Bu mecrada, zaman zaman ölümleri, zaman zaman ölüm yıldönümleri, zaman zaman doğum günleri, zaman zaman da “hatırlansınlar” diye arada bir portrelerini yazdığım insanlar nedense hiç yaşamamış birer roman kahramanlarıymış gibi gelirler bana.
İyi yazarlar, yarattıkları roman kahramanları arasında ayrımcılık yapmazlar. Birisini çok sevip diğerinden nefret etmezler. Birisini kurtlara atıp ötekini pamuklara sarmazlar. Roman kahramanlarına “ayrımcılık” yapmayan yazarlar, zaman durdukça ona kafa tutan, bir roman kahramanı değil de yaşayan bir bireymiş gibi aramızda dolaşan karakterler yaratır ve kısa sürede edebiyat tarihinde kendilerine şahane bir yer açarlar.
Ben de bu yazıda bütün kahramanlarına aynı şefkatle yaklaşan bir romancı edasıyla bakmak istiyorum Yalçın Küçük’e.
Dünyanın gidişatına yön vermiş, insanlığa bir faydası dokunmuş bizden uzak birileri olsun; modernleşme tarihimizle birlikte bu memleketin daha iyi bir memleket olabilmesi için çabalamış, bu yüzden aç kalmış, sürgüne gitmiş, hapis yatmış, idam edilmiş fikri ne olursa olsun, sağcı olsun solcu olsun hemen hemen herkes benim için kıymetlidir. Bu fikre gelmek, “ötekinin” de hakkını vermek, bir zamanlar kendimi farklı uçlarda gördüğüm insanlarla empati kurmak kolay olmadı. Dünyanın en güç işi Meriç’in “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak tanımladığı “izmlerden” kurtulmaktır. İnsan o “köyneği” sırtından çıkarıp yırtıp attığında, kalın hapishane duvarları arasında yaşasa bile özgür bir insansındır artık.
*
“Aydın Üzerine Tezler”le başlayan parlak başlangıcın devamını getiremeyip son yıllarında bile bile bazıları için kendini bir “şemo” (“şemo” Kürtçe bir kelime, meclislerde ortaya çıkıp türlü türlü zevzeklik yaparak ahaliyi güldürenlere denir) haline getirse de, (Etyen Mahçupyan bunu “kendini çok önemseyip merakının değil kişiliğinin peşinde koşmasına” bağladı) Yalçın Küçük benim için gençliğimin bir döneminde merakımı daha çok tetiklemiş bir adamdır hâlâ. Entelektüel, yazar, sanatçı, fikir erbabıyla kurduğumuz ilişkidir beni bu sonuca götüren. Kişiliği berbat olabilir, fikrinden tiksinebilir, onunla aynı yolda hiç yürümüyor olabilirim, ama eğer birisinden bir şey öğrenmişsem, öğrettiği şeydir benim için her daim. Gerisini, hiç kimseden hiçbir şey öğrenmemiş olanlar düşünsün…
Onun için, birkaç günden beri Yalçın Küçük’ün ölümünden sonra yazılan onlarca yazıya benzer bir yazı yazmamaya çalışacağım. Bana öğrettiği şey dairesinde kalmaya çalışacağım zira onlarca Yalçın Küçük var: Sosyalist, kimi yazılar, birtakım videolar yoluyla Apocu, Kemalist, ulusalcı, darbe taraftarı, orducu, devlet kurtarıcısı, komplocu, paranoyak, antisemitist isim okuyucu vb.… Ölümünden sonra yazılanlar genel olarak ya nefret ya da sevgi üzerine kurulu… Hasan Bülent Kahraman’ın yazısı hariç, ikisini birbirinin içinde eriten bir yazıya şu ana kadar rastlamadım henüz.
Biliyorum, ne kadar zorlarsam zorlayayım kendimi, Oray Eğin’in “ölülerin arkasından yazdığı” yazılara benzer bir yazı yazamayacağım. Zira o işi son yıllarda matbuatta en iyi yapan yazardır o. Mesela Yalçın Küçük’e bakarken, Oray Eğin’in Engin Ardıç’ın ölümünden sonra yazdığı yazıya benzer bir yazı yazmak isterdim, bu vesileyle bu da yazar “kıskançlığı” olarak kayıtlara geçsin istedim.
*
1980’lerin ortalarında, İstanbul Kocamustafapaşa’da, bitişik bakkaldan ortaklaşa aldığımız ne varsa gazete kâğıdı üzerine serip yediğimiz, kimin gömleği temizse ondan önce giydiğimiz, “yârin yanağından gayri” her şeyi bölüştüğümüz, katalitik sobayla hiç ısınmayan, sabahlara kadar briç oynayıp şiir okuduğumuz sefil bir talebe evinde karşılaştım onunla; daha doğrusu o sırada yeni çıkmış olan kitabı “Aydın Üzerine Tezler”in birinci cildiyle. Sanırım Fahri getirmişti eve. Siz bakmayın Adanalı Fahri’nin Müslüm Baba müptelası olmasına, kaseti koyup yatağına uzanarak Baba’nın “Esrarlı gözler”ini dinlerken, aydın üzerine tezleri kıraat etmesinin mala davara ne zararı olabilirdi ki?
Okuyup bitirmesine izin mi vermedim, rüşvet verip önce ben okuyayım diye mi ısrar ettim hatırlamıyorum şimdi, kitabı bir anda elimde buldum. Daha önsözde yakaladı beni; “Türk aydını başıyla yürüyordu, ayağıyla düşünüyordu.” Demek ki yazar, şimdi tıpkı Marx’ın, Hegel’in felsefesinde yaptığını yapacak, onu ters çevirip ayakları üstüne oturtacak, böylece başa düşünme, ayaklara yürüme vazifesini verecekti!
Sahi bir yazar bunu yapabilir miydi? Bu nasıl bir kudretti?
Kitabın ta başından, aydına bir vazife veriyordu Yalçın Küçük: “Mücadele etmeyen aydın olamaz. Eyleme inmeyen aydın olamaz. Aydını tarihin diğer aktörlerinden ayıran en belirgin çizgi, mücadeleye kafasını koymasıdır. Aydının kafası, mücadelede ön plandadır. Bu yüzden zaman zaman önce aydının kafası kopartılır” diyordu daha kitabın ilk sayfalarında.
Biz de aydın adayıydık. Biz de kelleyi koltuğa almıştık. Baksanıza, daha dün gazeteci Yalçın gelmiş, emniyet müdürünün kendisine “o evde birkaç Kürt yaşıyor, biz onların ne tür sakıncalı kitapları okuduklarını biliyoruz, onlara bir iyilik yap, git o kitapları o evden çıkar,” demiş, o da bu durumu bize kaygılı bir yüz ifadesiyle anlattığında, tırsmıştık. Yemek parasından kısarak aldığımız Nazım Hikmet’in, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, AhmedArif’in şiir kitaplarını ve sakıncalı olabilecek başka kitapları paket yapıp ona vermiş, o da beleş kitap bulmanın verdiği gizli sevinçle kitapları alıp uzun bir süre bizim eve bir daha uğramamıştı. Tamam, “zararlı sol yayınları” okumak yasaksa, biz de Yalçın Küçük okuyacaktık! Kelle koltukta, bize “kelleyi koltukta sıkı tutun” diyen adama böyle müptela olduk işte. O evde kaldığım 1989 yılına kadar peş peşe çıkan 5 cilt, toplam 4 bin sayfa tutan “Aydın Üzerine Tezler”in tümünü hatmettim. Bu arada “Küfür Romanları”, “Estetik Hesaplaşma” ile “21 Yaşında Bir Çocuk: Fatih Sultan Mehmet” kitapları da cabası.
*
Yalçın Küçük bir hatip edasıyla yazıyordu. Cümleleri kısaydı. Vurguluydu. Emir kipi kullanıyordu. Yazdıkları kesinlik bildiren ifadelerle doluydu. Yazarken sanki karşısında bir kitle varmış ve o kitleye hitap ediyormuş gibi bir ritim tutturuyordu.
Aradığım kitapları bulmuştum!
Türk aydınını bir "saf ürün” olarak görüyordu. O “Türk tarihinin, Türk eyleminin, hep çocuk kalmış çocuğu”ydu. 1830’dan 1980’e kadar Türkiye’nin modernleşme tarihini, entelektüel birikimini, zaaflarını, vazgeçemediği bağımlılıklarını sorguluyor, beni o tarihin içinde Şinasi gibi, Namık Kemal gibi, Ziya Paşa gibi birçok yazar ve şahsiyetle tanıştırıyor, Tercüme Odası’na sokup çıkarıyor ve o zamana kadar bilmediğim bir bilgiye götürüyordu.
Türk aydını devletle iç içe doğmuştu! Tercüme Odası’nda şekil almış, bu yüzden bir türlü “mütercim” olmaktan kurtulup “mütefekkir” olamamıştı. Elinin altında belgeler vardı, hatıratlar herkese açıktı, yazılı kaynaklar vardı, romanlar, şiirler yazılmıştı, onları başka türlü bir okumaya tabi tutuyor ve şu sonuca varıyordu: Namık Kemal, Ali Suavi gibi isimlerden Jön Türklere, Cumhuriyet’in kurucu babalarından Doğan Avcıoğlu’na, Nâzım Hikmet’ten Aziz Nesin’e kadar uzanan bir çizgide, Türk aydını hep devlete bağımlılığını sürdürmüş, yalnızlığını, iç savaşlarını kendi içinde yaşamış ve “devlet icazetinin” dışına çıkmamıştı. (Nazım Hikmet’in "Kuvay-ı Milliye Destanı"nı hapishaneden kurtulmak için yazdığını ilk o söyledi mesela.) Türkiye’de aydın, özerk ve eleştirel bir özne değildi. Devlet mekteplerinden okumuş, parasız eğitim görmüştü. Bu yüzden büyük ölçüde devletin ideolojik aygıtları içinde şekillenmiş, ondan beslenmişti. “Devleti kuran” Kemalistler böyle olduğu gibi, “devleti yıkmak” isteyen sosyalistler de böyleydi. Türk aydını “üretilmiş” bir aydındır. Bu yüzden günü geldiğinde “üretim bandının” dışına çıkartılması da kolaydır.
Aydınları kategorize ediyordu. Kendine yakın bulduklarına şefkatle yaklaşıyor, sevmediklerini yerin dibine batırıyordu. Onun için ölçüt, “düzenle barışmama” durumu ve ne kadar “inatçı” olup olmadıklarıydı. “Direniş ruhuna” sahip ve “ütopyası” olan Beşir Fuat’ı, Tevfik Fikret’i, Nazım Hikmet’i, neredeyse bütün ittihatçıları (“İttihat ve Terakki bir ihtilal okuludur” sözü onundur), Aziz Nesin’i, İlhan Selçuk’u, Korkut Boratav’ı, Vedat Türkali’yi ve Uğur Mumcu’yu “duruşları” nedeniyle yüceltiyor; “düzene eklemlenmiş” aydın olarak gördüğü Ziya Gökalp’i, Abdülhamit döneminin bütün aydınlarını, Mithat Paşa’yı yargılıyor, Kemal Tahir ile İdris Küçükömer’den “uzak durun” diyordu. Sağcı aydınları ise neredeyse aydından bile saymıyor; Peyami Safa ve Necip Fazıl’ı dışarıda tutarsak İslamcı-milliyetçi-muhafazakar aydınlardan mesela Mehmet Akif’ten, Nurettin Topçu’dan, Osman Yüksel Serdengeçti’den, Sezai Karakoç’tan, Erol Güngör’den, İbrahim Kafesoğlu’dan, Ahmet Kabaklı’dan, Nihal Atsız’dan, Mehmet Kaplan’dan, Tarık Buğra’dan, Nevzat Köseoğlu’dan hiç bahsetmiyordu. Ona göre onlarda “direniş ruhu” olmadığı gibi “ütopyaları” da yoktu. Ayrıca “Kaç yıllık inadın var?” sorusuna hiçbirisinin verecek cevapları da yoktu.
Sol cenahta yer alan bazı aydınların da “yatacak yeri” yoktu. Mesela Sabahattin Ali mücadele “kaçkını”ydı. “Tahiri” tarikatının başı Kemal Tahir “bize” yaramazdı, onu sağcılara verip yerine Peyami Safa’yı almayı öneriyordu. İdris Küçükömer’i önemseyenleri ise “İdrisiler” olarak aşağılıyordu.
*
1980’li yılların ikinci yarısı, İstanbul’da yaşayan Türk aydınları için “panel yılları”dır. Murat Belge, Doğu Perinçek, Uğur Mumcu, Yalçın Küçük, Nail Satlıgan, Şerif Mardin panelden panele “şahin gibi” uçuyorlardı. Tepebaşı'nda bulunan BİLAR, Cihangir’de bir tarihi binanın birinci katında bulunan BİLSAK ile zaman zaman Şan Tiyatrosu ile Nişantaşı Valikonağı Caddesi girişindeki Konak Sineması’nda sakıncalı kelimeler öfkeli, yılgın ama “ütopyasından vazgeçmemiş” aydınların ağzından birer mermi gibi fırlayıp biz yeniyetmelerin körpe beyinlerinde olmadık sorulara yol açıyordu.
O panellerin değişmez konuşmacılarından birisi de Yalçın Küçük’tü. “Kırmızı kaşkollü” devri yeni yeni başlıyor, sosyalistliğinin yanına Kuvay-ı Milliyeciliğini ilan eden “kalpağını” ise henüz kafasına geçirmemişti.
İşte bu zamanlarda varıp kendimi tanıştırmış olmalıyım. Artık gazeteciydim ve gazetenin kültür sanat sayfasında yazılarım çıkıyordu.
O günü hiç unutmuyorum. 27 Ağustos 1989 günü Tuğrul Eryılmaz, Nadire Mater, İpek Çalışlar’ın öncülüğünde bir grup muhalif gazeteci “Sokak” isimli bir dergi çıkarmış, o gün İstiklal Caddesi Halep Pasajı’ndaki Beyoğlu Pub’da bir kokteyle yayın hayatına başlaması kutlanıyordu. Oraya gitmek için üç arkadaşımla yürürken caddenin tam girişinde Yalçın Küçük’e rastladık. Sıcak ve parlak bir gündü. Süt beyazı bir kıyafet giymişti, boynunda yere kadar uzanan bayrak kırmızısı bir atkı vardı. Ta uzaktan "ben buradayım" diyordu. Yaklaştık ona, o da bizim gideceğimiz yere gidiyordu. “Çocuklar beni aranıza alın” dedi, kaygılı bir sesle. “Ne oldu hocam?” deyince, etrafına kuşkulu kuşkulu baktı, “Devlet beni arıyor,” dedi. “Bu kılıkta seni kimsenin aramasına gerek yok, her şeyinle meydandasın”demedik, birlikte yürüdük. İkinci karşılaşmam, iki sene sonra Ankara’da oldu. Halil Nebiler’le birlikte Güneş’te yayımlanmak üzere “Dünden Yarına Kürtler” diye bir yazı dizisi hazırlıyorduk, meseleye dair kaynak kıt; olanların da önemli bir kısmı Yalçın Küçük’ün Ankara Karakusunlar’daki evinin kütüphanesindeydi. 1991’in Ocak ayında gittik evine. Bize yardım edecekti, ne de olsa Türk basınında bir ilki gerçekleştirecek “Kürtlere” dair bir yazı dizisi hazırlayacaktık, ama bir şartı vardı; yazı dizisi bitince kitap halinde yayınlarsak, dergisi ve yayınevi Toplumsal Kurtuluş’a verecektik! Laf kalabalığına getirdik, bize birçok kitap verdi, emaneten aldığımız kitaplarını daha sonra paketleyip tekrar kendisine gönderdik.
Daha sonra bazı kontaklar sağlayarak bir yolunu buldu ve Almanya üzerinden Bekaa’ya gitti. Abdullah Öcalan’la görüştü, bir yığın “dedikoduyla” geri döndü. O dedikoduları benim de bulunduğum bir ortamda anlatmış ve Yılmaz Güney’le ilgili olanı Hürriyet gazetesine manşet olmuştu. Bulabildiği her fırsatta Öcalan’a “Apo kardeşim” demeye başladı, 1994 yılında Fransa'ya gidip yerleşti, tam dört sene boyunca Med TV'ye çıkarak Kürtlere "rehberlik" yaptı. Teşkilatta sözlerine en az Apo'nun sözleri kadar kıymet verildi ve 1998'de memlekete döndü. Hapis yattı. Çıktıktan sonra kırmız kaşkolüne “kuvvacı” kalpağını ekleyip televizyon ekranlarının baş müdavimi oldu.
O andan itibaren ben de onu okumayı bıraktım.
Benim için, “aydın” meselesinde merakımı tetiklemiş bir adam olarak kalsın istedim galiba.
*
Onun “Devletle bağını koparmadıkça gerçek aydın olunmaz” diyen tezi hem sağ hem sol çevrelerde yankı uyandırmış, o zamana kadar ortaya koyduğu külliyatı ve televizyon konuşmaları onu “çılgın Türk” veya “kışkırtıcı dahi” yapmıştı. Keskin zekâsıyla resmi tarihi deşmiş, ama kendisi “gizli tarih” ve “deşifre” tutkusuyla yeni doğmalar yaratmaya başlamıştı. Bağımsız aydın çağrısı yaptığı halde her geçen gün kendisini polemiğin yalnızlaştırıcı hapsine kapatıyordu. Can Yücel, “Yalçın Küçük’tür ama mide bulandırır” sözünü bu aralar söylemiş olmalıydı.
“Aydın Üzerine Tezler”de mesela Attila İlhan için, “Kendini o kadar önemsiyor ki, bizim onu önemsememize imkân bırakmıyor,” diyen Yalçın Küçük’ün, Mahcupyan’ın dediği gibi, “merakının peşini” bırakıp “kişiliğinin” peşine düşmesi, kendini “önemsemesi”, “beğenilme arzusununu” her şeyin üstünde tutması, böylece yalnızlaşması ve bir süre sonra “kıymetli” olmaktan çıkması da bu döneme rastlar işte.
Düştüğü yerin pek de imrenilecek bir yer olmadığının o da farkındaydı.
*
Tezatlar bütünüydü Yalçın Küçük. Belki de onun “klasik solcu” tipinin dışına çıkıp Türkiye’nin yakın tarihini anlamak isteyen herkesin göz ucuyla bile olsa baktığı bir insan haline gelmesi onun bünyesinde barındırdığı bu tezatlar sayesindeydi. Ne su katılmamış bir Marksist ne klasik Kemalist ne de tutarlı bir ulusalcıydı. Bir çelişkiler yumağıydı: Ordudan medet uman sosyalist, “Apo kardeşim” dediği Öcalan’la konuşup sonra Kemalistleşen devrimci, resmî tarihi yıkan ama kendi “gizli tarih”ini inşa eden isim bilimci… Bu tutarsızlıklar, onun fikri enerjisinin yakıtıydı.
Şimdi iddialı bir cümleye sıra geldi: Yalçın Küçük’ü anlayan Türkiye’yi de kolayca anlar! Çünkü o, cumhuriyetin, solun, Kürt sorununun, İslamcılığın, darbe geleneğinin ve aydın bunalımının bütün düğümlerini kendi kişiliğinde bir araya getirmiş nevi şahsına münhasır tek şahsiyetti.
*
Cenaze töreni de bir “tezatlar” sahnesi gibiydi. Üzerinde TKP yazılı orak-çekiçli flamaların gölgesi altında, imam duasıyla başlayan ve gaziliğinden mütevellit tabutu askerlerin omuzları üzerinde taşınan, KCK’nın başsağlığı mesajıyla perçinlenen veda töreni, ömrünü adadığı o meşhur "tezatlar" zincirinin son halkasıydı.
Kara toprak her şeyi örter, bir tek “tezatlar” hariç.
Evet, tezatlar hariç…