Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Güneşten kelime yontan bir sanatçı için sözlük
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        “Ezidiler günde üç kez güneşe döner dua ederler. Her isteyen, çoluk çocuk, genç yaşlı olsun, şeyh olsun, emir olsun, herkes güneşin karşısına geçer, içinden ne geçiyorsa güneşe söyler. Belki de insan soyunun şimdiye kadar söylediği en güzel dualar bunlardır. Belki de en güzel türküler, en güzel şiirler bu dualardan çıkmıştır. Belki de Mezopotamya’nın bütün destanlarının temelinde bu dualar vardır.”

        Yaşar Kemal’in “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” romanından aldığım bu pasajda sözü edilen dualara Ezidi inanışında qewl, yani kutsal ilahiler denir. Dini şiirlerdir. Tanrıya ve kutsallık atfedilmiş bütün varlıklara methiyedir. Yaradılışın ve inanışın künhüne varmak isteyen, ille de bu ilahilere başvurmalıdır.

        Kelimeden önce bir nefes gibidir bu ilahiler; söylenmeden önce kalpte dolaşır, söylenince yalnız kulağa değil zamana da yerleşir. Onu dinlerken insan bir metni değil bir hatırayı işitir; sanki dil geçmişin kapısını aralayan ince bir anahtar olur.

        Bu ilahilerde söz yalnız anlam taşımaz; ritimle yürür, makamla hatırlar. Her tekrar unutmaya karşı küçük bir direniştir. Çünkü bu sözler yazıya sığmayı reddeden bir bilgidir; hafızayı mekân, sesi de emanet seçer. Böylece metin bir sayfada değil, insanların birbirine bıraktığı görünmez bir zincirde yaşar. Dinleyenin içinde garip bir ikilik doğar. Hem çok eski bir hikâyenin eşiğinde durduğunu hisseder hem de o hikâyenin şimdi, tam o anda yeniden kurulduğunu. Bu ilahilerin edebi kudreti de belki buradadır; geçmişi anlatırken zamanı çoğaltır. Her okuyuşta anlam biraz yer değiştirir ama öz aynı kalır. Sessizlik, bu ilahilerin gizli ortağıdır. Sözler bittiğinde geriye kalan boşluk metnin görünmeyen satırlarıdır. Bazı metinler okunmaz.

        Yaşanır.

        Söylenir.

        Devredilir.

        Bu yüzden Mezopotamya’nın en güzel türkülerinin, en güzel şiirlerinin ve destanlarının temelinde bu dualar vardır.

        Ve yine bu yüzden, bu ilahileri okumak için günde üç kez Ezidilerin yüzünü döndürdükleri güneş, bir eşkıya gibi Ahmet Güneştekin sanatının içinde dolaşır.

        *

        Doğduğunda sanırım bu kutsal ilahilerden biri üflenmişti Ahmet Güneştekin’in kulağına. Güneş de bu yüzden sızmıştır sanatına. Yüzünü güneşe dönüp henüz dilsiz bir çocukken, çok sonra kırbasına doldurup susadıkça içeceği kelimeleri hafızasına nakşederken; sanatında hayat vereceği birçok temanın aslında o kadim sözlerin sahipleri tarafından bir kuşun kanadına yazıldığından habersizdi henüz.

        Tam da bu temalarla uğraştığı yıllarda, “babam” dediği Yaşar Kemal’in “Karıncanın Su İçtiği” romanının kahramanlarından Feqiyê Teyran düşer bu kez o kuşun peşine.

        Yürür, yürür ve sonunda Laleş dergâhına ulaşır Feqî.

        Peşine düştüğü kuşun sesini duymayı iş edinir kendine. Her sabah o sesi duymak için uyanır. Sonunda o sesi diğer kuşların sesinden ayırır.

        Ve böylece onların şairi payesine ulaşır: Feqiyê Teyran olur.

        İşte Ahmet Güneştekin’in doğar doğmaz kulağına üflenen o kadim ilahi, Feqiyê Teyran’ın sonunda bulduğu o kuşun Melekê Tawus’un sesidir.

        *

        Ama hayat bazen mitlerden değil, kurşunun sesinden yazılır.

        Çok sevdiği bir çocukluk arkadaşı Faysal’la bir öğlen üzeri, doğduğu şehrin, Batman’ın en kalabalık caddesinde yürüyordu. Yan yanaydılar ne bir adım önde ne de geride… Bir çatapat sesine benzer bir ses duydu önce, aniden yanında yürüyen arkadaşı boş bir çuval gibi yığıldı ayaklarının dibine. Kısa bir sessizlik düştü çarşıya. Bir uğultu kalmış şimdi aklında; hayat durdu, zaman dondu. Önce bir anlam veremedi, arkadaşının başından akan kan küçük bir göl oluştururken kaldırımda, kafasını kaldırdı, katili gördü. Gözleri birbirine değdi. O da arkadaşlarıydı. Katil Hizbullahçı, maktul PKK’lıydı. Sanki ‘Sana acıdım, hayatın kıymetini bil, çek git bu şehirden’ dedi ona katil. Baştan ayağa korkuya kesildi.

        “Allah’ın Partisi” olduğunu söyleyen bir ur düşmüştü o mümbit topraklara. Katilin sözünü dinledi. Kaçtı o şehirden!

        *

        İstanbul’da, uzun bir süre sanat dışında işlerle uğraştıktan sonra memlekette baş gösteren bir iktisadi buhranla ticaret yapmaktan vazgeçti. Altı sene boyunca sanatla uğraşmadı. Çok sevdiği ağabeyinin ölümü bütün hayatını altüst edince, yepyeni bir yolculuğa çıkmaya karar verdi. Her hafta televizyonda yayınlanan bir belgesel dizisi için Türkiye’nin neredeyse bütün coğrafyalarını dolaştı.

        *

        Altı yılın sonunda 2003 yılında Atatürk Kültür Merkezi’nde “Karanlıktan Sonraki Renkler” adıyla ilk sergisini açtı. Bu sergi, bu uzun yolculuğun görünür başlangıcı oldu. İptidai bir atölyede resim yaparak biriktirmişti her şeyi. O sene Yaşar Kemal gördü onu. Onun sanat yolculuğunda belirleyici anlardan biridir Yaşar Kemal’le karşılaşması. “Bu çocukta bir coşku var,” dedi Yaşar Kemal; devamla, “Arkadaş, seninle ileride dost olur muyum bilmiyorum ama bundan sonra sanatın benim çok yakın arkadaşım olacak,” diye ekledi. Bu söz bir işaretti. Zamanla resmin yanına heykel, enstalasyon ve kavramsal sanatı ekledi. Artık disiplinli bir sanatçıydı. Yaşar Kemal bütün bu gelişimin en yakın tanığıydı. Tanığı olmakla kalmadı, en büyük ustalarından biri oldu.

        *

        Resim yaptıkça bir ses ona yeni kelimeler fısıldıyordu. Bir süre sonra bütün benliğini bu kelimeler sardı. Adeta onların istilasına uğradı. Beynine üşüşen şu kelimelerin peşine düştü:

        ölümsüzlük

        hafıza

        çürüme

        iyilik ve kötülük

        aşk

        masumiyet

        gelenek

        dil

        mitler

        özgürlük

        göç

        mübadele

        sessizlik

        Bugün neredeyse cihana yayılmış olan o güçlü sanat dilinin başlangıcı işte böyle oluştu.

        Peki bu kelimelerin onun sözlüğünde karşılıkları neydi?

        *

        Hafıza: Sanatının merkezindedir. Kişisel ve toplumsal hafızayı nesneler, imgeler ve enstalasyonlar üzerinden deşer. Hafıza durmadan değişen bir görüntüler bütünüdür onda; çoğu şeyi yanlış hatırlarız ama hafıza bize başka bir hatırlama yolu gösterir. Tuhaf bir evdir orası. Kapıları kilitli değildir, ardına kadar açıktır ama her odaya girilmez. Bazı odalar karanlıktır; ışığın düğmesi olduğu hâlde tavandan sarkan bir ampul yoktur. İzler ararız o karanlıkta ama hafıza izlerin toplamı değildir; izlerin arasındaki boşluklardır. Hafıza yalnızca bizi biz yapan şey değildir; hayatta kalmamızı sağlayan küçük yalanlarımızın arşividir de.

        Çürüme: Çürüme yalnızca bitenin ölümü değil, yeniden doğuşun sessiz mührüdür. Koku, acı ve tatlı bir hatıra gibi havaya karışır; derinlerde toprak soluk alır, eski bedenleri ve unutulmuş anıları emer. Çürüme bir kayıp değildir; varlığın incelikle geri çekilişi, evrene yavaşça karışmasıdır. Her zerresi bir vedadır, ama aynı zamanda yeni bir başlangıcın habercisidir.

        Ölümsüzlük: Onun sanatında bir arayıştır ölümsüzlük. Kuru kafalar ve boynuzlar gibi motiflerle Zülkarneyn efsanesini işler. Hayatı ölümün soğukluğuna karşı bir direniş olarak görür. Ölümsüzlük aslında insanın kendine söylediği en uzun yalandır. Ölümün karşısına dikilen bir kelime değil, korkunun inceltilmiş hâlidir. Zamanın önüne set çekmeye çalışırken aslında ona bir ayna tutar. Asıl ölümsüzlük bedende değil, izdedir. Ve hayat ancak bitebildiği için hayattır.

        İyilik ve Kötülük: Ahmet insanların bu iki kavramla doğduğunu ve hayatın bunların arasında aktığını bilen bir sanatçıdır. İyilik ile kötülük insanın içinde birbirine sırtını dayamış iki eski komşu gibidir. Biri konuştuğunda diğeri susar sanılır; oysa çoğu zaman fısıltıları birbirine karışır. İyilik her zaman temiz ellerle yapılmaz. Kötülük de her zaman karanlık niyetlerden doğmaz. İnsanı insan yapan, içindeki karanlığı inkâr etmesi değil; onu tanıyıp dizginlemeye çalışmasıdır.

        Aşk: Truva efsanesinden esinlenerek Masumiyet Kapısı’nda aşkı masumiyetle bağdaştırır; beyaz rengi masumiyetin simgesi olarak hisseder. Aşk bazen bir cümleyi yarım bıraktırır. Dil kalbin hızına yetişemez; kelimeler nefes nefese kalır. Aşk tanıdık bir sesin yabancılaşmasıdır. Cesaret işidir; kırılmayı göze alma, eksik kalmayı kabullenme cesareti… Ve belki de aşk, kendini başka bir kalpte tanımaktır.

        Masumiyet: Aşkın bir biçimi olarak görür Ahmet onu; beyaz renk üzerinden onunla duygusal bir bağ kurar. Masumiyet çoğu zaman bir şeyin yokluğudur: bilmenin, yüklenmenin, kirlenmenin yokluğu. Bir çocuğun elindeki cam bilyeye bakışı vardır onda. Dünya o bilyenin içine sığabilecek kadar yuvarlak ve zararsızdır. Zaman geçtikçe masumiyet susar. Konuşmayı öğrenmez; yalnızca geri çekilir. Kırgın değildir. Sadece hatırlatır.

        Gelenek: Geleneği “gelene ek yapmak” olarak tanımlar Ahmet. Onu “bizi eğiten bir kelime” olarak görür; geçmişe ek yaparak bugüne taşır, binlerce yıllık hikâyeleri çağdaş zamanlarla buluşturur. Gelenek zamanın elinden düşmeyen bir kandil gibidir; rüzgâr esse de sönmez, yalnızca alevinin yönü değişir. Geçmişin katı bir gölgesi değildir. Değişmeyi de bilir. Onu yaşatmanın yolu körü körüne taşımak değil; neyi neden taşıdığımızı bilerek yürümektir.

        Dil: Ahmet’in anadili Kürtçe yaralı bir dildir. Kâğıt kesikleri vardır üzerinde; durmadan kanar. O dili yeryüzünden silme girişimini “Recm” enstalasyonunda işler. “Kayıp Alfabe” ise bu dile yakılmış bir serenattır. Dil “varlığın evidir” alime göre; insanın dünyayla kurduğu en eski ve en derin bağdır. Bir dil yasaklandığında yasaklanan yalnızca kelimeler değildir; hatırlama, anlatma ve var olma hakkıdır. Yasaklı dil çoğu zaman sanatın çatlaklarından sızar. Dil hatırlandıkça iyileşir. Çünkü dilin hafızası vardır. Ve hafıza en uzun direniştir.

        Efsaneler: Ahmet Ezidî kavilleri, dengbêj kilamları ve diyar diyar gezen çîrokbêj anlatılarıyla büyümüş bir çocuktur. Sanatında efsaneleri güncelle buluşturma maharetini buradan alır. Her fırça darbesi bir yolculuktur; bazen aşk ile kader arasında, bazen bir kahramanın sınırlarında, bazen de yalnız bir tanrının gölgesinde. Bir tabloyu bitirip fırçasını kaldırdığında bile o eski çağların yankıları atölyesinde dolaşır; sanki her efsane bir sonraki darbeyi bekler.

        Özgürlük: Ahmet iç özgürlüğü dış dünyadan bağımsız görmez. Sanat aslında bir oyundur; bu oyunun adı özgürleşmedir. Özgürlük başkasının gözünde değil, insanın kendi içindeki aydınlıkta var olur. Zincirleri kırmak kolaydır; zor olan her nefeste ruhunu serbest bırakabilmektir.

        Göç ve Mübadele: “Gavur Mahallesi” sergisinde bu meselelere el atmıştır. Nesneleri konuşturmuş, duygusal iz sürücülüğünü yapmış ve bizi kolektif travmalarla baş başa bırakmıştır. Bir valize bir hayatı sığdıranların hikâyesidir bu. Mübadele yalnızca bedenlerin yer değiştirmesi değildir; dilin, kokunun ve gölgenin de bavula tıkıştırılmasıdır. Göç hiç bitmez. Çünkü insan bir kez yerinden edildi mi, nereye giderse gitsin hep yolda kalır.

        Sessizlik: Ve geldik Sessizlik’e… Sessizlik Ahmet’in sanatında yalnızca seslerin yokluğu değildir; tam tersine tüm seslerin ötesinde var olan bir varlıktır. Bir odada kesif bir sessizlik varsa ve yalnız kalp atışlarımız duyuluyorsa, sessizlik işte o zaman başlar kendi melodisini söylemeye. Sessizlik kelimelerin kifayetsiz kaldığı yerde başlar. Bazen bir çığlık kadar güçlü, bazen gökyüzüne bırakılmış bir yaprak kadar hafiftir. Kendimizi buluruz sessizlikte. Gürültüyle dolu bir dünyada sessizlik bir aynadır. Belki de sessizlik hayatın en dürüst biçimidir. Ve en sonunda kendimizi duyduğumuz andır.

        *

        Ahmet Güneştekin’in doğduğu şehir Batman’dan İstanbul’a yolculuğu birazcık Pablo Picasso’nun Malaga’dan Paris’e yolculuğunu hatırlatsa da, İstanbul’a geldikten sonra kurduğu tarihsel ve mitolojik evren modern sanatın başka bir damarına götürür bizi: 20. Yüzyılın yıkımlarıyla yüzleşen ve kolektif hafızayı sanatının nirengi noktası yapan Anselm Kiefer, William Kentridge ve Joseph Beuys gibi sanatçıların damarına…

        Kiefer savaş sonrası Almanya’nın bastırılmış hafızasını resim ve enstalasyonlarında yeniden görünür kıldı. Ketridge apardit rejiminin yarattığı tarihsel travmaları çizgi, hareket ve anlatıyla sorguladı. Beuys ise sanatı toplumsal bir iyileşme ve yüzleşme alanı olarak tanımladı. Bu sanatçıların ortak yönü, tarihin karanlık sayfalarını estetik bir düşünce alanına dönüştürmeleridir.

        Ahmet Güneştekin’in üretimi de bu çizginin 21. Yüzyıldaki güçlü uzantılarından biridir. “Yoktunuz”, “Çürüme”, “5 No’lu Cezaevi”, “Bellek” ve “Kayıp Alfabe” gibi eserlerinde sanat, bastırılmış tarihlerin ve silinmeye çalışılmış kimliklerin izini süren bir hafıza alanına dönüşür.

        Ancak Güneştekin’i özgün kılan şey bu “yüzleşmeyi”, Mezopotamya’nın sözlü kültürü, mitolojisi ve kadim anlatılarıyla hemhal kılmasıdır.

        Bu nedenle Güneştekin’in sanatı yalnızca politik bir anlatı değil, aynı zamanda mitolojik bir hafıza arkeolojisidir. 20. Yüzyıl sanatçıları savaşların ve ideolojilerin enkazıyla yüzleşirken, Güneştekin bu yüzleşmeyi 21. Yüzyılda Mezopotamya’nın tarihsel coğrafyasına taşıyan güçlü bir yankı olarak ortaya çıktı. Çünkü bazı sanatçılar yalnızca eser vermez; aynı zamanda tarihin susturulmuş seslerini yeniden duyulur kılar.

        Onun sanatı, Mezopotamya’nın kadim sözlerinden doğan bir yankı gibidir. Güneşe dönen yüzlerden, sözlü kültürün hafızasından ve yüzyılların biriktirdiği anlatılardan beslenen bu dil, geçmiş ile şimdi arasında kurulan görünmez bir köprüye benzer. Onun eserlerinde mit ile tarih, kişisel hatıra ile kolektif travma, sessizlik ile çığlık aynı yüzeyde buluşur. Bu yüzden Güneştekin’in sanatı yalnızca görülen bir şey değildir; aynı zamanda duyulan, hatırlanan ve içimizde uzun süre yankılanan bir sestir. Belki de tam bu yüzden, her eserinde güneşe doğru kaldırılmış kadim bir söz gibi, geçmişin karanlığından bugüne doğru bir ışık yükselir.

        *

        Yaşar Kemal’in yazının başında yer verdiğim sözlerinden ilhamla söylersek: Ahmet Güneştekin her sabah güneş doğmadan tuvalinin başına geçer. İçinden geçen kelimeleri uzun bir dua gibi tekrar ederek, güneşten aldığı güçle onları tuvale söylemeye başlar. Belki de insan soyunun şimdiye kadar yaptığı en güzel resimlere benzeyen o resimler böyle doğar. Belki de en güzel türkülerin ve en güzel şiirlerin bu resimlere benzemesi bundandır. Mezopotamya’nın destanlarının, dualarının ve kadim sözlerinin o resimlerde yankı bulması da belki bu yüzdendir.

        *

        Not: Ahmet Güneştekin 23-24 Nisan’da Venedik Campo Santa Giustina’daki tarihi Palazzo Gradenigo’da birkaç yıldan beri tadilatı süren “Ahmet Güneştekin Kültür Merkezini” görkemli bir törenle açtı. Merkezin açılışı, Yıldız Holding’in sponsorluğunda “Sessizlik” adında bir de sergiyle yapıldı. Okuduğunuz yazı, bu sergiyi tanıtan üç dilde çıkan -Türkçe, İngilizce, İtalyanca- “Sessizlik” adını taşıyan gazetede yayınlandı.