kederleniyorlar. Bir ara söz Mustafa Kemal’in sözcüsü Hakimiyet-i Milliye gazetesi yazarı Falih Rıfkı Bey’in “aferizm” üzerine yazdıklarına gelir.

        Bundan sonra yazacaklarım, Kemal Tahir’in Falih Rıfkı’dan alarak anlattıklarıdır:

        *

        “İttihat ve Terakki devrindeki nüfuz kazançlarına has­ret çeken veya Kuvayi Milliye'nin çetecilik günlerinde vurgun ve yağma zevki tatmış olanlar, Gazi'nin yanında ve Meclis'teydiler. Gazi, bir­ çoklarının inkılap umurlarında bile olmadığını biliyordu. Millet­vekilliği de boğaz tokluğu geçime yeter yetmez maaşlı bir vazife idi. İşleri yalnız idealist tarafından görenler yeni bir Batı Türkiye'sinin ve bu Türkiye içinde yeni bir topluluğun kuruluş savaşlarına katılmanın şevki yanında her şeyi unutuyorlardı. Bu heye­canı duymayanların hatırladıkları tek şey, nüfuzlarını satmaktan ibaretti. Para kazanmak için tek sermayeleri de nüfuzları idi.

        (…)

        Bir aralık, vaktiyle orduda politikacılık eden ve Gazi'nin hiç sevmediği bir eski subay Ankara sokaklarında görünmüştü. Gazi: ‘Ne işi var bu adamın Ankara'da?’ diye şüpheye düşmüştü.

        Komisyonculuk için dolaştığı söylenmesi üzerine, bazıları:

        ‘Davanın bütün zahmetini biz çekeceğiz, parasını onlar mı kazanacaklar’ diye söylenmişlerdi.

        (..)

        İlk aferizm fesadı Ankara'da iş takip etmeye gelenleri haraca kesmekle başlamıştır. Adam, ya zayıf bakanlara söz geçirenlerle ortak olacaktı yahut kazancından olacaktı. Türk olmayanlar bir Ankaralı maske edinmek zorunda idiler. Birkaç misal, süratle şu fikrin yayılmasına sebep olmuştu: Ankara'da ancak nüfuzlu milletvekilleri vasıtasıyla iş çıkarılabilir.

        Bir gün Hakimiyeti Milliye gazetesinde oturuyordum. Çankaya'daki evimi kiralayan Çek Sefiri beni görmeye geldi. Biraz hoş beşten sonra dedi ki:

        ‘Bizim Skoda firmasını biliyorsunuz. Bu firmanın Türki­ye'deki mümessili Sabur Sami Bey'dir. Bize söylediklerine göre, kendisinin siyasi nüfuzu olmadığı için firmanın işlerini yürütemeyecektir. Onun yerine siyasi nüfuz sahibi bir kimsenin bu­lunmasını bana yazdılar. Aklıma siz geldiniz. Gazi Hazretleri'nin gazetesinin başındasınız. Lütfen bu mümessilliği kabul etmez misiniz?’

        Hepsinin asılsız olduğunu ve Türkiye'de bu firmanın işlerini daha iyi görecek bir temsilci bulunamayacağını anlatmaya çalış­mıştım.

        Bir gün Milli Savunmanın bir eksiltmesine katılan iki rakip firmadan ikisinin de temsilcisinin aynı milletvekili olduğu görülmüştü.

        İş Bankası'nın bir nevi politikacılar bankası olarak kurulmuş olması, Cumhuriyet tarihi için pek acıklı bir aferizm salgınının başlangıcı olmuştur.

        İş Bankası'nı kuranlar ve bilhassa onun umum müdürü, dürüst kimselerdi. Fakat, bankayı yürütebilmek ve işletebilmek, uzun müddet devlet otoritesini kullanmaya bağlı kalmıştır. Ko­lay kazanç elde etmeye çalışanlar, yerli, yabancı, Ankara'da nüfuz tüccarlarını bulmakta ve onlar vasıtasıyla bankayı kendi teşebbüsleri içine sürüklemekte idi. Birkaç defa bankayı pek ağır ziyandan kurtarmak için, onu çıkmaz işlere sokmuş olanları kazandırarak kurtarmak lazım gelmiştir.

        Bu kurtarılanlardan biri, ki on parasız bir subay emeklisi ola­rak ilk Meclis'e katılmıştı, bir demiryolu mukavelesinden tam bir milyon yirmi sekiz bin lira komisyon almıştı. Bu komisyo­nun ehemmiyetli bir kısmı İş Bankası'ndaki hesaplarını kapat­maya ancak yetebilmişti.

        Devlet bu uzun mühletli mukavele yüzünden milyonlarca li­ra ziyana gireceğini anlamış ve onu sonradan feshedebilmek için bin bir sıkıntıya uğramıştı.

        Ortaya bir teşebbüs atarak İş Bankası'nın sermayesini tehlike­ye koyabilmek, para kazanmanın en kestirme yollarından biri sayılıyordu. Rejimden hava parası vurmak hırsı, nüfuz satıcıları­nı o kadar bürümüştü ki, bir gün Gazi'nin kızıp yanına sokma­dığı bir şahısla nüfuzlu dostlarından biri arasında şöyle bir pa­zarlık yapılmıştı: Dostu bir kolayını bulup o şahsı sofraya davet ettirecek ve sofrada bir kolayına getirip Gazi'nin elini öptürerek affettirecekti. Bu el öpmenin ücreti on bin liraydı. Meseleyi du­yan bir arkadaşımın tarizli müdahalesiyle bu kârlı iş son dakika­sında akim kalmıştı.

        Şöyle bir sistem kurulmak isteniyordu: Devletin yapacağını banka yapmalıydı. Şüphesiz, arada bankanın yapacağı iş ve yerli nüfuz komisyoncuları asıl hisseyi paylaşacaklardı.

        (…)

        Hiç unutmam, Hakimiyeti Milliye gazetesindeki odamda oturuyordum. Başyazarlardan ve banka idare meclisi reisi Siirt Milletvekili Mahmut yanımdaki odada çalışıyordu. Arada kapı yoktu. Beraber konuşurken, İstanbullu sigorta müdürünün geldiğini haber verdiler. Pek neşeli müdür, Mahmut'un masası üstüne üç zarf bıraktı: ‘Bu zatıalinizin... Bu (filan) beyefendinin, bu da (falan) beyefendinin’... dedi. Bu zarflar hisse senedi doluydu. Bahsettiğim sigorta müdürü elde ettiği başarıdan sonra servet ve samanını toplayarak Fran­sa'ya gitti. ‘Cote d'Azur’e yerleşti.

        Başvekil İsmet Paşa ve arkadaşları aferizme karşı mücadele ediyorlardı. Başvekil:

        ‘Bir iş ki, kimse yapmaz, devlet yapar, bunu anlıyorum. Bu iş ki, hususi bir teşebbüs yapar bunu da anlıyorum. Fakat, devletin nüfuzunu kullanarak şahıslar veya bankalar yapar, bu­nu anlamıyorum. Ben devletçilik denen şeyi anlarım, fakat, do­lapçılığı anlamam,’ diyordu.

        Başvekil, Milli Savunma'ya bir tezkere yazarak ve tezkerede Gazi'nin pek yakın bir arkadaşının ismini zikrederek bu zatın karıştığı eksiltme ve artırmaların bozulmasını emretmişti. Bir gün Meclis koridorlarında yüksek sesle:

        ‘Hazineyi soydurmayacağım, hazineyi soydurmayaca­ğım...’ diye haykırdığını görmüş, sinirlerini iyice oynattığından şüphe etmiştik.

        Hava paracıları hükümetin bu dayatışına, iktisat politikasının nazari sakatlığı mahiyetini vermek için Çankaya’yı telkin altında bulundurmaya uğraşıyordu.

        Bir gün, daha sonra Yavuz-havuz skandalında hüküm giyen­lerden bir milletvekili ile trende konuşuyordum. O da 1923 fukarasındandı:

        ‘Seni bir açık otomobilde gördüm. Kapalısını sattın mı?’ diye sordum.

        ‘Hayır...’ dedi, ‘bir de açık aldım. Biliyor musun iki otomo­bil daha ekonomik.’

        Bu sözle ne demek istediğini hâlâ anlamamışımdır.

        Bir gün de mütarekede küçük bir alacağı için bir tanıdığını denize atmakla tehdit eden bir küçük maaşlının Florya'daki evi önünde otomobili, denizde de kotrası duruyordu. Arkadaşımla:

        ‘Bunun torunu da olmuş...’ diye eğlenmiştik.

        Millet Meclisi, Cumhurbaşkanlığı için Çankaya'daki yeni evi yaptırmakta idi. Ben kestördüm (meclis idare amiri). Yazları Ankara'da üç arkadaş nöbet tutardık. İhaleler de kestörlükten yapılırdı. Sıra bendeydi. Köşkün en devamlı adamlarından biri geldi:

        ‘Sıhhi tesisleri ......'e ihale et, bizim ortağımızdır.’

        Nasıl yapabilirim bunu? İhaleye katılanların zarfları kapalı... Hangisinde ucuz teklif çıkarsa ona vermeye mecburuz.’

        ‘Sana yolunu gösterirler,’ dedi.

        Öğretecek olan da daire müdürüymüş. İhale en ucuz teklife yapılmıştır. Fakat, aynı zatın bu eve dair Gazi'ye telkinleri yüzünden kestörler hayli ıstırap çekmişlerdi.” (Yol Ayrımı, s. 107-113)

        *

        Kemal Tahir’in deyimiyle “Aferizm fesadı”, Türkiye’de bu sene yüzüncü yılını kutluyor. Ortaya çıktığı günden beri gelen her hükümet başkanı, tıpkı İsmet Paşa gibi, “Devleti aferistlere yedirmeyeceğim” diyerek koltuğa oturduğu halde “aferizm düzenini” hiçbirisi, birçok sebepten dolayı değiştiremedi.

        Bunun nedeni acaba şu olabilir mi?

        Rusya seferi sırasında Napolyon’a, “Askerlerin soğuktan ölüyor” dediklerinde o hiçbir şey yapmamış. Çünkü ona göre “bariz olanla savaşmak aptallık”tı.