Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Kar, "O Yıl", Ermeni Tehciri, Talat Paşa ve İzmir köfte

        Sabah her zamanki saatte uyandım. Oda loştu. Perdeleri çektim. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Gerisin geri yatağa girmek istedim, ama yapmadım! Başucumdaki sehpada Ahmet Altan’ın son romanı “O Yıl” duruyordu. Gece yatmadan önce birkaç bölüm okumuş öyle uymuştum. Madem bugün Pazar, aylaklık günü, hiçbir şey yapmayacak, kanepeye uzanıp romanı okumaya devam edeceğim.

        Bu havada bundan daha güzel ne yapılır ki?

        Kitabı, okuma gözlüğümü, kulaklıklarımı aldım, salona indim. Verandada kar bir hayli birikmişti, ürkek bir kar ama. Tahta döşemeye düşen her kar tanesi anında eriyor, ama bahçe öyle değil, beyaz bir tülbent gibi hafifçe örtmüş sararmış otları.

        Çay koydum. Kendime küçük bir kahvaltı hazırladım. İlaçlar beni bekliyor, “aksatma” demişti doktor. Memleketten geldiğimden beri yiyeceğimi, içeceğimi, yürüyüşümü, hareketlerimi, velhasıl gündelik hayatımı doktorumun söylediği bir düzende yaşıyorum. Milim şaşmadan…

        *

        Yemek, çay ve gündelik işlerimi yaparken, bir de dışarı çıkıp yürürken, okuyamadığım kitapları dinliyorum. Kulaklıklarımı taktım, epey bir bölümünüdinlediğim Kemal Tahir’in “Esir Şehrin İnsanları”nı kaldığım yerden dinlemeye devam ettim.

        Kâmil Efendi, ha doğurdu ha doğuracak, karnı burnunda, Bekirağa Bölüğü’nde yatan dostu İhsan Bey’in kerimesi Nedime Hanım’la Anadolu’ya gönderilecek silahları nasıl göndereceklerini uzun uzun konuştuktan sonra arabaya bindirip yolcu eder onu, “Yokuştan aşağı inen arabanın arkasından bir an” bakarak şunları düşünür:

        “Şairler Leyla’lara, kamışlara, âhû’lara dair şiirler yazıyorlardı. Göllerde yıkanan Leyla’lara, o göllerde bir kamış olmaya, dağdan dağa kaçan âhûlara dair büyük şiirler... ‘Bunlar hep bekâr da ondan galiba,’ diye düşündü; ‘karısı, çocuğu olmazsa insan, vatanını asla, yeteri kadar sevemiyor.”

        İstanbul “esir” alınmış. Bir avuç insan, esir şehirde, şehrin de memleketin de esaretine son verecek Anadolu hareketine karınca kararınca destek vermek için çırpınıyor. Kâmil Efendi evli, çoluk çocuk sahibi, Nedime Hanım ha doğurdu ha doğuracak. Hepsinin aklında kendi çocuklarından çok vatanın geleceği var. Kâmil Efendi’nin; Ahmet Haşim’in, Yahya Kemal’in vatandan çok “gecelere, kamışlara, göllere, ahulara” şiir yazmış olmalarına öfkeleniyor, iki şairin de çocuğu yok. Bu yüzden kendi çocuklarına bırakacakları bir “vatan” kaygısına düşmüyorlar demek.

        Ahmet Haşim’in, Yahya Kemal’in şiirine bu gözle bakmak hiç aklıma gelmemişti!

        Dinlediğim kitabı kapattım. Kahvaltımı yaptım, müzik açtım ve bu kez “O Yıl”ı okumaya devam ettim.

        *

        Albay Ragıp, Çanakkale savaşından dönmüş. O; cephede kıran kırana çarpışırken, sevdiği Ermeni kadın, hemşire Efronya, akrabaları alınıp götürülürken peşlerinden gitmiş, bir süre sonra o da kafilenin içine karışmış, tehcir edileceklerin listesinde adı olmadığı halde sürüye katılmış, önce İzmit, oradan Eskişehir, oradan da Konya’ya, Konya’dan da Ereğli’ye doğru yola çıkartılmış. Ragıp Bey’in bundan haberi yok, şehirde fellik fellik onu arıyor.

        *

        Şimdi üç kuşak geriye gidin. Yaklaşık altmış yetmiş yıllık süre zarfında devlet mekteplerinden mezun olmuş, devlette görev almış, vali olmuş, kaymakam olmuş, güvenlik görevlisi olmuş, mebus olmuş, diplomat olmuş fark etmez ne kadar Cumhuriyet aydını varsa, yanlarında “Ermeni tehciri” kelimesi ağzınızdan çıkar çıkmaz hemen bir kaşları havaya kalkar, ya hadiseyi “inkâra” kalkışır ya da, “ama onlar da” diye söze başlayıp İttihatçı savunusuna giriştiklerinin farkına varmadan tehcire tuhaf gerekçeler ararlar. Memleketteyken böyle bir grupla yemek yiyorduk yakın bir zamanda. Söz Ahmet Altan’ın şu anda okumakta olduğum romanından açıldı. Hemen hemen hepsi aynı anda, İstanbul’dan tehcire tabi tutulan Ermenilerin olmadığını söylediler. Referansları Wikipedia’ydı. Referanslarına lafım yok, onlara şunları söyledim:

        “Sanırım hepiniz cumhuriyetçisiniz. Cumhuriyeti, Osmanlı’dan kesin bir kopuş olarak görüyorsunuz. Osmanlının yaptığı fenalıklar olmazsa, vatanı gâvura satmazlarsa paşalar, Mustafa Kemal milli mücadeleye kalkışacak mıydı, değil tabi. Madem Osmanlı kötü, yaptıkları her şey berbat, o halde onların, yani bir darbeyle padişahı sürgüne gönderip iktidara çöreklenen İttihatçıların yaptığı bu büyük fenalığı neden kabul etmiyorsunuz? Bizim bu işte bir dahlimiz yok, her şeyi vatanı İngilizlere, Fransızlara satan o hain İttihatçılar yaptı deyip işin içinden çıkmıyorsunuz? Tehcir deyince neden, ‘valla biz bir şey yapmadık’ diye hemen savunmaya geçiyorsunuz? Size, siz Ermenileri tehcire tabi tuttunuz diyen mi var?”

        İçlerinden birisi, “Ama Doğuda Ermenilerin Müslüman ahaliye yaptıklarını unutuyorsunuz” demişti çok bilmiş bir bürokrat edasıyla.

        Hayır unutmuyordum. Onlara dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım:

        Evet, İstanbul’dan aralarında çocukların, kadınların, yaşlıların, gazetecilerin, yazarların, sanatkârların bulunduğu ilk sürgün Ermeni kafilesi Dêrezor’a doğru yola çıkartılmadan önce, Doğu’da Ermeni çeteleri Müslüman Türklere, Kürtlere çok büyük zulümler ettiler. O çetelerin yaptıklarını, aynı tarihte Kafkas cephesine asker olarak giden Şevket Süreyya Aydemir, hatıra kitabı “Suyu Arayan Adam”da çok etkili bir dille anlatır.

        Kafkasya’daki birliklerine katılmak üzere bir kış günü girerler Erzurum’a. O anı şöyle anlatır Şevket Süreyya:

        “Erzurum’da kan çılgınlığı son haddini bulmuştu. Şehrin galiba yarı nüfusu öldürülmüştü. Yalnız Gürcükapısı istasyonunda üç bin kadar ölü, bir odun veya kereste deposunda olduğu gibi, intizamla, âdeta zevkle, dizi dizi, yığın yığın sıralanmış istiflenmişti. Bunlar, Erzurum şehrinin kadın, erkek, çocuk Türk halkındandı. Sıraların, istiflerin bozulmaması, yıkılmaması için; boylarına, cüsselerine göre dizilen ölü sıralarının aralarına, yerine göre ayrı ayrı boylarda çocuk yahut yaşlı ölü vücutları sıkıştırılmıştı. Bütün bunları yapanlar, belliydi ki, yaptıklarından zevk alıyorlardı. Bu zevki mümkün olduğu kadar uzatmak, daha fazla tatmak istiyorlardı. Sonunda bu yığınları belki gazlayıp, benzinleyip ateşe vereceklerdi. Bu yanan insanların, buram buram göklere yükselecek dumanları karşısında belki de sarhoş olup tepineceklerdi...” (s. 93)

        Evet, durum tam da bu. Ermeni çetelerinin, o sırada savaşta olduğumuz Rusların fişteklemesiyle giriştikleri mezalim tam da böyle korkunç bir mezalimdi. Ama devletin görevi çeteleri bulup yok etmek, onlarla savaşmak, gerekirse onlara karşı en sert tedbirleri uygulamak! Devlet çetecilerle savaşır, çeteleşmez! Devlet çetecilerin usullerine başvurursa, onun çetelerden farkı kalmaz.

        Ermeni çeteleri, Rusların kendilerine vaat ettikleri Ermenistan devleti hayaliyle Müslüman köylerine Rus silahlarıyla saldırırken; İstanbul’da oturan udi Kirkor’un, saatçi Aras’ın, hemşire Anahit’in, ev kadını Mariam’ın; soydaşlarının kendilerinden fersah fersah uzakta, memleketin doğusunda, İran sınırında Müslüman Türklere, Kürtlere karşı giriştikleri Şevket Süreyya’nın anlattığına benzer korkunç kıyımdan haberleri yoktu muhtemelen. Onlar işlerinde güçlerindeydi. Osmanlı tebaasına mensuptular ve her yurttaş gibi Almanlarla ittifak yaparak Osmanlıyı savaşa sokan ve ardından devleti batıran İttihatçı zevatın yarattığı terör ortamında yaşıyorlardı. Doğudaki soydaşlarının Türkleri, Kürtleri, Müslüman ahaliyi kırıyor diye, o kıyımın intikamının kendilerinden alınacağından bihaberdiler.

        Benim o yemekte, bürokrat arkadaşlarıma anlattığıma benzer bir sahne Ahmet Altan’ın da romanında geçer. O sahne şöyle:

        Çanakkale’de Mustafa Kemal’in üstün komutanlık maharetiyle kazanılan zaferden sonra Albay Ragıp Bey İstanbul’a döner, sevdiği kadın hemşire Efronya İstanbul’da toplanan ilk sürgün kafilesine katılmış, ondan hiçbir haber alamıyor. Ağabeyi Cevat Paşa’nın evinde birlikte yemek yerlerken mesele açılır, paşalardaki ortak kanı şudur: Ordu bu işlere karışmıyor. Her şey Talat Paşa’nın başının altından çıkmış. Orduyu işe karıştırmadan “pis işlerini” yaptıracağı kendisine bağlı çeteler oluşturmuş, Ermeni çetelerine, çeteci mantığıyla cevap verecek! Enver Paşa bile bu işe pek gönüllü değil. Talat’ın projesine karşı çıkan birçok devlet adamı var, mesela Adana Valisi gibileri… Talat Bey’in arka arkaya gönderdiği hiçbir “kıyım” emrini uygulamaz vali. Gelen emirlere tarihe geçen şu cevabı verir: “Ben bu vilayetin valisiyim, celladı değilim!” Bu cevap üzerine Talat Bey onu vazifeden alır, yerine emirlerini uygulayacak bir adamını vali yapar. Albay Ragıp Bey, Talat Paşa’ya verip veriştirince, ağabeyi Cevat Paşa, “Talat Bey’i biraz anlamaya çalış… Ermeni çetelerinin doğuda yaptıklarına insan vicdanı tahammül edemez, Müslümanları camilere doldurup öldürüyorlar. Ruslarla anlaşmışlar bu karışıklıktan bilistifade Osmanlı’yı bölmek, kendilerine yeni bir devlet kurmak istiyorlar. Ne yapsın Talat Bey, imparatorluğun yıkılmasına göz mü yumsun?” der.

        Ragıp Bey ise ağabeyine şu cevabı verir:

        “Ağabey yapmayın Allah rızası için, Doğudaki Ermeni çeteleriyle İstanbul’daki kadının ne alakası var? Çetelerle dövüşelim, yaptıklarının hesabını soralım, beni gönderin bizzat ben dövüşeyim, emdikleri sütü burunlarından getireyim… Ama çoluk çocuğa, kadına, ihtiyarlara dokunmak nedir, ağabey? Hangi kitapta yazıyor bu insafsızlık? Bize böyle mi öğrettiler?” (s.110)

        Cevat Paşa’nın yerine cumhuriyet dönemi aydın bürokratlarının ezici çoğunluğunu; Albay Ragıp Bey’in yerine de bu yazının müellifi gibi, romanın yazarı gibi, muhtemelen sizin gibi meseleye dar milliyetçi kalıplarının dışında bakan, geçmişiyle yüzleşerek iyileşme ve dönüşüm kapısı arayan, daha aydınlık bir toplumsal hayat düşünü kuran vicdan sahibi insanlarını koyun. 23 Nisan 2014’te, Başbakan Erdoğan çıkıp tehcire tabi tutulmuş Ermenilerin “torunlarına taziyelerimizi” iletinceye kadar resmi görüşün dışına çok az insan çıkmaya cesaret edebildi. Bu mesele “milli bir tabuydu” ve o tabu tam bir asır boyunca sürdü.

        *

        Şevket Süreyya’nın “araştırmamak ve hikâyeyi ebediyen unutmak daha doğrudur” dediği, yine onun deyimiyle “Türk-Ermeni boğuşması ve hesaplaşması” sahiden de neden çıkmıştı? Zira Aydemir’in de işaret ettiği gibi “Osmanlı İmparatorluğunda bütün Hıristiyan azınlıklar gibi, Ermeniler de rahat bir hayat yaşıyorlardı. Ticareti, sanatı ellerinde tutuyor, asker vermiyorlardı. Memleketin zengin ve bu bakımdan imtiyazlı bir tabakasını teşkil ediyorlardı. Bütün kasaba ve şehirlerde Rum mahalleleri gibi, Ermeni mahalleleri de, o kasaba ve şehrin en mamur kısımları idiler. Bağların, bahçelerin en güzelleri onlarındı. İç ticaret gibi, dış ticaret de ellerindeydi. En güzel mektepler de onlarındı. Memleketin hiçbir vilâyetinde ise çoğunluk teşkil etmiyorlardı.” (Suyu Arayan Adam, s. 93)

        Peki, ne oldu?

        Birinci Cihan Savaşı’nda, kısa süre sonra Bolşevik duvarına çarpacağından bihaber Rusya, galip geleceğine mutlak inanmış bir şekilde kendi topraklarındaki ve uzanabildikleri Osmanlı topraklarındaki Ermeni çetelerini silahlandırıp savaş sonrasında kurduracakları bir Ermeni devleti hayaline inandırdılar onları. Aydemir’in deyimiyle, “Duygulu olmaktan ziyade, hayalci, heyecanlı Ermeni gençliği bu daveti pek çabuk kabul etti.” Onlara para ve silah verdiler, onlar da gelip Osmanlı’nın Müslüman tebaasına saldırdılar. Bizimkiler de aynı şeyi kendi Ermenilerinden istedi, ama Osmanlı Ermenileri Rusya’ya gidip onlara zarar vermeye yanaşmadılar.

        Soru Talat Paşanın aklına bu sırada gelmiş olmalı.

        Rusların kesin galibiyeti karşısında ekalliyetlerle nasıl baş edeceğiz?

        Cevabını da kendisi bulmuş olmalıydı:

        Rumların Yunanistan diye bir devletleri var, Yahudilerin Anadolu topraklarında gözü yok, onlar devlet değil zenginlik peşinde, geriye gayri Müslüm tek tebaa Ermeniler kalıyor. O halde bitlerinin kanlanmasına izin vermemek lazım. İçimizdeki safralardan ne kadar hızlı kurtulursak saf Türklüğe o kadar çabuk kavuşacağız!

        *

        Kar hızını arttırdı. Sabah usul usul yağan kar gittikçe şiddetlendi. Bir bela gibi yağıyor şimdi. Verandayı da kapladı. Ben durmadan “O Yılı” okuyorum.

        Uzandığım kanepeden kalktım. Akşama fırında değil, tencerede İzmir köfte pişireceğim. Bir büyük baş soğan, iki kapya biber, dört sivri biber, dört irice patates, kıyma, baharatlar ve salçayı hazırladım. Yemek için daha erken, kitabı bir kenara bıraktım. Yazıya devam ettim.

        Ne çok yazı yazdım Talat Paşa hakkında…

        Talat Paşa, soranlara tehcir kararını “vatan için” aldığını söylüyordu. Romanda Albay Ragıp, Harbiye Nezareti’nin ihtişamlı binasından çıktığında, şu anda burada yağan kara benzer bir kar yağıyordu İstanbul’a. Sınıf arkadaşı Fikret Bey’den de o sırada herkesin ağzında olan “vatan için” lafını duyunca, “Bir şey ahlaka karşıysa vatanın menfaatlerine de karşıdır. Vatan ahlaksızlıkla korunacak bir şey değil,” demişti. İttihatçılar hazır olmadan bizi dünya savaşına vatanı çok sevdikleri için mi sokmuşlardı? Enver, Sarıkamış’ta yüz bin çocuğu vatan için mi dondurucu soğuğa terk edip alayının donarak ölümüne sebep olmuştu? Sahi, hangi komutan emrindeki çocukları yazlık elbiselerle eksi bilmem kaç derecede karın içine sokar? Bir yerde de “çok öfkelisin” diyen ağabeyi Cevat Paşa’ya Albay Ragıp, “Vatan için düşmanla savaşmayı anlarım, düşmanla savaşıp ölmeyi öldürmeyi anlarım ama bunlar düşmandan çok bu memleketin evlatlarını öldürüyorlar ağabey…” cevabını vermişti.

        “Vatan için” Abdülhamit’i devirip “imparatorluğu kurtaracağız diye yola çıkıp imparatorluğu paramparça edenlerin” lideri ve “beyni” idi Talat Paşa. Orta mektepten tard, postacılıktan sadrazamlığa kadar yükselmişti. Ruslar savaşı kazanırlarsa devlet kuracak tek bir Ermeni bırakmamaya niyet ettiğinde Dâhiliye Nazırıydı. Tehcire tabi tutulan Ermeni nüfusunun istatistiklerini ve bölgelere göre dağılımının tümünü “Kara Kaplı Defteri”ne yazdı. Murat Bardakçı’nın ortaya çıkardığı bu “Evrak-ı Metruke”, tarihin gördüğü en kritik belgelerinden biridir bugün.

        Romanda Hikmet Bey, Ragıp Bey’e Talat Paşa’yı anlatır. Eskiden beri tanıyor onu. Ona göre daha önce böyle bir adam değildi Talat. “Bu iktidar ne zehirli bir bitki, Allah’ım… Yiyen iflah olmuyor, canavara dönüşüyor,” dedikten sonra anlatmaya başlar onu:

        Dost canlısı, hayat dolu, güvenilir, neşeli bir insandı Talat. Bir derdi olana koşar, en zor zamanlarda bile gülümser, şaka yapar, “merak etme hal ederiz” deyip insanların yüreğine su serperdi. Her zaman sakin, iyi bir dost, iyi bir liderdi. Herkes severdi onu, güvenilirdi. Ama meğer bir canavar yumurtasıymış. İktidar vurup yumurtayı kırınca içinden bir canavar çıktı. Sürgüne gönderdiği birçok Ermeni entelektüeli bizzat onun dostuydu. Meşrutiyeti onlarla birlikte kurmuşlardı. Önce Ermeni aydınlarını, sanatçıların, gazetecilerini, yazarlarını topladı ki Ermenilerin haykırışı duyulmasın!

        Bu satırları okuyunca romanda, başka kaynaklarda okuduğum Talat Paşa’ya dair bilgiler arka arkaya sökün etti:

        Orta boylu, iri yapılı, kalın kaşlı, bıyıklı biriydi. Yüzünde Balkanlılara özgü sert ama halka yakın bir ifade taşırdı. Gözleri keskin, bakışları çoğu zaman melankolik ve düşünceliydi. Çağdaşları onu “halk adamı” diye tanımlardı; sade giyinir, resmiyetten uzak durur, sıradan insanlarla kolay iletişim kurardı. Samimi, sıcakkanlı ve ikna kabiliyeti yüksekti. Ancak bu yumuşak dış görünüşün altında çelik gibi bir irade ve radikal bir milliyetçilik yatıyordu. Pratik zekâsı, hızlı karar alma yeteneği ve zor zamanlarda umudunu kaybetmeme gücüyle tanınırdı. İttihat ve Terakki’nin “Büyük Efendi”siydi. İmparatorluğu kurtarmak için yola çıkmış, ama Balkan Savaşları’ndaki hezimetler, Dünya Harbi’nin girdabı ve iç isyanlar karşısında radikalleşmişti. Türk milliyetçiliğini ve devletin bekasını her şeyin üstünde tutardı. Bu fikir, onu tarihin en ağır sayfalarından birine, 1915 olaylarına sürükledi. Birçok tarihçi onu bu dönemin baş mimarı olarak görür; Osmanlı Ermenilerine yönelik tehcir kararlarının ve yaşanan kitlesel trajedinin sorumluluğunu taşır. Kendisi ise bunu “devletin varoluş mücadelesi” olarak savundu. Bir yandan “inkılâbın büyük teşkilatçısı”, öte yandan da “imparatorluğun mezar kazıcısı” olarak anılır. İsmet İnönü, onu İttihatçıların en büyüğü sayardı. Alman diplomatlar “inanılmaz zeki ama aşırı milliyetçi” derdi. Bazıları için modern Türkiye’nin fikir babalarından biri, bazıları içinse 20. yüzyılın ilk büyük trajedilerinden birinin mimarıydı. O, çöken bir imparatorluğun küllerinden yeni bir ulus devlete giden yolun hem mimarı hem de kurbanıydı. Kararlı, cesur, halka yakın ama acımasızca pragmatik bir liderdi: Sade bir posta memurluğundan, tarihin en fırtınalı sayfalarına damga vuran bir devlet adamına dönüşmesi, unutulması zor başarısıydı. Dışarıdan bakıldığında babacan, güler yüzlü ve sade bir adam, masaya oturduğunda ise demir yumruklu, aşırı disiplinli ve sonuç odaklı bir devlet adamıydı.

        O, Osmanlı’nın son nefesindeki karmaşık ruhun ta kendisiydi.

        *

        Günün sonunda savaşı Ruslar kazanmadı, Almanların bomba yapıp Rusya’ya gönderdiği Lenin, Petersburg İstasyonu’nda büyük bir gürültüyle patladı. Kısa sürede Bolşevikler bindi Çarın tepesine. Ermeniler Osmanlı topraklarında değil de artık Bolşeviklerin ellerine geçmiş olan Çarlık Rusya’sı topraklarında devlet kurdular. Enver, Cemal ile Talat Paşalar bir Alman teknesine binip kaçtılar. Evinden alınarak mecburi sürgüne gönderilen, Talat Paşa’nın defterine kaydettiği sayıyı esas alırsak, 924 bin 158 Ermeni’den (Meşhur sözdür; “Bir kişinin ölümü dramatik, bir milyon kişinin ölümü istatistiktir”) tek bir kişi bile evine geri dönemedi.

        Attila İlhan’ın dizeleriyle;

        “hey gidi hey

        ‘mülk’ sözde Osmanlı’nın ama

        alman’ın elinden

        ingiliz alıyor”

        İngilizlerle Fransızlar İstanbul’u böyle işgal etti.

        Kemal Tahir’in kahramanları o “esir şehirde”ki esareti kaldırmak için uğraşıyorlar, romanın sonunu dinlemedim henüz.

        Ahmet Altan’ın “O Yılı” ise yazıdan sonra bitti.

        Ha size, fırında değil de tencerede pişen İzmir köfte tarifi verecektim, yazı uzadı. Yazıyı yazarken, bir yandan da onu pişirdim çünkü. Pek lezzetli oldu, tarif belki başka sefere artık.