Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Mona Lisa'nın gülümsemesi ve idama giden mahkûmun yüzü
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Leonardo Da Vinci’nin, “Mona Lisa” tablosu, yirminci asrın başlangıcından bugüne, dünyanın en meşhur, en çok bilinen tablosu olarak durur insanlığın hafızasında. Leonardo kendi eserine yaşadığı süre boyunca bir isim vermedi. “Mona Lisa” adını ölümünden otuz bir yıl sonra biyografisini yazan Georgio Vasari verdi.

        Bu eser, 1911 yılına kadar şöhretli değildi. Çok uzun yıllar, kâh Fransa kralının, kâh Napolyon’un, kâh Louvre Müzesinin duvarında asılı kalan tabloyu bir hırsızlık vakası meşhur etti. Kim bilir, o hırsız olmasaydı belki de Mona Lisa bugünkü Mona Lisa olmayacaktı. Çalınan tablo ve sanat hırsızı, o sene dünya basınının manşetlerinden hiç inmedi. Hırsızlık vakasıyla ilgili olarak daha önce eserin bulunduğu Louvre Müzesinin yakılmasını istemiş olan büyük şair Apollinaire tutuklandı, onunla birlikte arkadaşı Picasso da hırsız şüphelisi olarak sorguya çekildi. Tablo İtalya’da, bir tüccara satılmak üzereyken bulunup tekrar Paris’teki Louvre’a geri dönünce ikon hüviyetini kazandı.

        *

        Dostoyevski 19. Asırda yaşadı. Onun yaşadığı dönemde, Avrupa ve Rus entelektüelleri arasında en çok sevilen eser Da Vinci’nin daha sonra hayranlık uyandırıp dünyanın en meşhur tablosu payesini kazanacak olan tablosu “Mona Lisa” değil, Raphael’in “Sistine Madonna”sıdır.

        Dostoyevski, 1867 yılında genç karısıyla çıktığı uzun sürecek olan Avrupa seyahatinde Dresden’deki müzede ilk defa bu tabloyu görmüş, önünde saatlerce durmuş, daha sonra da bir kopyasını ölünceye kadar çalışma masasından eksik etmemiştir. Ona göre bu eserdeki Meryem Ana’nın yüzü, “insani güzelliğin en yüksek ifadesi” ve “manevi kurtuluşun” ima yollu bir sembolü veya bir işaretidir.

        Bu gezi sırasında zihninde tasarladığı “Budala” romanını yazdığı süre boyunca, bu tablodan hiç kopmadı. Romanında bu eseri, “insan ruhunun ulaştığı en yüksek saflık” olarak nitelendirdi ve daha sonra bütün dünyada birçok ressamı, yazarı, şairi, musikişinası etkileyecek olan “Güzellik kurtaracak dünyayı” sözünü bu tablodan etkilenerek romanına geçirdi.

        *

        “Budala”da hayatı temsil eden “ideal güzellik” ile ölümü temsil eden “karanlık gerçeklik” arasındaki çatışmayı anlatır Dostoyevski. Romanda “güzelliğin” sembolü Raphael’in “Sistine Madonna”sı, “karanlığın” sembolü ise Holbein’in “Mezardaki Ölü İsa” tablosudur. “Madonna” “ideal güzelliği”; “Ölü İsa” ise “karanlık gerçekliği” temsil eder. Romanda çatışmayı iki “zıt tablo” üzerinden kurgular ve bu iki büyük eseri çarpıştırarak şu mühim soruyu sorar:

        Holbein’in “Mezardaki Ölü İsa”da tasvir ettiği o tüyler ürpertici, korkunç “ölüm gerçeği” karşısında, Raphael’in insanlığa vaat ettiği “kurtarıcı güzellik” ayakta kalabilir mi?

        Büyük yazar romanın sonunda bu soruya “evet” veya “hayır” diye kesin bir cevap vermez. Bu iki mutlak cevap yerine trajik ve sarsıcı bir tablo çizer. Çizdiği tablo nihayetinde “karanlık”tır, zira “aydınlığın” yazarı değildir Dostoyevski, ama hepten umudunu kaybetmiş bir nihilist de değildir. Romanda sözünü ettiği “güzellik” dünyayı, fiziki veya sosyal manada hemen kurtarmaz ancak kahramanı Mişkin gibi insanların varlığı umudumuzu büyütür; günün birinde insanlığın ulaşabileceği en yüksek mertebeyi hatırlatan birer “ışık”tır onlar. (Oğuz Atay’ın tutunamayanların kralı Selim’e “Işık” soyadını vermiş olması boşuna değil demek.) Tek tük çoban ateşlerinin yandığı bu “karanlık” dünyada “güzellik” kolay kolay “ayakta kalamaz”; tıpkı romanın kahramanları gibi ölür veya delirir veya Oğuz Atay’ınki gibi “intihar eder” ama onların varlığı dünyanın “çirkinliğini” ifşa eder.

        Destur ya pasaklı şair! Senin mısraına az biraz müdahaleyle, “Onlar da olmasalar, bizim “gayri kimimiz var?”

        *

        Belli ki Dostoyevski, Da Vinci’nin “Mona Lisa"sıyla hiç karşılaşmamış, zira ona dair hiçbir metninde bu tablodan bahsedilmez. Karşılaşmış olsaydı eğer, Da Vinci’nin, bugün sanat tarihinde “belirsizliğin” en yüce sembolü olarak kabul edilen, büyük ustanın “sfumato”(keskin çizgiler yerine renk ve ton geçişlerinin yumuşatılarak birbirinin içinde eritilmesi) tekniğini kullanarak, dudak kenarlarını ve göz pınarlarını bulanıklaştırarak ifadenin izleyicinin bakış açısına göre değiştiren “gülümsemesini” yazdığı bir romanda malzeme olarak kullanır mıydı bilinmez; ama “Budala”da Prens Mişkin’in, resim yapmaya meraklı genç kadın Adelaida’dan tasvir etmesini istediği “idam edilmek üzere olan bir mahkûmun giyotine çıkmadan hemen önceki son dakikasının” resmi; sanatın “an”ı dondurma gücünü iki zıt uçtan gösteren benzersiz örneklerdir. Biri aydınlık hayatın gizemli ve durmadan akan neşesini; diğer ise karanlık ölümün hiç kimsenin kaçamadığı, katı, berbat, yıkıcı dehşetini temsil eder.

        *

        O halde önce Dostoyevski’nin genç Adelaida’dan yapmasını istediği “ölümü” temsil eden tablosunun ayrıntısına bakalım:

        “Budala”da, uzak bir yoldan, Avrupa seyahatinden şehre yeni dönmüş olan Prens Mişkin, akrabaları Yepançin ailesini ilk defa ziyaret eder. Aile bireyleriyle tanışır, Yepançinlerin ortanca kızları Adelaida yetenekli bir amatör ressamdır, onunla uzun uzun konuşur. Kız, resme oldukça meraklı olan ve bu konuda olağanüstü bir bilgisi olan Mişkin’den kendisine bir konu önermesini ister.

        Dostoyevski, Mişkin karakterine kendi hayatından birçok şey katmış. Avrupa seyahatinde karşılaştığı birçok yeni şeyi olduğu gibi genç yaşında idamdan son anda kurtulmasının yarattığı travmayı da romanın birçok yerinde ona anlattırır.

        Mişkin, kendisinden tuvale geçirmek için konu önermesini isteyen genç kıza, “benden resmini yapacağınız bir konu istediğinizde size bir idam mahkûmunun resmini yapmanızı önerecektim; kafası kesilmemiş henüz; elleri bağlı, sehpada ayakta duruyor, az sonra diz çöktürülecek ve boynuna bıçak inecek.” İşte bu mahkûmun yüzünü çizmesini ister kızdan. Adeliada, “Sadece yüzünü mü?” diye sorar hayretle. Zira ona göre bunda “tabloluk” bir şey yok. Kız, Mişkin’den “başının kesilmesini bekleyen bir adamdan” nasıl bir tablo çıkarabileceğini anlatmasını ister ısrarla. Kızın kafasında deli sorular var:

        “Bu yüzü nasıl çizmeli?” “Nasıl bir yüzdür bu yüz?”

        Prens Mişkin, dilinin döndüğünce anlatmaya başlar: (Oldukça uzun bir pasajdır, affınıza sığınıyorum, kısaltmaya gelmez.)

        “Ölümden hemen önceki anın yüzüdür bu yüz. Mahkûmun sehpada, az sonra altına boynunu uzatacağı büyük, ağır bıçağın karşısında durduğu anın yüzü. Ölüm mahkûmu tam bu anda benden yana çevirdi başını; yüzüne baktım… ve her şeyi anladım. Aslında… bunu anlatmak o kadar zor ki! Siz ya da başka biri. Bunu resmedebilmenizi nasıl isterdim! Keşke siz olsanız bu! O sırada da, böyle bir resmin yararlı olacağını düşündüğümü anımsıyorum. Biliyor musunuz, burada sehpaya kadar olan aşamada neler olup bittiğini bütün ayrıntılarıyla gözünde canlandırabilmek de çok önemli. Giyotinin karşısına getirilmezden önce herhalde zindandaydı bu mahkûm ve idamına da hiç değilse bir hafta kadar süre olduğunu sanıyordu. Olağan formalitelerin, işte bazı kâğıtların birtakım yerlere imzaya gidip gelmesinin bir haftayı bulabileceğini hesaplıyordu. Ama ne olduysa, nasıl olduysa işlemler hızla tamamlanıverdi. Sabah saat beşte hücresinde uyuyordu. Ekim sonlarıydı. Ekimde sabah erken hava hem soğuk hem de karanlık olur. Bir görevli gardiyanla birlikte hücresine girip, usulca omuzuna dokununca yatağında doğruldu, dirseğine dayandı, gözlerini kırpıştırarak ışığa baktı. ‘Ne var ne oluyor?’ diye sordu. ‘Saat onda idam edileceksiniz’ dediler. Uyku sersemliğiyle, kâğıtların filanca yerlere imzaya gidip gelmesinin bir hafta kadar tutması gerektiğini açıklamaya girişti; sonra iyice uyanıp da kendine gelince tartışmayı kesti, sustu. -Aynen böyle anlattılar bana.- Sonra, ‘Böyle birdenbire olması ağırına gidiyor insanın…’ diye mırıldandı, sonra yine sustu, bir şey söylemek istemiyordu canı. Üç dört saat kadar sürecek hazırlıklara başlandı sonra; bilinen şeyler işte: papaz, şarap, sığır eti ve kahveden oluşan yemek (gülünç değil mi: bir yandan son derece acımasız bir hüküm, bir yandan da hiçbir suçu günahı olmayan görevlilerin insan severlik adına olduğuna inandıkları, içten olduğu kuşkusuz davranışları). Tuvalet de yapıldıktan sonra (bir ölüm mahkûmunun tuvaletinin ne olduğunu bilirsiniz), bir arabaya bindirildi ve kenti ağır ağır geçerek idam edileceği yere götürüldü. Sanırım yol boyunca da önünde yaşamak için sonsuz bir zaman varmış gibi geliyordu kendisine. Şöyle düşünüyordu herhalde: ‘Yaşamımın sona ermesine daha çok var; en az üç sokak yaşayacağım daha; şu sokağı da geçtikten sonra, onun arkasındaki dar sokakla, sağ kolda ekmekçi olan sokak var… Ekmekçiye kadar çok var daha.’ Çevrede halk birikmiş; ıslıklar, bağırışlar… Binlerce insan, binlerce çift göz… daha bunlara katlanması gerek. Ama en ağırı: ‘İşte belki on bin insan! Hepsi yaşıyor, yaşayacak; bir beni öldürüyorlar!’ Sehpa aşamasına kadar gözde canlandırılması gereken ayrıntılar derken bunları kastediyorum. Giyotinin bulunduğu sahanlığa çıkan basamakların başına gelince mahkûmun birden ağlamaya başladığı görüldü. Oysa güçlü kuvvetli, gözükara biriydi; tam bir kıyıcı, kan içici olduğu söyleniyordu. Papaz yanından hiç ayrılmıyordu; arabadayken bile kulağının dibinde habire dualar edip durmuştu; ama o herhalde bunları hiç duymamıştı; aslında hep dinlemeye çalışıyor, ama üçüncü sözcükten sonra ip kopuyor, bir şey anlayamıyordu. Yani herhalde böyleydi. Sonunda sehpaya uzanan basamakları çıkmaya başladı. Ayakları bağlı olduğu için küçük adımlar atabiliyordu ancak. Papaz, akıllı bir adamdı herhalde, çünkü konuşmayı kesmişti artık; konuşmak yerine öpmesi için durmadan haçı uzatıyordu kendisine. Arabadan indirilip merdivenlerin başına getirildiğinde de rengi çok soluktu, ama merdivenleri tırmanıp da giyotinin bulunduğu sahanlığa çıkınca yüzü kâğıt gibi bembeyaz oldu. Herhalde bacakları da duyarsızlaşmıştı, ya da sendelediğine bakılırsa artık bedenini taşıyamıyorlar gibiydi. Sonra, sanki boğazını sıkıyorlarmış gibi, ciğerlerinde karıncalanma hissediyor, midesi bulanıyordu. İnsanın çok korktuğu anlarda olur bu; bilinç yerindedir, ama bağlanmış gibidir, elden bir şey gelmez. Önlenemez bir felaket anında… Örneğin üzerinize doğru yıkılmakta olan bir ev karşısında, oturur, gözlerinizi kapatır ve beklersiniz: ne olacaksa olsun varsın! İşte mahkûmda da bu bedensel çöküş başlayınca, papaz hiçbir şey söylemeden, elindeki haçı öpmesi için çabuk çabuk onun dudaklarına doğru uzatıyordu. Küçük, gümüş bir haçtı bu ve papaz durmacasına aynı hareketi yineliyordu. Haç dudaklarına değince mahkûm gözlerini açıyor; sanki birkaç saniye içinde canlanıyor ve bu sırada küçük bir iki adım atıyordu. Haçı doymazca öpüyordu… Öpmek için acele ediyordu… sanki ne olur ne olmaz diye yanına almak istediği unutmaktan korkan birinin telaşı içindeydi; ama bu anda herhalde hiçbir dinsel duygu duymuyordu. Başını bıçağın altına koyana dek bu böyle sürdü… Bu son saniyelerde bile bilincin kararmıyor olması çok ilginç doğrusu! Hatta tam tersine, insanın kafası her zamankinden de zinde oluyor sanki, zinde ve çok çalışkan: kopuk kopuk, değişik, gülünç birtakım düşünceler üşüşüyor insanın kafasına: ‘Şu adamın tam alnının ortasında bir siğil çıkmış; celladın ceketinin alt düğmesi paslanmış..’ Her şeyi bilir, her şeyi anımsarsınız. Hele bir nokta vardır ki, ne unutabilirsiniz ne unutabilirsiniz, ne es geçebilirsiniz… her şey onun çevresinde döner… Mahkûm başını uzatmış, bekler ve artık bilir…. Derken birdenbire başının üzerinde demirin hışırtısını duyar! Bunu kesinlikle duyar! Kütüğün üzerine başını koyan ben olsam, ben özellikle kulak kesilir ve o hışırtıyı duyardım! Bir saniyenin onda biri kadar süren müthiş kısa bir andır herhalde bu, ama yine de duyar insan o hışırtıyı! Hatta bir tartışma var, kafa koptuktan sonra da, diyorlar; yani bir saniye kadar bir süre, bedenden kopmuş olduğunu algılarmış! Neler geliyor insanların aklına! Peki ya bu farkındalık bir değil beş saniye sürüyorsa? Şimdi tabloyu şöyle canlandırın gözünüzde: basamaklardan yalnızca sehpaya ulaşan sonuncu basamak gayet net ve yakın görünüyor; mahkûm da adımını tam ona atmış; yüzü kâğıt gibi, bembeyaz; papaz haçı uzatıyor, bakıyor ve her şeyi biliyor… Haç ve mahkûmun başı; işte tablo; papazın yüzü; cellat, celladın iki yardımcısı ve aşağıda başka birkaç kafayla gözün, ikici plan olarak, belirsiz, silik bir biçimde işleyebilirsiniz. Tablo, işte bu.” (Budala, İletişim Yayınları, s.97-100)

        *

        Prens Mişkin’in kendisine bir konu önermesini isteyen amatör ressam Adeliada’dan yapmasını istediği Bir mahkûmun giyotin sehpasındaki ölümden hemen önceki anına” dair tabloyu; bu romanı okuyan kaç ressam yapmaya yeltendi bilmiyorum ama dünyada bu metni okuyup eline fırça alacak cesareti gösterebilecek çok ressamın olduğunu sanmıyorum. Edebiyatın resimle veya resmin edebiyatla imtihanına dair harikulade bir metindir bu metin. Kelimelerle bir idam mahkûmunun son anlarına (beklenmedik son, kabulleniş süreci, hazırlıklar ve zıtlıklar, zamanın göreceliği, kalabalık ve yalnızlık, kırılma noktası)ve bu anların psikolojik derinliğine bu kadar sarsıcı bir dille varıp anlatmak her babayiğidin harcı değil.

        Bu metin bize, Dostoyevski’nin “hayatın güzelliğinin” karşıtı olarak konumlandırdığı, romanın ana teması olarak anlattığı “ölümün çirkinliğini” destekleyen bir metindir aynı zamanda.

        *

        Dostoyevski’den asırlarca önce yaşamış Lonardo Da Vinci ise, “Lonardo’nun Defterleri” (Arkadaş) adıyla Türkçeye de çevrilen kitabında, tıpkı Dostoyevski’nin kahramanı amatör ressam Adeliada’ya benzeyen amatör genç ressamlara “güzel yüzlerin seçimi” konusunda şu tavsiyede bulunur:

        “Çevrenize bakın ve sizin kendi değerlendirmenizden çok, etrafınızdaki insanların değerlendirmeleriyle güzel olduğu kabul edilen pek çok yüzün en iyi kısımlarını aklınızda tutun; bunu yapmadığınız zaman yanılabilir ve kendi yüzünüze benzeyen yüzleri seçebilirsiniz. Çünkü benzerlik bizi mutlu eder. Eğer çirkinseniz, güzel olmayan yüzleri seçersiniz ve pek çok ressamın yaptığı gibi çirkin yüzleri yaparsınız. Sanatçının eseri genellikle kendisine benzer.” (s.289)

        Ve 1503 yılında; yemek odasına asacak bir tablo isteyen bir sanat hamisinin siparişi üzerine tuval başına geçen, kendi deyimiyle “tembelliğinden”, başkalarına göre ise “huysuzluğundan” sonradan Mona Lisa adını alacak olan eseri üç senede yapar ve tablodaki “güzel yüzün” dudağının kenarına doğrudan bakıldığında kaybolan ancak uzaktan bakınca fark edilen, gizemli bir gülümseme yerleştirir.

        Bu gülümseme tam beş yüz seneden beri bir sır olarak görülüyor sanat âleminde. Bize hem gel diyor hem de sakın yaklaşma diye emrediyor sanki. Gülümseme net değil, daha çok bir ihtimaldir. Tıpkı hayatımız gibi, halet-i ruhiyemize göre biçim alır. Sanki bir büyü gibi, tam olarak çözdüğümüzde sırı da dökülür. Belki de bilinmezliğin kendisidir bu tebessüm. Kadın hem masum hem baştan çıkarıcı hem erişilebilir hem ulaşılmazdır. Tıpkı hayat gibi. Tıpkı aşk gibi. Tıpkı kendimiz gibi.

        *

        Mona Lisa’nın alaycı, ele avuç sığmaz gülümsemesi ile Dostoyevski’nin “Budala”da tasvir ettiği, giyotin gölgesindeki mahkûmun son bakışı... İlk bakışta biri hayatın, diğeri ölümün uçurumunu akla getirir. Biri güzelliği, öteki çirkinliği anlatsa da her ikisi de insanın "an" ile olan imkânsız bağını fısıldar bize.

        Mona Lisa’nın dudağının kenarlarındaki o belirsiz kıvrım, her şeyin hâlâ mümkün olduğu, zamanın genişlediği ve vaatlerle dolu olduğu bir dünyayı temsil eder. (“Biz büyüdük ve kirlendi dünya.”) O gülümseme, seyirciye “buradayım ve her şeyi biliyorum” der. Hayatın sonsuz devinimi, o hafif sisli bakışlarda saklıdır; sanki fırça darbesi hiç bitmemiş, o an hiç donmamıştır.

        Oysa Dostoyevski’nin mahkûmu için zaman artık bir genişleme değil, daralan bir boğazdır. Giyotin sehpasındaki adamın yüzünde, Mona Lisa’nın dinginliğinin tam zıttı olan bir "mutlak dehşet" vardır. Fakat Dostoyevski, o son saniyelerde beynin inanılmaz bir hızla çalıştığını söyler. Mahkûmun yüzündeki o çarpılmış ifade, aslında hayatın tüm ağırlığının tek bir saniyeye sığdırılma çabasıdır.

        Mona Lisa "her şeye sahip olmanın" huzuruyla gülümserken, mahkûm "her şeyi kaybetmenin" şokuyla bakar. Biri zamanı durdurmak ister çünkü dünya çok güzeldir; diğeri ise zamanın durmasını diler çünkü bir saniye sonra dünya yok olacaktır. İkisinin birleştiği nokta ise o korkunç ve büyüleyici belirsizliktir. Birinde "ne düşündüğünü asla bilemeyiz", diğerinde ise "o an hissettiği acıyı asla hayal edemeyiz."

        Biri sanatın hayatı kutsamasıdır, diğeri ise hakikatin ölümü çıplak bırakması.

        *

        Bütün bu anlattıklarımdan sonra; Dostoyevski’nın “Budala” romanında sorduğu, Holbein’in “Mezardaki Ölü İsa”da tasvir ettiği o tüyler ürpertici, korkunç “ölüm gerçeği” karşısında, Raphael’in insanlığa vaat ettiği “kurtarıcı güzellik” ayakta kalabilir mi sorusuna ilaveten; yine Dosyoyevski’nin ölümü temsil eden “idama giden adamın yüzü” pasajı karşısında Da Vinci’nin hayatı temsil Mona Lisa’nın huzur veren gülümsemesi dimdik ayakta kalabilir mi sorusuna sizi bilmem ama benim naçizane cevabım şudur:

        Hayat güzel, ölümün karanlıktır. Yaşadığımız dünyada bugün “hayatın güzelliğinden” çok az eser var ne yazık ki. “Ölümün karanlığı” ise katran karası bir şal gibi her gün bir parça daha seriliyor dünyanın üzerine.

        İnsanlık bu yüzden nefes darlığından mustarip şimdilerde.