Geçen sonbaharda karşılaştığımızda, Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” romanına dair bir kitap yazdığını söylemişti Murat Belge bana. O günden bugüne dört gözle bekliyordum kitabı. Ankara’da bir kitapçıda gördüm birkaç gün önce; demek çıkmış, hemen aldım, okumaya başladım. Pek hacimli bir kitap değil ama birkaç kez okuduğum “Tutunamayanlar” hakkında bilmediğim bir yığın yeni şey öğrendim ondan.
Murat Belge “Bir Dönüm Noktası Olarak Tutunamayanlar ve Oğuz Atay” adını verdiği kitabı “Oğuz Atay’a 1972’den beri duran borcunu ödemek” için yazdığını söylüyor önsözünde. “Tutunamayanlar” 1971’de iki cilt halinde yayınlandığında sanırım Murat Belge o sırada hapishanedeydi. Kitaba dair bir yazısı var kitaplarının birinde ama bir eleştiri yazısından çok uzun uzun teorik izahlara girişen, bir türlü romana gelemeyen, dolayısıyla romana dair asıl sözünü ikinci bir yazıya bırakan ama o ikinci yazı da o günden bugüne bir türlü yazılmayan bir yazı olduğundan, Belge “bunca yıldır yazamadığını yazmak üzere, nihayet işe” girişmiş ve ortaya meşakkatli yayımlanma macerasından, çok uzun yıllar sonra kavuştuğu görülmemiş üne; anlatı tekniklerinden, metinlerarası ilişkilere; parodi ve ironiden siyasal ve teolojik alegorilere, edebiyat tarihinin benzer metinleriyle kurulan bağlara varan geniş bir alanda romanı didik didik eden 238 sayfalık harikulade bir kitap çıkmış.
Murat Belge, 1971’den 1984’e kadar ağır bir “unutuluşa” terk edilen, aradan on üç sene geçtikten, bu arada Oğuz Atay “Ben buradayım ey okur sen neredesin?” diye inleye inleye öldükten sonra, 1984’te romanın İletişim Yayınları tarafından tekrar yayınlanmasıyla birlikte, kafileler halinde kitaba hücum eden yeni okurların, bugüne kadar tam 30 sene boyunca bu muazzam romana doymayıp hâlâ dün yayınlanmış gibi alıp okumalarını, Oğuz Atay’ın dünyaya “ikinci gelişi” olarak nitelendirir. “İkinci gelişinde” yalnız değildir Oğuz Atay. Belge’nin yazdığına göre Oğuz Atay’ın başına gelen birçok sanatçının başına gelmiştir. Mesela Van Gogh… Yaşadığı kısacık, topu topu 37 yıllık hayatı boyunca sadece tek bir resmi satılmış, sadece tek bir kişi hakkında bir yazı yazmış. Gerisi derin bir sessizliktir. Onu intihara götüren şey bu kesif “sessizlik” mi bilinmez ama “Günlük”te yazdıklarına, yakın çevresine anlattıklarına bakılırsa, Oğuz Atay’ın da beynine bir urun musallat olmasına sebep, yazdığı o muazzam romanların “herkes herkesin devrimci yargıcıyken” piyasaya çıkmaları, bir iki eleştirmen hariç hiç kimsenin dikkatini çekmemesinin de etkisi olsa gerek… Çıkar çıkmaz Murat Belge’nin dikkatini çektiği belli ama o da o sırada “devrim” gibi “daha elzem” işlerle meşgul olduğundan, kitabın ve yazarın hakkını teslim eden bir yazı yazamamış, dört başı mamur bir “eleştiri” yapabilmesi için elli sene beklemek zorunda kalmış. Van Gogh, öldükten çok sonra keşfedildi, bu keşif, yani insanların onun “olağanüstü bir ressam olduğunun” farkına varmalarını ressamın dünyaya “ikinci gelişi” olarak görür Belge. 1984’te “Tutunamayanlar”ın İletişim Yayınları tarafından yayınlanmasıyla birlikte Oğuz Atay da tıpkı Van Gogh, tıpkı “Carmen”in bestekarı Georges Bizet gibi dünyaya “ikici defa” gelmiş oluyor.
Murat Belge’ye göre “Tutunamayanlar” Türkiye’de yazılagelmiş “en büyük roman”dır. Kitabında bunu kuvvetli argümanlarla bize anlatarak bizi de bu tezine inandırmayı başarıyor.
*
Yıldız Ecevit’in yazdığı, belki de Türkçede yazılmış en iyi biyografilerden birisi olana Oğuz Atay biyografisinden öğreniyoruz; 1960’lı yılların ikinci yarısında, kitlelere “devrim” yolunu gösterecek, onları tek bir amaç etrafında birleştirecek, vurduğu yerden ses getirecek, etkili, kaliteli, geniş kesimleri kucaklayan bir “sosyalist” dergi çıkarmak üzere bir araya gelen Oğuz Atay ve arkadaşları, kısa sürede birbirine girmeseler, henüz dergi çıkmadan görüş ayrılıkları onları birbirlerine küstürmese, her şey onun istediği gibi yürüse belki de üniversitedeki hocalığını sürdürürken “profesyonel devrimci” vazifesini de sürdürecek, bütün zamanını dergiye vereceği için de muhtemelen roman yazmaya vakit bulamayacak, Türk edebiyatı “Tutunamayanlar”dan mahrum kalacak, Murat Belge de o romana dair bu günlerde piyasaya çıkan bu çok kıymetli kitabı yazmayacaktı.
Bana sorarsanız iyi ki o dergiyi çıkarmamışlar. İyi ki dergi çıkmadan birbirlerine girip kanlı bıçaklı olmuşlar. İyi ki bu yüzden Oğuz Atay “devrimci mücadeleden” soğumuş. İyi ki bu alanda biriktirdiği umudu boşa çıkmış. İyi ki dergiyle sosyalist devrim yapmaya kalkışmamış; yoksa edebiyatta bu büyük “devrimi” yapamayacaktı!
*
Çernişevski, Lenin ortaya çıkmadan Rusya’da “Ne Yapmalı?” diye bir roman yazar. Tarihin gördüğü en büyük polemikçi Lenin, yoldaşlarına istikamet vermek üzere, Çernişevski’nin romanından sonra aynı isimle bir kitap yazar. Lenin’in kitabı, Çernişevski’nin romanından önce Türkçeye çevrilir, dolayısıyla Türkçede Çernişevski’nin romanına da “Nasıl Yapmalı?” ismi kalır.
Oğuz Atay, bir “kırkambara” benzeyen, Murat Belge’nin de tespit ettiği gibi konusu “her şey” olan; kendi deyimiyle “suların kesilmesi, nakil vasıtalarındaki izdiham, sinemalarda kuyrukların teşkili, çöp kamyonlarının seyrek uğraması, dilekçelerin resmi dairlerde sürünüp kalması, umumi mahallerde ahlaka mugayir hareketler, sokak köpeklerinin itlafı, maaşlarımızın tediyesindeki teehhür, turistlere gösterilmesi icap eden kolaylıklar, radyo ve televizyonlarda kelimelerin yanlış telaffuzu, gıda maddelerinin keyfi satışı, vatandaşın denize girecek yer bulamaması, bazı fıkra muharrirlerini takdir ve/veya tekdirimi, gazinolarda muhattap olduğumuz fahiş hesap pusulaları, kahvelerde vakit öldüren işsizler, seyrüsefer kazalarının asgari hadde indirilmesi için riayet edilmesi lazım gelen kaideler, yirmi üçüncü fırkanın taarruzu esnasında meydana gelen vaziyet hakkında muharebeyi yerinde müşahade etmiş bir zatın hatıratı, yollara kafi miktarda meyil verilmemesi sebebiyle kaldırım kenarlarında toplanan suların geçen vasıtalar tarafından yayalara sıçratılması”ndan tutun da edebiyatta anlatı tekniklerine, teolojik alegoriler ve İsa’dan söylem parodilerine; mizah çeşitlerinden tarihe, Ortaasya’dan gelişten günün birinde “lazım olur” diye atmadığımız eşyaya kadar “her şeyi” içine alan bir romanın bir yerinde intihar etmiş kahramanı Selim Işık’ın evrak-ı metrukesinden bir defter buldurur arkadaşı Turgut Özben’e Oğuz Atay. O defterdeki yazılarından birisinin başlığı “Ne Yapmalı?”dır.
Selim Işık’ın yazdığı metin “Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi?” sorusuyla başlar, arkasından başka sorular gelir.
“Ne yapmalı?” sorusunun cevabıyla “çocuksu” bir çabayla sayfalar boyunca uzun uzun uğraşan, büyük büyük laflar eden Selim Işık, metnini şöyle bitirir:
“Ülkemiz, bugün için durgun bir toplum düzeni içindedir ve insanı toplumsal çalışmalara itecek bir dış etkenin yok olduğu söylenebilir. Peki ne yapalım o halde? Olayların bizi hazırlıksız yakalamasına fırsat mı verelim? Yoksa tehlikesiz çalışmalarla o zamana kadar kendimizi avutalım mı? Bence hemen köklü bir çalışma dönemine girelim. Ben de bu satırları yazar yazmaz söylediklerimi uygulamaya girişeceğim hemen. Daha fazla oyalanmayayım. Müsaadenizle.” (Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s.93-99)
Hafif müstehzi, pek alaycı bu niyet beyanı; o günün saçma sapan fikir fukaralığı içinde, Rusların sorduğu sorunun peşinden giden, kapkaranlık bir ortamda yol arayan, dünyadan habersiz, kendi memleketleri hakkında da en ufak bir bilgileri olmayan, hayatlarında bir kez olsun bir köyde bir tarhana çorbası içmemiş, hayatlarında zorlu bir işte çalışmamış, konforundan feragat etmemiş, çeviri birtakım metinlerden edindikleri bir takım kırıntılara “en doğru bilgi” muamelesi yapmış, yönsüz, kaypak, kavgacı, çaresiz Türk aydının o günlerdeki çırpınışının resmidir.
“Ne Yapmalı?” sorunsun cevabı Oğuz Atay’da bir roman fikrine dönüşmüş belli ki… Halkı kurtaracağına, “halkın kurtuluşu” yolunda içinde birikenleri dışarı vuracak, böylece hem kendi ruhunu hem de edebiyatın namusunu kurtarmış olacak!
Devrimci mücadeleden soğumuş olması, o süreçte tanıdığı şahsiyetleri roman kahramanı olarak düşünmesine yol açmış belli ki… Zaten iyi yazarlar kendi hayatlarından ilginç anları, yaşadıkları tuhaf hikayeleri, hayallerinde var ettikleri dünyanın hadiselerini, kendi eserleri olan roman kahramanlarına mal eder, kendi gerçeğini romanın “gerçeğine” dönüştürür, uydurdukları yalanları bize gerçek diye yuttururlar.
Oğuz Atay’ın da yaptığı budur.
*
Oğuz Atay, 1970 yılının Nisan ayında, romanının yavaş yavaş sonuna yaklaştığı bir dönemde, kahramanı “Selim gibi” günlük tutmaya karar verir. Sevgilisi Sevin gitmiş, o da kimseyle konuşmak istemiyor, günlüğü “dert ortağı” olsun istiyor. “Kimse dinlemiyorsa, ya da istediği gibi dinlemiyorsa” o da günlük tutacak, “Canım insanlar! Sonunda bana bunu da yaptınız” diyor günlüğüne başlarken.
Günlük 25 Nisan 1970’te başlıyor. Altı ay sonra, 7 Kasım günü “Tutunamayanlar”ın bittiğini, 31 Ekim’de “yarışmaya gönderdiğini” haber veriyor bize. Eğer yarışmada ödül alırsa, romanı yayınlayacak bir yayıncı bulur. Ödül almazsa eğer, onu yayımlatmak mümkün değil, bunu biliyor. Önce “Tutunamayanlar”ı Cem Yayınevi’nin sahibi Oğuz Akkan’a gönderir ama Günlük’ten öğrendiğimize göre “durum pek parlak değil.”
Her şeyden önce roman çok kalın, daha önce yazılmış hiçbir Türk romanına benzemiyor, zor okunuyor, üstelik yazarı bilinmiyor, daha önce hiçbir kitabı yayınlanmamış, bu yüzden hiçbir yayıncı onu basmaya yanaşmıyor. Tek şansı var; yarışmada ödül almak… Bu yüzden TRT’nin o yıllarda düzenlediği roman yarışmasına gönderir kitabını. Jüridekilerden Cevat Çapan’ı tanıyor. Bir gece koltuğunun altında kitabının daktilo edilmiş haliyle Çapan’ın kapısına dayanır. Kitabı okumasını ister, eğer beğenirse jürideki diğer arkadaşlarına da okutmasını rica eder… İstediği torpil değil, tek istediği kitabını okumalarıdır. Jüridekilere Çapan kitabı okutur; jüri ikiye bölünür, bir grup çok beğenir, diğerleri nefret eder.
Jüri ortak bir karar alamayınca Adnan Benk bir öneri atar ortaya, yarışmada büyük ödül, yarışmaya katılan hiçbir romana verilmeyecek, ödül parası olan 40 bin lira katılımcılar arasında paylaştırılacak ve herkes “başarı ödülüyle” ödüllendirilecek. Böylece yarışmadan “başarı ödülüyle” ayrılan Oğuz Atay yayıncı arayışını sürdürür.
Selim İleri, ölmeden önce TRT 2’deki programında anlatmıştı: 1970’lerin başında Ankara’da büyük bir yayınevine -muhtemelen Bilgi Yayınevi- uğramış, yayıncı kalın bir dosya göstermiş ona, Oğuz Atay adında birisinin “Tutunamayanlar” isimli romanıdır bu. Yayıncı İleri’ye, yazarın kitabın başına koyduğu “Yayıcının Açıklaması” başlıklı notu dolayısıyla kitabı yayınlamayacaklarını, okurların bu açıklamayı kendilerinin kitaba koyduğunu sanacakları söyler. En sonunda Hayati Asılyazıcı, romanı iki cilt halinde Sinan Yayınları arasında piyasaya çıkarır.
Roman kitapçı raflarında kalır, kimse dönüp yüzüne bile bakmaz. Bir iki eleştirmen hariç… Onlar da kitabın en çok diline takıldılar. Parodi bile olsa Arapça Farsça kelimelerle dolu bir metin affedilmezdi o yıllarda! Gelen eleştirilerin büyük bir kısmı kitabın diliyle ilgiliydi. 1972 yılında, bir gece Beyoğlu’nda Muzaffer Buyrukçu’yla karşılaşan Oğuz Atay derdini ona şöyle anlatır:
“Dilime de takılıyorlar. Kelimeleri seçmeden kullanıyormuşum. Arapça, Farsça, Osmanlıca ve Öztürkçe karışımı bir dilim varmış. Yanlış tabi. Yaşayan dili kullandım.”
“Bu suskunluk, bu durgunluk” tam on sene sürer. “Tutunamayanlar” 1984 yılında İletişim Yayınları tarafından tekrar yayımlanır ve Murat Belge’nin deyimiyle Oğuz Atay “ikici defa” dünyaya gelmiş olur.
*
Hapishanedeyken çıkan “Tutunamayanlar”a dair o günlerde yazdığı yazının sonunu bir türlü getirememiş olan Murat Belge, aradan 50 sene geçtikten sonra bu kitabıyla yarım kalan o yazısını tamamladı şimdi. Hem bunu yaptı hem de karşılaştırmalı edebiyat profesörü, iyi bir eleştirmen ve edebiyat adamı olarak “Tutunamayanlar, Türkiye’de yazılmış gelmiş geçmiş en iyi romandır?” gibi bir iddia ortaya attı.
Bunun fazla iddialı bir laf olduğunu kendisi de kabul ediyor. T24’te Ebru D. Dedeoğlu’nun yaptığı bir mülakatta bu iddiasına şöyle temellendiriyor:
“Tam nedeni, gerekçem neydi bu cüretkâr lafı söylemeye? Mesela Yaşar Kemal’i düşünelim. Bir bölgeyi anlatır, orada yaşayan insanların başına gelenleri anlatır. Başlarına ne gibi felaketler geliyor, memleketin hangi eksiğini gösteriyor. Bir sorunu alır ve onu inceler. Bizim edebiyatımızda genel olarak böyle yapılır zaten: Bir sorunu anlatırsın. Oğuz Atay da aslında bir sorunu anlatıyor. Ama bunu yaparken başka bir şey de yapıyor. Romanın kendisiyle uğraşıyor; yani romanı roman yapan teknik meselelerle. İç monolog, anlatım biçimleri, romanın yapısı… Bunların hepsi bilinçli bir şekilde var. Bizim edebiyatımızda genellikle böyle bir teknik arayış pek görülmez. Sorunu anlatırsın, hikâyeyi kurarsın, orada kalır. Oğuz Atay’da ise romanın nasıl kurulduğu da meselenin bir parçası oluyor. Bir de bakıyorsunuz, bu adam aslında bir mühendis. Ama dünya edebiyatını çok yakından izlemiş. Roman tekniği konusunda ciddi bir bilgi birikimi var. Romanı roman yapan o teknik meseleleri çalışmış, düşünmüş ve kullanmış. Bence Tutunamayanlar’ı ayrı bir yere koymamızın nedeni biraz da bu.”
*
“Borç yiğidin kamçısıdır,” derler. Murat Belge bu kitapla, tam elli sene sonra da olsa Oğuz Atay’a olan borcunu ödemiş oldu böylece.