Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Ölmeden önce ne okuyorlardı?
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Öteden beri, meşhur yazarların, şairlerin, alimlerin ölmeden önce hangi kitabı okuduklarını merak eder dururum. Hatta bu merakım, o kişi öleceğini bilse, o sırada o kitabı mı okurdu diye daha da öteye gider. Bilirsiniz; bazı kitaplar mutluluk verir bize, huzur verir, haz duyarız; bu yüzden o sırada biraz sonra ölecek olan kişinin okuduğu o kitapla kurduğu ilişki daha da merak uyandırır bende.

        *

        Bizden Süleyman Nazif’i; Nişantaşı’nda, yoksul bir evde tek başına ölü bulduklarında, başucundaki sehpanın üzerinde bir kitap değil, yarısı yenmiş bir elma duruyordu. Ölmeden önce, gece herhangi bir kitap okumamış, bu dünyayla kurduğu son ilişki bir elma aracılığıyla olmuştu demek.

        *

        Tevatür olabilir bilmiyorum ama yaygın söylentidir. Tolstoy, ömrünün son deminde; evlendiği günden itibaren durmadan didiştiği, ona 13 çocuk vermiş, “Savaş ve Barış”ı iki defa olmak üzere bütün kitaplarını temize çekmiş, ölmeden önce mirasından mahrum bıraktığı karısı Sonya ile şiddetli bir tartışma sonucu evden çıkıp yönü belirsiz bir yolculuğa çıkmak için tren istasyonuna gittiğinde, koltuğunun altında Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeşler” romanı olduğunu söylerler. Ölmeden önce sersemletici bir aydınlanma yaşamak; aşk, nefret, suçluluk, merhamet ve umutla dolup duygusal bir fırtınaya tutunmak veya ruhuna, ona yalan söylemeyen bir ayna tutmak için o romandan belirli bölümler okudu mu; bize bu anekdotu aktaranlar söylemiyorlar ama Tolstoy ayarında bir yazarın ölmeden önce, yattığı istasyon şefinin darmadağınık, virane evinde, bir başucu sehpası varsa eğer, o sehpanın üzerine kendi ayarındaki bir yazarın Dostoyevski’nin şaheserini koymayacak da hangi kitabı koyacak? (Dostoyevski’nin de elinde Tolstoy’un “Anna Karenina”sı, St. Petersburg sokaklarında deli danalar gibi koşturup, “Bu adam sanatın Tanrısı!” diye haykırdığı da bir yerlerde kayıtlıdır.)

        *

        Hepi topu 51 yıl yaşamış, ömrünün son on yılını verdiği, toplam 4 bin sayfa tutan; yazar olmak isteyen ama hafızasını harekete geçirmekten güçlük çektiği için bir türlü oturup istediği romanı yazamayan, tam 7 cilt boyunca bu doğum sancılarını bize anlatan, ancak romanın sonlarına doğru aradığı “hafızayı” bulup yazmaya başlayan, yine de emeline ulaşamayıp “Gerçek cennet, unuttuklarımızdadır” diyen başkahramanı Marcel’in arayışını anlatan devasa romanı “Kayıp Zamanın Ardında”nın; yazarı Marcel Proust’un okuduğu son kitap olduğunu biliyoruz. Kendine sözü vardı Proust’un, kitabına son noktayı koyduğunda ölecekti. Bu kitapla “ölümsüzlüğü” koymuştu kafasına, onu bitirdiğinde hayal ettiği mertebeye yükseleceğini bildiğinden, ondan başka kitap eline almamıştı.

        Kendi kitabını okuya okuya öldü Proust.

        *

        Yine yaygın bir söylentiye göre büyük Goethe öldüğünde başucunda Plutarkhos’un “Paralel Hayatlar” kitabı vardı. Alim antik dönemin yazarlarına hayrandı, Plutarkhos da Antik Çağ’ın en önemli yazarlarından birisiydi. “Paralel Hayatlar” Yunan ve Roma dünyasına etki etmiş şahsiyetlerin biyografilerini anlatan bir kitaptır. Bu şahsiyetler içinde en çok dikkat çekenleri ise İskender ile Sezar’dır. Yazar, bu kitabında bu iki büyük komutanın hayatlarını kıyaslayarak anlatır bize. Amacının tarih yazmak olmadığı söylese de kayıt altına aldığı hayatları bir tarihçi gözüyle yazar. Büyük Goethe, ölüm döşeğinde İskender ile Sezar’ın zaferden zafere koşarlarken geçirdikleri ruhsal değişimleri, savaşlardaki ustalıklarını, ele geçirdikleri gücün insan ruhuna olan etkilerini okurken neler düşünüyordu sahiden? Ölüm meleği kapısına dayanmış, o ise harıl harıl İskender ve Sezar’ın peşinde oradan oraya koşuyordu.

        Dostu Fredrich von Müller, bir arkadaşına yazdığı mektupta, Goethe’nin ölümünü şöyle anlatır:

        “Huzur içinde öldü, kendinde ve neşeliydi, son nefesine dek ölümü düşünmedi, acı çekmedi. Hayat ateşi yavaşça yumuşak biçimde yitip söndü, zorlama yoktu. Son talebi ışıktı. Sondan yarım saat önce, ‘Kepenkleri açın, içeriye daha çok ışık girsin’ diye emretti.”

        Ve öldü.

        *

        Mehmed Uzun’un; Diyarbekir’de kanserle giriştiği ve bir yıldan fazla süren kıran kırana savaşta teslim olup kendini bırakmasından sonra cenaze hazırlıklarıyla uğraşıyorduk. Çalışma masası salonda bir köşesindeydi. Gayriihtiyari masasına gitmiş, çekmecesini karıştırmaya başlamıştım. Bunu yaparken bir suç işliyormuşum gibi gelmişti bana o sırada. Sanki özel eşyalarını karıştırmak, çekmeceye koyduğu şeylere, kağıtlara, notlara, mektuplara bakmaya hakkım yoktu.

        Daha sonra masadan kalkmış, yatak odasına gitmiştim. Amacım başucunda hangi kitabın durduğuna bakmak değildi, sadece bir gün önce bırakıp gittiği odada ona dair izlere bakmak istiyordum son defa. Başucu sehpasında bir kitap çarptı gözüme. Kitabı aldım elime, o sırada birkaç gün önce yaşadığım o an geldi aklıma.

        Ölümü çok yaklaşmıştı. Her geçen gün kanserin kemire kemire ufalttığı bedeni bir avuç kalmıştı. O iri yarı adam gitmiş, bir kemik yığını kalmıştı geride. Hayatın sonuna geldiğini biliyordu. Öte dünyanın nasıl bir yer olduğunu hayal ediyor muydu, yaşamanın çıldırtıcı güzelliğini bırakıp gitmenin zorluğunu aklından geçirdiği halde kendini bu fikre alıştırmış mıydı bilmiyorum ama o anlarda bile o hacmi küçük kendisi büyük romanı elinde tutuyor, sanki ölmeden önce okuyup bitirmek ister gibi mecal buldukça okuyordu. O kitabı bilerek mi seçmişti, yoksa onu okumadan önce gitmenin günah olduğuna mı kendini inandırmıştı yine bilmiyorum; ben salonda oturuyordum, o üst kattaki yatak odasındaydı. Bir ara sesini duydum, kalkıp yanına gitmeye yeltendim, merdivenin dibinde kafamı kaldırdım, o da merdivenin başına gelmiş sol elinde o roman, sağ eliyle de tırabzanı tutuyordu. Göz göze gelince kitabı havaya kaldırdı, kapağını görebileceğim şekilde bana çevirdi. Elindeki kitap Tolstoy’un “Hacı Murat” romanıydı.

        Gözbebekleri büyümüştü. Beyaz beyaz bakıyordu. Yüzünde büyük bir ciddiyet vardı. Bana bir sır veya çok mühim bir haber verir gibi -isterseniz buna “dostuna yarasını gösterir gibi” deyin siz, “Muazzam, muazzam çok büyük roman” dedi. “Böyle bir roman yazmadan ölmek, bir yazar için ne feci,” dedi. Merdivenin ilk basamağında duruyordum. Sadece ona ve havada donmuş gibi duran elindeki kitaba bakıyordum. Birkaç saniye öyle kaldı, sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Tutamadım kendimi, ben de katıldım ona.

        Rabbime çok şükür, o kitabı okuyup bitirmeden ölmedi. Şimdi “Hacı Murat” elimde, boş yatağın kenarında kitabı karıştırmaya başlamıştım. Bazı satırların altını kırmızı kalemle çizmiş, kitabın bazı yerlerine notlar almıştı. Tolstoy’un devedikenlerini anlattığı giriş bölümünde söylediklerini, hastalığa karşı kendi “direnişine” benzetmiş olacak ki, “’Bu ne müthiş bir direnme! diye düşündüm. İnsan buradaki her şeyi kendisine boyun eğdirmiş, hepsini yenmiş!.. Milyonlarca bitkiyi yok etmiş; yine de, işte bu devedikeni ona teslim olmamış…” satırlarının altını çizmişti. Arkasından “Nasıl da acımasız, yok edici bir varlık şu insan; kendi yaşamını sürdürebilmek için ne çok canlı varlığı, bitkiyi yok ediyor” cümlesinin… Mehmed Uzun, yaşadığı süre boyunca hep memlekete gelmesini istediği barışı beklemişti, bunun için çalışmış, risk almış, kitapları toplatılmış, taleplerin şiddet yoluyla ifade edilmesine karşı çıktığı için bazen de kendi soydaşlarından hiç hak etmediği “zılgıtlar” yemişti. Belki de bu yüzden romanda geçen, “Kötü bir barış bile en iyi savaştan daha iyidir,” cümlesine takılmış, onu bulunduğu yerden alıp sayfanın boş kenarına yazmıştı. Sonra Hacı Murat’ın son anlarını anlatan o an, ölüm ve onura dair şu satırlar: “Daha dün efendin ben değil miydim? Vücudumu kara toprak alsa da, ruhumu gökler alacaktır.”

        Mehmed Uzun’un ölmeden önce okuduğu son kitap Tolstoy’un “Hacı Murat”ı; yazdığı son yazı da “Ölüm Meleğiyle Randevu” başlıklı denemesiydi.

        *

        Selim İleri’nin “Hatırlıyorum” kitabında Kemal Tahir’in ölmeden önce okuduğu son kitaba dair şahane bir anekdot var. Selim İleri, gençliğinde birçok yazara, şaire dair sonradan pişman olduğu yazılar yazmış, birçok insanı kendine küstürmüştü. O yaşlarda; içinde bir yetenek olan ve bu yeteneğini bir an önce harekete geçirmek isteyen ama kendinden başarılı başkalarını görünce de onları hafifçe “kıskanan” insanlar olur, rahmetli Selim İleri onlardan birisiydi. Hem yazarlığından hem de bir parça eleştirmenliğinden mütevellit birçok insana değmişti.

        Hayatının son yıllarında Kemal Tahir’in evi dolup taşıyormuş. Onu tanıyanlar tanımayanlar bir yolunu bulur, evinde düzenlenen meşhur sohbet buluşmalarına katılırlar. Kapısı herkese açıkmış, dileyen gider, artık bir “pir” mertebesine ulaşmış olan üstadın sohbetlerine katılır, herkes payına düşenle oradan ayrılırmış.

        İşte bu buluşmaların birinde Kemal Tahir, aslında pek okumadığı, pek bilmediği Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında atıp tutmaya başlar. Sohbette Selim İleri de var, Tahir’in, Tanpınar’ı okumadığını biliyor, hemen araya giriyor ve Tahir’e “Huzur” romanını okuyup okumadığını soruyor. Kemal Tahir okumadığını söyleyince aynı sohbette bulunan Ayşe Şasa fırsattan istifade, “Kemal Abi, Huzur çok iyi roman, mutlaka okumalısınız” diyor. İşte bu sohbetten üç gün sonra Kemal Tahir’in vefat eder. Cenazesi evden çıktıktan sonra, başucundaki sehpada yarısına kadar okunmuş “Huzur”u bulurlar. Eşi Semiha Hanım, daha sonra Selim İleri’ye büyük romancının okuduğu son kitabın “Huzur” olduğunu söyler.

        Kemal Tahir, o sırada öleceğini bilmiyordu ama bana sorarsanız öleceğini bilen birisi ille de okuması gereken bir kitap ararsa eğer bulabileceği en iyi kitaptır “Huzur”. Çünkü “Huzur”la bir şehre gideriz, ama gittiğimiz şehir bildiğimiz İstanbul değildir. Şehir zamanın içinde asılı kalmış bir hatıra gibidir ne tamamen geçmiş ne de tamamen bugündür. Adımlarımız ağırlaşır, zaman kendini romanın ritmine göre ayarlar, bir huzursuzluk çöker üzerimize önce, tıpkı romanın kahramanları gibi biz de Doğu ile Batı, eski ile yeni, hatıra ile unutuş arasında sıkışır, bir süre sonra aradığımız “huzurun” bildiğimiz “huzur” olmadığını, aradığımız şeyin bizzat “arayışın kendisi” olduğunu anlar, zaman zaman çocukluğumuza döner, bir ud sesi yankılanır sokaklarda, bir anne bir ninni söyler çocuğuna, bir eski zaman şarkısı çalınır kulağımıza, bir süre sonra kendi hafızamızın girdapları arasında mahpus kalır, sonra da hiç beklemediğimiz bir anda yazar bizi azat eder, garip bir dinginlik çöker üzerimize, teslim olmuşuz artık, kitabı kapattıktan hemen sonra içimizde bir kapı açılır. Kadim şehir orada ama biz o şehirde değiliz, biraz daha ağırlaşmış, biraz daha huzurluyuz. Hafif bir gülümseme gelip yayılır yüzümüze, anlarız ki “huzur” dışarıda değil, okuduğumuz kitabın içindedir.

        Ölüm mukadderse eğer, ille de çıkılacaksa o yolculuğa yani, ölüm meleği sabırsızlanmışsa eğer, kim böyle bir hissiyatla ölmek istemez ki?

        *

        Bütün bunları yazdım ama bir insanın ölmeden önce okuduğu son kitabın hangi kitap olduğunu hiç kimse tam olarak bilemez. Belki de ölmeden önce okunan son kitap bizzat hayatın kendisidir. Biz o hayatın her gün bir sayfasını çeviriyoruz, son sayfanın nerede olduğunu ne yazık ki hiçbirimiz bilmiyoruz.

        Bir gün o kitap aniden yarım kalır.

        Tıpkı Kemal Tahir’in masasının üzerinde yarım kalan “Huzur” gibi.