Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından uyarlanan “Masumiyet Müzesi” dizisinin Hilton’da geçen görkemli nişan sahnesinde; aklı merasime gelmiş olan sevgilisi Füsun’da, bedeni nişanlısı Sibel’in kolları arasında isteksizce dans ederlerken Kemal; Sibel yanı başlarında esmer bir hanımla dans eden adamı ona göstererek, “Şu Celal Salik değil mi?” diye sorar.

        Kemal;

        “Ta kendisi,” dedikten sonra iyice yaklaştıkları Celal Salik’e;

        “Celal Bey üstadım! Aşk gazete yazısına benzer değil mi?” der gülümseyerek.

        Celal Salik:

        “Kemal Beyciğim. İyi bir köşe yazısıyla aşkı birleştiren nedir biliyor musun?”

        Kemal:

        “Nedir efendim?”

        Celal Salik:

        “İkisinin de gücü, akıldan hiç çıkmamasıyla ölçülür.”

        Kemal gülümser:

        “Üstat, yaz bunu.”

        Celal Salik:

        “Hay hay!”

        *

        Celal Salik doğru söylüyor. Romanda geçen repliğiyle, “Aşk da köşe yazısı da tabii ki bizi şimdi mutlu etmelidir. Ama ikisinin de güzelliği ve gücü, akıldan hiç çıkmamasıyla ölçülür,” diyen Celal Salik, doğduğu günden ölümüne kadar geçen sürede; okuduğumuzda bizi “mutlu” eden ve okuyanların bir daha “aklından çıkmayan” harikulade köşe yazıları yazdı.

        Biz Celal Salik’i 1990 yılında tanıdık. Daha doğrusu o sene doğdu ve doğduğunda çok meşhur bir köşe yazarıydı zaten. Paraşütle inmemişti Milliyet gazetesindeki köşesine. Mesleğin çilesini çekerek, alt basamaklardan başlayarak, basamakları teker teker çıkarak, önceleri gazete için bulmacalar hazırlayarak, akşamdan içtiği meretin sarhoşluğundan ayılamadığı için tefrikasını aksatan yaşlı yazarın yerine pehlivan tefrikasını sürdürerek, bazen de “Elyazısından Kişiliğinizi Okuyoruz”, “Rüyalarınızı Yorumluyoruz”, “Yüzünüz, Kişiliğiniz”, “Bugünkü Burcunuz” ve “İster İnan, İster İnanma” köşelerine yazarak, boş zamanı varsa eğer bedava girdiği sinemalarda gördüğü en son Amerikan film eleştirileri yazarak yavaş yavaş kendini ispatlamış, bir süre sonra da gelip memleketin en meşhur köşe yazarı tahtına kurulmuştu. Babıali’de köşe yazarlarının asıl işleri olan siyaset üzerine kalem oynatmalarının; siyasette cepheleşmenin pek sert yaşandığı memleketimizde ne kadar güç bir iş olduğunu bildiğinden, onun getirdiği bunaltıcı havadan kurtulmak için farklı bir yol bulmuştu Celal Salik. Yazılarında doğrudan siyasi analizler yapmadan ama basit dokunuşlarla, ince göndermelerle, şeytanın aklına gelmeyecek imgelerle aslında pekâlâ siyasi bir niteliğe sahip ama gündelik siyasetin uzağında görünen memleket ahvalini, İstanbul’un türlü türlü hallerini, bazen ıskaladıklarımızı, bazen unuttuklarımızı, bazen de eski bir hikayeyi yeniden anlatarak bizi geçmiş ile gelecek arasında dolaştırıp durdu. Mesela onun yazdığı “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman”, “Alaaddin’in Dükkânı”, “Bedii Usta’nın Evlatları”, “Kaf Dağı’nın Harfleri”, “Üç Silahşörler”, “Göz”, “Karlı Gecenin Aşk Hikayeleri”, “Şemsi Tebrizi’yi Kim Öldürdü”, “Cellat ve Ağlayan Yüz”, “Şehzade’nin Hikayesi”, “Hepimiz O’nu Bekliyoruz”un da aralarında bulunduğu yirmiyi aşkın köşe yazısı, bugün edebiyat tarihinde müstesna bir yer almış, aşılması bir daha mümkün olmayan birer zirve deneme hüviyetine bürünmüşler.

        Bu sınırlı sayıda yazıları yazdıktan sonra bir suikasta kurban gider Celal Salik. Öldürülür ama ölmeden önce Beyoğlu 7. Noteri Sulhi Bey’e, yazıp bir zarfa koyduğu ve ölümünden yirmi beş sene sonra zarftan çıkartılarak yayınlanmasını vasiyet ettiği “Kabahat Kimde” başlıklı köşe yazısı, 7 Ocak 2007 Pazar günü Radikal gazetesinde yayınlandı ve bu yazıdan sonra köşe yazarlığı aleminde o günden bugüne kendisine bir daha rastlayan olmadı.

        *

        Kendini “pitoreks” bir yazar olarak görmüştü Celal Salik. Sözlüklere bakmış, bu kelimenin anlamını pek çözememiş, yine de kelimenin “havasını” sevdiğini söylemişti. Mevcut köşe yazarlardan onu ayıran şey, “başka şeyleri anlatmayı” düşlemesidir. “Atlı silahşörleri, puslu bir sabah karanlık bir ovanın iki ucunda birbirlerine saldırmak üzere hazırlanan üç yüz yıl öncesinin ordularını, kış geceleri meyhanelerde birbirlerine aşk hikâyeleri anlatan mutsuzları, karanlık şehirlerin içinde bir esrarın peşinde kaybolan âşıkların bitip tükenmeyen maceralarını anlatmayı” düşlemişti hep. Ama “Allah” ona “başka türlü hikâyeler anlatması gereken” köşesini ve biz “okurlarını” vermişti yalnızca. O günden beri karşılıklı idare ettiğimizi söylemişti büyük bir memnuniyetle.

        Çok bunaldığından birçok defa biz okurlarını bırakıp gitmeyi koymuştu kafasına. Çünkü “git gide hafızasının bahçesinin kurumakta olduğunu” hissetmişti. Ama kalemi eline alır almaz “gözlerinin önünde gene” ondan “bir şeyler bekleyen” biz “okurlarının yüzleri ve çorak bir bahçede hepsi bir bir” ondan “kaçan” anılarının izleri canlanmaya başlamış her defasında. “Hatıra yerine, onun yalnızca bir iziyle karşılaşmak,” “bizleri terk etmek", “bırakıp gitmiş ve hiç dönmeyecek sevgilinin koltuğun üzerinde bıraktığı izine göz yaşlarıyla bakmaya” benzettiği için bizi terk edememiş bir türlü. Ama ne yazık ki tıpkı farklı tarihlerde öldürülen Hasan Fehmi Bey, Ahmet Samim Bey, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Musa Anter, Hrant Dink gibi, o da şiddettin ayyuka çıktığı 18 Ocak 1980 Cuma akşamı, Konak Sinemasında gösterilen “Eve Dönüş” filminden çıktıktan sonra, saat yaklaşık 21.35’te, Nişantaşı’nda Alaaddin’in dükkanının önünde öldürülür.

        Ölümünden sonra adı Nişantaşı’nda bir sokağa verilir. Bununla ilgili olarak, şu sıralar dizisini seyrettiğimiz “Masumiyet Müzesi” romanında Kemal şunları söyler:

        “Kırmızıyla boyalı yerlere ve sokaklara girmeyi kendime kesinlikle yasaklamıştım. Valikonağı ile Teşvikiye Caddesi'nin kesiştiği yere yakın olan Şanzelize butik, Merhamet Apartmanı'nın üzerinde yer aldığı Teşvikiye caddesi, karakol ve Alâaddin'in dükkânının köşesi, kafamda bu haritadaki gibi kırmızıydı. O zamanlar adı Abdi İpekçi Caddesi değil, Emlak Caddesi olan sokak ve daha sonra adı 'Celâl Salik Sokak' olarak değiştirilen ve Nişantaşlıların 'Karakolun Sokağı' dediği sokak, Füsunlar'ın oturduğu Kuyulu Bostan Sokak ve bütün bu kırmızı sokaklara açılan yan sokakları da kendime yasakladım.” (s.157)

        *

        Yazıyı buraya kadar okuduysanız eğer, 1990’da doğmuş olan bir adam nasıl olur da 1980’de ölür diye soracaksınız haklı olarak. Bir kere Celal Salik, benim gördüğüm, sizin gördüğünüz, tanıdığınız insanlara benzemiyor. Her şeyiyle nevi şahsına münhasır bir adamdır o. Birçok hususiyeti var. Biz fanilerden çok farklı biridir. Adı mesela…

        “Celal”, Arapça bir kelime, hepinizin bildiği gibi Türkiye’de çok yaygın bir erkek ismidir. “Büyüklük”, “ululuk”, “yücelik”, “heybet”, “ihtişam” ve “azamet” anlamına gelir. Kelime bazen de “öfke”, “kızgınlık”, “hiddet” anlamında da kullanılır. Celal’in Allah’ın Esma-i Hüsna’sındaki “El-Celîl” (en Yüce, en Büyük) sıfatıyla bağlantılı olduğunu söyler filologlar. Taşıyıcısında güç, saygınlık ve liderlik çağrışımı yapar bu isim.

        Ayrıca Tasavvufta da özel bir yeri var. Celâl, Allah’ın “kahır ve azamet” tecellilerini ifade eder.

        Celal adı bütün bu anlamları ihtiva ederken, soyadı olan Salik ise, “sülûk eden, bir yola giren, bir yolda giden” kimse demektir. Onun da Tasavvufta mühim bir yeri var. Allah’a giden maneviyat yolunda, bir mürşit eşliğinde sülük yapan, yani manevi yolculuğa çıkan kişidir salik. Tarikata giren, kendini ibadet, riyazet ve ahlak terbiyesiyle olgunlaştırmaya çalışan mürid demektir.

        Bu kadar büyük bir yazarın adı “Celal Salik” olmayacak da ne olacak?

        *

        Celal Salik’in gerçek adı Mehmet’tir. Sonradan, Mevlana Celaleddin Rumi’ye duyduğu hayranlıkla “Celal” adını seçer kendine. Çocukluğu Beyoğlu’nda yoksul bir çevrede geçmiş. Annesi terzidir. Zengin akrabalar tarafından daima küçümsenmiş, yılbaşı yalanlarıyla büyümüş. Aynı gazetede kalem kavgasına tutuştuğu meşhur köşe yazarı Neşati’ye göre, baba şefkatinden mahrum, hatta sevgiye aç büyümüş, dünyaya geldiği günden itibaren yalnızlık bela gibi yakasına yapışmış, bu yüzden de hep münzevi bir hayat sürmüştür. Erken yaşlarda hayata atılmış, sinemalarda yer göstericiliği yapmış, film aralarında gazoz satmış, “gazoz satışını arttırmak için çörekçiyle anlaşıp çöreklere tuz ve biber” ekmişliği bile vardır

        Gençliğinde takma adlarla muhabirlik yapmış, asparagas cinayet haberleri yazmış, afyon çekmiş, Pera Palas’ta uydurma röportajlar yapmış, Beyoğlu’nun karanlık pavyonlarında, esrar tüccarları, kabadayılar arasında dolaşmış. Her şeyi, aşkı, ölümü, nostaljiyi, ihaneti, köşe yazısına malzeme yapmış, yazarlık hayatı boyunca hiç konu sıkıntısı çekmemiş. Otuz yıldan fazla Milliyet’te yazarlık yapmış; hayatı boyunca yazdıkları yüz bin sayfa, üç yüz otuz üç ciltlik devasa bir külliyattır.

        Kendine has bir üslubu var. Edebiyatı, felsefeyi, ansiklopedik bilgileri, İstanbul’un tarihini, rüyaları, yüz okuma sanatını, hurufiliği, falı, burcu, bulmacayı büyük bir ustalıkla bir araya getirir, harmanlar. İsimleri birbirinden farklı köşelerde okuyucularını avlamış, her okurdan gelen mektuplara cevap vermiş, bazılarından fotoğraflarını istemiş, bazılarına da şifreli mesajlar bırakmış. Harflerin ikinci anlamları, yüzlerdeki gizli yazılar, Mehdi tebliğleri köşe yazılarının önemli temalardır. Onun kalemi hem Doğu tasavvufunun hem de Batı post-modernizminin kesiştiği noktada durur. Okuyucuları için o, yalnızca bir gazeteci değil, kurtarıcı, Mehdi, beklenen kişidir. “Hepimiz O’nu Bekliyoruz” başlıklı köşe yazısı, köşe yazıları tarihinin zirvelerinden biridir.

        Kişiliği ise bu üretkenliğin karanlık yüzüdür. Korkunç derecede yalnız, hiçbir adımını rastgele atmayan, karşısındakini daima yönlendiren, şeytani bir karizmaya sahiptir. Kadın avcısıdır, sadık değildir, hatta rakiplerine göre darbe kışkırtıcısıdır. Subayları, meczupları, okurları kendine çeker; onları kendi fantezilerinin parçası haline getirmede büyük ustadır. Yakışıklı değildir ama tehlikeli çekiciliği, tam da bu ikiliğin cisimleşmiş halidir. O hem İstanbul’un aylak adamı hem de kendi yarattığı labirentin canavarıdır.

        Celal Salik, Mevlana Celaleddin Rumi ile Şeyh Galip’in modern bir sentezi gibidir. Hurufilik, harflerin gizli gücü, benlik arayışı, taklit ve baba-öldürme motifi, hepsi onun kişiliğinde ete kemiğe bürünür. O, Borges’ten Eco’ya, Dostoyevski’den Proust’a uzanan bir geleneği bizim topraklarımıza taşır. Onda Çetin Altan’ın hiciv gücü, Reşat Ekrem Koçu’nun ansiklopedik merakı ve Refii Cevat Ulunay’ın İstanbul argosunu kullanma kabiliyeti vardır.

        Celal Salik tıfıl, mesleğe yeni başlamış çaylak bir muhabirken kulağına çalınan şu öğüde sıkı sıkıya bağlı kalmıştır:

        “Unutma, sen hem şeytansın hem melek hem Deccal’sin hem de O. Çünkü okurlar bütünüyle kötü ve bütünüyle iyi birinden sıkılırlar hep.”

        *

        Şimdi gelelim bu nevi şahsına münhasır adamın ölümünden yirmi beş sene sonra yayınlanmasını vasiyet ettiği “son” köşe yazısına.

        Kabahat kimde?

        Beni gene okuyor olmanız büyük bir mutluluk. Tabii bu mutluluğu alışılagelmiş bir anlamda ne yazık ki yaşayamıyorum. Beyoğlu 7.noteri Sulhi Beye Ocak 1980 tarihinde verdiğim bu 'son' yazılarım ölümümden yirmi beş yıl sonra zarfından çıkarılarak yayımlanabilecek. Siz bu satırları okurken köşe yazarınız çoktan nehri geçmiş, ölüler aleminin kalabalığına karışmış olacak.

        "Orada havalar nasıl?" diye soran alaycı gençleri duyar gibiyim. Onları ayıplamıyorum, ben de onlar gibiydim. Ama hayat denen şeyin acılarını fark etmiş, mutluluk peşinden haldır haldır koşmanın yorgunluğunu yaşamış ve var olmak denen tuhaflığın bir anlamı olduğundan zaman zaman şüphelenmiş, ister gençten ister yaşlıdan, ister erkek ister kadın meraklılar ve bilgeler için bir-iki söz söyleyeyim.

        En çok merak edilen soruya cevabım: Burası, öteki dünya ne Florya Plajı benzeri, mahşer yeri gibi tıkış tıkış bir kalabalık ne de şairin bir zamanlar sandığı gibi "asude bir bahar ülkesi." Burada her şey geniş bir zamana yayılmış bir vaziyette ve mekân denen şey de tamamen kaybolmuş gözüküyor. Böyle bir âlemi gözünüzün önünde canlandıramadığınızı hissediyor, konuyu size daha ayrıntılı anlatmak istiyorum ama tabii dikkatiniz dağılacak, yazı için de yer yok, ilan gelmiş. Ama gene de söyleyeyim: Ölümün güzelliği yaşarken pek az kimsenin onu düşünmeye cesaret edebilmesidir. Ölümü gerçekten düşünebilen birkaç gözü pek cesur kişi de kısa hayatlarının acıklı durumunu anlar hemen ve dut yemiş bülbül gibi neşesiz şakasız bir sessizliğe bürünüverir. Yaşarken asıl mesele hayatı ve ölümü, varlığı ve yokluğu derinlemesine hissettikten sonra hayata içtenlikle gülümseyebilmek. Bu satırları okurken "sen bunları bizim gibi ölmeden önce yazmışsın, öte dünyayı ne bilirsin!" diyecek olanları da işitir gibiyim. Son yirmi beş yılda ciddi hayat sorunlarının, metafizik endişelerin, en temel felsefi soruların köşe yazarının alanından çıktığına inanmak istemiyorum.

        Bana kalırsa ülkemde her şey üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bende, yirmi beş yıl sonra sevgili okurlarıma seslenme ihtiyacı ve iştahı uyandıran da bu zaten. Hükümet oy almak için dindar seçmene göz mü kırpıyor? Askere ve devlete saygılı bir cumhurbaşkanı mı seçelim, yoksa millete ve hukuka saygılı birini mi seçelim tartışmaları da gene eminim kızışmıştır. Komşularımızın hangisiyle kavga etsek, filanca Osmalı paşası Fransız elçisine haddini nasıl bildirdi, hileli sucuk, kurtlu mercimek satanları nasıl teşhir etsek, eskiler nasıl ahlaklı insanlardı... Ben de çoğu köşe yazarımız gibi ekmeğimi bunlardan kazandım, küçümsemiyorum bu dertleri. Ama bu hayattan iyice uzaklaştığım bu günlerde, yazılarımda hayatın anlamından gene de söz edebilmek isterim.

        Mesele hayatla aramıza bir uzaklık koyabilme işidir. Ne kendimizi kaybedecek kadar içinde olalım hayatın ne de büsbütün dışında. Gazete okumak için de aynı kural geçerli. Gazete okuma alışkanlıklarımızda hayatımızdaki eksikliklerin, fakirliğimizin, iç sıkıntılarımızın, keyifsizliğimizin, hamhalat halimizin ve siyasi sefaletimizin suçlusunu bulma telaşı var hep. Bizler de suçluyuz biraz, bugün yaşasaydım okurlarıma bunu söylemek isterdim, ama biliyorum dinlemek de istemezlerdi. Köşe yazarlarını, hatta gazeteleri bunu okumak için almıyor kimse. Suçlu kim, içimizde mi dışımızda mı? Kabahat kimde, kimi nasıl cezalandırmalı, kim konuşmalı, kim haddini bilip susmalı? Benim zamanımda bunlar için okunurdu köşe yazısı, şimdi de belki öyle.

        Ama iyi köşe yazısının anlamı bulduğu suçluda, yakaladığı kabahatte değil, yazarın dikkatinde, kelimelerin işaret etmeden gösterdiği şeyde ve okur ile yazar arasındaki sevgi ve alışkanlık köprüsündedir. Şimdi uzaklardan bu köprüyü kurmak zor. Ama noter vasıtasıyla hatırlatayım dedim. (07.01.2007 Pazar, Radikal Gazetesi)

        *

        Celal Salik, bu yazıdan yedi sene sonra “Kafamda Bir Tuhaflık” denilen bir yerden kafasını tekrar uzattı, “Vatandaşlarımızın şahsi görüşleriyle resmi görüşleri arasındaki farkın derinliği devletimizin gücünün kanıtıdır,” dedi ve tekrar kayıplara karşıtı.

        Oturmuş; şu sıralar herkesin konuştuğu “Masumiyet Müzesi” dizisini seyrederken, o meşhur nişan merasimi sırasında esmer bir kadınla dans ederken buldum onu.

        Benim bildiğimi siz de biliyorsunuz.

        Celal Salik, Orhan Pamuk’un 1990’da yayınlanan şaheseri “Kara Kitap” romanın başkahramanlarından birisidir. Bir köşe yazarı olmanın ötesinde, modern İstanbul’un Mevlana’sı, hurufi bir şifre çözücü, yazarlığın karanlık ve parlak yüzüdür. O, metnin hem yokluğu hem de her yerdeki varlığıdır; tıpkı bir hayalet gibi, okuru oradan oraya peşinden sürükleyip durur.

        “Kara Kitap”ı kapattığınızda, Celal Salik hâlâ oradadır: Nişantaşı’nın ıslak kaldırımlarında, Milliyet’in eski sayfalarında, harflerin arasında gizlenmiş, sizi beklemektedir. Çünkü o, yalnızca bir karakter değil; edebiyatın kendisidir. Görünmez, ama her şeyi gören. Ölü, ama sonsuza dek yaşayan.