Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Yakup Cemil'i ölüme götüren askerlerin söylediği türkü
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Milan Kundera’nın “Yavaşlık” romanında geçen “Bir şey hatırlamak isteyen yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, elinde olmadan yürüyüşünü hızlandıracaktır,” sözünü okuyup üzerine uzun uzun düşünmeye başladığım günden beri; çocukluğunda önüne hep uzun yollar çıkmış, o uzun yollarda durmadan yürüyerek büyümüş birisi olarak, Yaşar Kemal’in neden romanlarını yürüyerek yazdığını, bir zamanlar yolu olmayan benim doğduğum köye benzer uzak dağ köylerine doğru uzun yolculuklara çıkan jandarmaların yol boyunca neden türkü söylediğini daha iyi anlamaya başladım.

        Hayatın ritmi, sadece gideceğimiz yere ne kadar sürede vardığımızla ilgili değil, yolda hangi anıları yanımıza aldığımız ya da hangilerini geride bırakmaya çalıştığımızla da ilgilidir. Yavaşlıkla-hatırlama, hızla-unutma sadece bedensel bir eylem değil, ruhun zamanla kurduğu derin bir pazarlıktır da.

        Hızlı koşan, bir çiçeğin kokusunu alamaz mesela. Bir şeyi hatırlamak isteyen adımlarını seyreltir, çünkü geçmişe ancak sakin bir dikkatle uzanılabilir. Geçmişe gitmek isteyene geniş zaman lazım. (İhtiyarlıkta tekmil anıların sökün etmesinin sebebi yavaşlamış bu geniş zaman yüzündedir.) Unutmak, geride bırakma arzusundan doğar. Kötü bir anı, insanın yakasına yapışmış bir gölge gibidir. Ondan kurtulmak için topuklamamız lazım. Belki de modern dünyanın baş döndürücü hızı kolektif bir unutma ayinidir. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken, acılarımızı, kötü anılarımızı, hatalarımızı yol kenarına bırakılmış bir ceset gibi bırakabileceğimizi sanırız. Hayatın ritmi, hafızayla olan bağımızı da belirler. Eğer bugün çok hızlı yaşıyorsak, belki de gerçekten hatırlamak istemediğimiz bir yığın şeyle dolu bir hayatımızın olmasıdır. Ancak unutmamak gerekir ki; adımlarımızı ne kadar hızlandırsak hızlandıralım, insan eninde sonunda yorulup durduğunda, o kaçtığı anılarla yine baş başa kalacaktır.

        Romancının sözünü özetlersek, “Yavaşlık, hatırlamanın; hız ise unutmanın ilacıdır.”

        *

        Hep akşamüzeri gelirlerdi köyümüze jandarmalar. Demek ki, bütün günü yolda geçirmiş, yolda türkü söylemiş, pınar başlarında durup soluklanmış, ardından tekrar tüfeklerini omuzlarına asmış, sonra yine hep bir ağızdan başka bir türküye başlamış, öyle varmışlardı köye…

        Gölgelerin iyice koyulaştığı bir vakitte, ırmak sesinin bütün sesleri bastırdığı bir anda köye girişleri de, “Çanakkale içinde aynalı çarşı...” türküsüyle olur bazen; bazen de “Ah o Yemen’dir, gülü dikendir...”le.

        İlk Türkçe türküleri, radyodan çok önce, köye gelen o jandarmalar getirmişti köyümüze.

        Çok sonra öğrendim askerlerin yürürken neden türkü söylediklerini. Birlikte türkü söylemek, insanı ayakta tutarmış da ondan.

        Çok eskiden beri bu durum bizde de böyleymiş. Modern askeri marşlarla, daha doğrusu “marş” denilen müzik türüyle tanışmadan çok önceleri askerler bu topraklarda türküyle yürümeyi öğrenmişler. Halk türküleri, daha içten, daha samimi bir ritim tutmalarına imkân veriyormuş meğer. Yürüyüş düzeni şöyleymiş: Sağ ayakla başla, ritmi bozma ama geçmişi de unutma. Türkü ise buna daha bir derinlik katmış; türkü eşliğinde atılan adım değil, bir ruhtur artık. Birlikte nefes almak, aynı ezgide salınmak, yorgunluğu dağıtır, oksijeni çoğaltır, kasları ritme uydurur. Ama asıl mesele ruhundadır. Türkü, o yalnızlığın duvarını yıkar. “Giden gelmiyor acep nedendir?” diye sorarken, binlerce askerin aynı acıyı paylaştığını hatırlatır. Acı bölünür, hafifler; umut çoğalır. (Köye gelen o jandarmaların, ertesi gün, gidip saklanmaya vakit bulamamış köylülere katır muamelesi yapıp gidecekleri yere katar yüklerini taşıtmaları ise ayrı bir yazı konusu…)

        *

        Kemal Tahir’in “Esir Şehrin İnsanları” romanının başkahramanı Kâmil Bey, Anadolu’ya silah ve cephane sevkiyatından yakalanıp Bekirağa Bölüğüne kapatılır. İttihatçılar gitmiş, İtilafçılar gelmiş. İtilafçılar arkadaşlarını salmış, Bekirağa Bölüğünü İttihatçılarla, Anadolu hareketini destekleyen aydınları doldurmuş. Kâmil Bey’in, tavandaki küçük penceresinden az ışık alan, en alt kattaki hücresinde, ona gardiyanlık yapan İsmail adında bir asker var. Kısa sürede askerle samimiyeti kurup arkadaş olur, birbirlerine hikâyeler anlatırlar. Asker bazen de bazı hikâyeleri uydurur. Kâmil Bey durumun farkında, ama burada günler başka nasıl geçer ki? Gardiyan askerin anlattığına göre, Kâmil Bey’in kaldığı bu hücrede, idama götürülmeden önce Yakup Cemil de kalmış.

        O Yakup Cemil ki, Teşkilat-ı Mahsusa’nın ölümün üzerine çıplak elle koşan silahşorlarındandı. 11 Eylül 1916’da “hükümeti devirmeye teşebbüs” ve “hıyaneti vataniye” suçlamasıyla darağacını boyladı.

        Gündüz gözüyle İttihatçılar Babıali’ye at sırtında giderek darbe yaptıklarında, o, bugünkü İstanbul valiliği olan Babıali binasına ilk giren baskıncılardan birisiydi. Baskın sırasında karşısına çıkan ve “Siyasete karışmayacağınıza söz vermiştiniz, sözünüz bu muydu?” diyen Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa’yı, “Bu herife laf anlatılır mı” deyip alının ortasından vurmuştu. Oysa darbecilere yol verenlerden birisiydi Nazım Paşa, Yakup Cemil’in bundan haberi yoktu, Talat ile Enver ona söylememişlerdi.

        Bu hadise onun en ciddi vukuatı olarak bir yerlere yazıldı, yüzbaşıyken ordudan atıldı, ama “Yakup bu, dışarıda durmaz” diyerek Enver ona orduda gönüllü bir görev verdi. Cıva gibiydi, kabına sığmıyordu hem bela hem barış arıyordu. Enver, kurmay subay olmadığı halde Erkanı Harbiye Reisi olmuş, o ise ordudan postalanmıştı. Hem arkadaşları da imparatorluğu çok fena idare ediyorlardı. Cihan savaşına girmeleri doğru bir hareket değildi. Gidişat kötüydü ve bunun önüne geçmek lazımdı. Behemehâl İtilaf Devletleriyle gizlice bir sulh anlaşmasına varılmalıydı. Onun lügatinde bu sulhun adı, Osmanlı’nın müttefiklerinden bağımsız olarak tek başına yapacağı “münferit sulh” olacaktı. Ama Talat ve Enver Paşalar başımızda oldukça bunun olması mümkün değildi. Bunu da görüyor ve sağda solda konuşuyordu. Engin Ardıç’ın demesiyle, “Meserret Kıraathanesi'nde yüksek sesle atıp tutuyor, yan masalardaki sivil ‘taharriler’ de Tanin Gazetesi okur gibi yapıp harıl harıl not tutuyorlardı.” Şimdi suçuna bir de “darbe girişimini” eklemişti.

        *

        Gardiyan asker İbrahim, bir gece hücredeki Kâmil Beye yiyecek bir şeyler getirir, sohbete dalarlar, vadesi dolanlarla harpte ölenlerden söz açılır. Asker İbrahim, ömründe onun gibi babayiğit görmediğini söylediği Yakup Cemil’e de gardiyanlık yaptığını söyler. Yakup Cemil burada tutukluyken onun askerliği yeni başlamış. Ona göre Yakup Cemil’in bu hücrede bulunmasının sebebi Enver Paşa’yı kızdırmış olmasıymış. Yakalayıp buraya kapatmışlar. Askerleri ise dışarıda bakırcı dükkânında onu bekliyorlarmış. (Yakalanmadan önce, Bağdat’a gidip onu İngilizlerden almak üzere mahpushanelerdeki katil ve serserilerden kendine bir tabur oluşturmuştu. Hakkında kitap yazmış olan İlyas Kara anlatıyor: “Yakup Cemil son adamlarını, ünü bütün imparatorluğa yayılmış ve günümüze kadar da gelmiş olan Sinop Zindanlarından devşirir. Hepsi birbirinden belalı, hepsi birbirinden tehlikeli iki bin adam. ‘Berberler bir adım öne çıksın’ der. Ve komutlar komutları izler: ‘1 leşi, 2 leşi, 3 leşi, 4 leşi, 14 leşi olan bir adım öne çıksın.’ Sonunda bir kişi kalır; hem berber olan hem de 14 leşi bulunan, yani 14 cinayeti olan, yani 14 adam öldüren. Yakup Cemil 14 leşli berberi şöyle bir süzer tepeden tırnağa ve sonra ‘getir bir sandalye ve beni tıraş et, seni özel berberim tayin ettim’ der. Berberin gözü kanlı, Yakup Cemil’in gözü kara. Usturanın sapı katilin elinde, ağzı Yakup Cemil’in gırtlağında. Ölümle liderlik arasındaki süren saniyeden de kısa. 14 leşli özel berber Yakup Cemil’in yüzünü sabunlamada, 2 bin kanlı katil sahneyi izlemede ve Yakup Cemil sandalyede ayak ayaküstüne atmış tütününü tüttürmede.”) Ama sefere çıkmaya fırsat bulmadan yakalayıp işte bu odaya kapatırlar. Ona bir şey olursa dışarıda dipten doruğa silahlı askerleri İstanbul’u yakıp yıkacaklar.

        Gardiyan asker İbrahim’in anlattığına göre Yakup Cemil’i bu hücreye kapatmışlar ama üzerindeki silahları alamamışlar. Çifte tabancalıdır Yakup, çizmelerin içine saklamış onları. Gardiyanları ise acemi asker. Laflar dolaşıyor ortalıkta, “Aman su istedi, çabuk yetiştiremedin, kurşunu yersin göğsüne. Sıkıştı diyelim, ayakyoluna gidecek, huyu bozuktur, kapıyı çabuk açmadın mı yandı gülü keten helva…” Buraya nöbete gelirlerken herkes birbiriyle helalleşip öyle geliyormuş. Tabancalarını kimse alamamış, “vermem” demiş, arkasından iki emir eri var, apansız basarlar da silahlarını alırlar diye emir erlerine “gözünüzü dört açın” demiş. Korkularından sorguya bile çekememişler. Son gecesinde emir erlerinden birisini kandırmışlar. “Seni onbaşı, çavuş yaparız” demişler. Yakup Cemil ayakyoluna gidecek. Emir eri önceden apteshaneyi kontrol etmiş, “kimseler yok Albayım” demiş, namertlik etmiş tabi. Yakup Cemil inanmış, elinde ibrik yürürken direklerin arkasına saklanmış olan altı yedi zebella gibi bahriye kanun çavuşu peydahlanmış, üstüne çullanmışlar, Yakup Cemil bir iki “ulan kahpeler” diye nara atmış ama boşuna, tabancaları alınmış. Bölükte bulunan bütün askerler haberi alınca solukları genişlemiş.

        *

        Asker İsmail’in Kâmil Bey’e anlattığına göre, Yakup Cemil’i idama götürdükleri gün sıcak bir günmüş. Bekirağa Bölüğü’ndeki askerlere “Tam donanım hazır olun” emri verilmiş o gün. Hazırlanmışlar, çanta, kaput, kazma, kürek, yüzer tane mermi… Yola çıkmışlar. Önde payton arabası, içinde Yakup Cemil, arkada askerler. Herif kuşuna dizilmeye götürülüyor, ama sanırsın kurşuna dizilmeye giden o değil. Gardiyan asker İsmail’e göre, düğüne bile öyle şerefli, keyifler keka gidilmez. Onu idama götüren bir manga asker ise, tekmili birden kan ağlıyor. Bizimkiler yiğidi idama götürecek kanun maddesini bulamayınca, Alamanlar kara kaplı kanun kitaplarına bakmış, bir yol bulmuş, bizimkilere göstermişler. “Hey gidinin Alamanı, yedin babayiğidi, yürü!” diyor Konyalı başçavuş dizlerini döverek. Böyle böyle Eyüp Sultan’a varmışlar. Güneş yükselmiş, askerler yorgun…

        Asker İsmail diyor ki:

        “Askerler yürüyüşte türkü söylemez, önünde musika olmazsa, tez yorulurlar.”

        Arabanın içinde oturan Yakup Cemil de bunu biliyor. Askerlerin haline acıyor, derhal ferman eyler, “Asker evlatlarım türkü söylesin” der gür sesiyle arabanın içinden.

        Onu ölüme götüren askerler hep bir ağızdan şu türküye başlarlar:

        “Aksın kanım kefenime renk olsun

        Al kefenim bayrağıma denk olsun

        Bu baş yere eğilmedi,

        Eğdirmem andolsun!"

        Onu kurşuna dizecek olan yorgun argın, hüzünlü ve terlemiş askerler hep bir ağızdan, hançerelerini yırtarcasına türkü söylerler. Türkünün ritmi, Eyüp mezarlığında yatan ölüleri ayaklandıracak maazallah… Mezarlık hop oturup kalkar. Güneş vuruyor tepelerine. Güneş bir yandan, askerlerin yanan yüreği bir yandan, hepsi tere batmış durumda. Yakup Cemil arabada ama kalbi askerlerin yanında, halden anlıyor Albay. Hem askerleri düşündüğünden, onlar daha çok ölmesin dediği için onu kurşuna dizmeye götürmüyorlar mı? “Ben böyle muharebeyi kabul etmem. Bize sonunda bu Mehmetçikleri birer birer sorarlar. Sulh yapılacak,” diyen o değil miydi? Bunu deyip idam fermanını imzalayan o değil miydi? Doğru sözü söylemiş. Enver Paşa hemen idamından yana değil ama Talat Paşa bir an önce işi bitirme derdinde. Enver Paşa’nın Almanya seyahatini Talat Paşa fırsata çevirmiş, onu tez elden bu yolculuğa çıkarmıştı. Gerçi idam fermanının altında Enver’in imzası var ama olsun, o Enver’i “iyi adam” olarak bırakmak istiyordu geride.

        Askerlerin ağzı köpük köpük yürüyorlar türkü eşliğinde.

        Tam o sırada, karşıda bir bostan arabası görünür. Meyveye “bostan” denir asker İsmail’in memleketinde. Kavun, karpuz yüklü araba… Meğer Yakup Cemil böyle bir şey gözlermiş. “Dur arabacı” diye seslenir. Bir narası var ki, burada bağırsın, Beyoğlu’nda dudağın çatlar! Araba zıngadak durdurtur bostancı. “Ulan Arnavutoğlu, kaça bu bostan böyle toptan?” diye sorar. Arnavutoğlu, “İki altın” der. İşi bilmiyor tabi fukara, bilse beş altın der! İşin içinde bir can pazarı olduğunu nereden bilsin zavallı Arnavut! “İşte sana üç altın, takıl askerin peşine” der. Böyle böyle nihayet Kâğıthane’ye varırlar. Geniş çayırlıkta askerlere silah çattırır Albay Yakup Cemil. Askerlere eşlik eden hiçbir komutan sesini çıkarmaz, komuta bugün Yakup Cemil’de. Çayıra yayılan askerler doyasıya bostan yerler, kendisini kurşuna dizecek askerle birlikte o da yer büyük bir iştahla. Sonra askerlere, “Evlatlarım, hakkınızı helal edin, bizim yüzümüzden yoruldunuz,” der. Askerler hep bir ağızdan “Helal olsun” derler.

        Çayırlıkta, orta yere bir direk dikmişler. O direğe sarmaları lazım iple Yakup Cemil'i ama o kabul etmez. Gözlerini bir bezle bağlayacak olurlar, onu da istemez. Cebinden bir altın saat çıkarır. “Ben bunu muharebede İngiliz paşasından almıştım. Gaza ganimetidir. Götürün Enver Paşa’ya verin. Benden ona armağan olsun. O beni kurşuna dizdirse de ben ona gücenmedim. Gözlerini öperim,” der.

        Salavat getirir. Nişan alır onu buraya getiren askerler. Bir yaylım ateş…

        *

        Yakup Cemil’i kurşuna dizdikten sonra Kâğıthane’den Bekirağa Bölüğü’ne dönen askerler, dönüş yolunda hangi türküyü söylediler, ne gardiyan asker İsmail anlatır Kemal Tahir’in romanında, ne de başka bir yerde mevzuya dair herhangi bir bilgi çıktı karşıma. Ama bu yazının sonuna yavaş yavaş yaklaşırken, Attila İlhan’ın "sonra o güller" şiirinden şu dizler havalandı odamın içinde:

        sonra boğaz’ın pusu

        fecrin en dokunaklı anları

        ezanlar dağılıyor eski istanbul’dan

        beylerbeyi sarayı’nın

        sabah mahmurluğuna

        şeker ahmet paşa’nın

        kayıp tablosundan

        eflatun ve mor

        *

        martılar uçurulmuş

        bir yağmur loşluğuna

        kimse kimseyi anlamıyor

        yâkup cemil bey çoktan

        teşkilât-ı mahsusa’dan kovulmuş

        idam mangasının kurşunları yağıyor

        göğsündeki “liyâkat nişanı”na.

        *

        Askerin yürüyüş biter, yollar tükenir; ama türkü bitmez. Türkü, askerin son mermisi, son nefesi gibidir; tükenmez.