Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya "Reçeteci" aydınlar ve "Yorgun Savaşçı"yı yakan devlet

        Bu aralar içim dışım Kemal Tahir… Bir hayli zamandan beri külliyatının içinde gezinip duruyorum çünkü.

        İlk kez 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren tanıştım onunla. Köy romanlarına müptela olduğum o doymak bilmeyen bir iştahla kitaplara saldırdığım dönemde… Hakkâri Halk Kütüphanesi’nin pek kimselerin uğramadığı küflü kitap kokan deposunda elime geçen “Yediçınar Yaylası”nın kışkırtıcı adı beni öbür romanlarını da bulup okumaya götürmüştü hafızam yanıltmıyorsa. Tabii eksik kalanlar olmuştu. Hem onları hem de eskiden okuduğum bazılarını yeniden okudum bu arada.

        Hapishaneden çıkıp daha “meselesi olan” romanlar yazmaya başladığı 1950’lerin sonundan bugüne, “sağıyla-soluyla en çok oynanan” yazardır Kemal Tahir. Bazen hem sağcılar hem solcular aynı anda ona hücum ettiler. Bazen de hem sağcılar hem solcular aynı anda sahiplendiler. Gün geldi, solcular onu sağa atınca, (Yalçın Küçük, sağcılara, “Size Kemal Tahir’i verelim, siz de bize Peyami Safa’yı verin” demişti) sağcılar “aman istemeyiz, sizin olsun” dediler. “Devlet Ana” romanını yazıp Osmanlı’yı “kerim devlet” ilan edince bu kez sağcılar onun “sola bırakılmayacak kadar kıymetli” olduğunu yeniden keşfedip el üstünde tuttular. Elden gittiğini görüp panikleyen bazı solcular ise son yıllarda “o sağa sığmayacak kadar büyük bir yazardır,” demeye başladılar.

        Belki de gittiği yerde bütün bu çocuksu “çekişmeleri” kıs kıs gülerek seyredip, “Reçeteci Türk münevveri hâlâ bıraktığımız yerdeler,” diyordur can dostu Cemil Meriç’e.

        *

        Mesela en son okuduğum kitabı olduğu için “Yorgun Savaşçı” romanına bakalım. Roman, ilk kez 1965 yılında çıkmış piyasaya. Kitap, Mondros Mütarekesi’nden, yani 1918 yılından başlayarak, milli mücadelenin güçlendiği 1920’lerin ortalarına kadar olan dönemi anlatıyor.

        Tuhaftır, daha sonra Oktay Akbal ve İlhan Selçuk gibi Cumhuriyet yazarları tarafından yaylım ateşine tutulacak olan roman, 1967 yılında yine de Cumhuriyet Gazetesinin verdiği Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görüldü. O vesileyle o günlerde kendisiyle yapılan bir mülakatta Kemal Tahir romanı hangi “dertle” yazdığını şöyle anlattı:

        “Memleketin en kara günlerinde, düşman kapıya dayanmışken, başından beri siyasete bulaşmamış, orta rütbeli fedakâr Türk subayının, ordusuz kalma dramını anlatmak istedim. Bunu anlatırken 1918-1919 yıllarının o ağır memleket şartlarını, bilhassa direnenlerin umudunu hiç kaybetmeyişini göstermeye çalıştım. Buna Türk toplumunda ordunun o özel, o köklü yerini belirtmek istedim desem, tam yeridir.”

        *

        Türkiye’de askerler, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşundan itibaren hep siyasetin içinde yer aldılar. İsyan ettiler, paşa istediler, vezir istediler, en sonunda padişahın kellesini istediler. İstediklerini veren padişahların kellelerini de sahiden aldılar.

        Tarihçiler; Osmanlı’da darbeler tarihinin Fatih’in hükümdarlığında 1446’da Buçuktepe İsyanıyla başlayıp, 1913’teki Bab-ı Ali baskınıyla sona erdiğini söylerler. Fatih Sultan Mehmet’ten sonra Osmanlı tarihinde bir askeri darbeye maruz kalmamış padişah hemen hemen yoktur. 36 Osmanlı padişahından on ikisi askeri darbeler neticesinde tahttan indirilmiş, bunlardan yedisi darbeciler tarafından öldürülmüş, direnen beşi eceliyle bu dünyadan göçmüştür.

        Kemal Tahir ise, “Yorgun Savaşçı”da bu darbeci askerleri değil, cihan harbiyle beraber iç ve dış cephelerde yapayalnız, “kendi vatanlarında vatansız” kalmış, arkalarında duran bir devletleri olmadan, sadece ve sadece vatanı savunmak için çarpışan, siyasetten uzak durmuş küçük rütbeli subayların dramını anlatır bize. Onlar ne kendileri için bir şey istediler ne de darbe yapıp başa gelmek gibi bir dertleri vardı. Romanın geçtiği dönemde memleket işgal altında, millet yokluk içinde, ordu darmadağın... Bir asker için bundan daha feci bir şey olabilir mi? Savaşlar içinde gözlerini hayata açmış olan o zabitler kendilerini suçlu görüyor, halk da bu ağır yeniliğinin müsebbibi olarak onları görüyordu zaten. İşte bu dram, bu romanda ete kemiğe büründü. Hamaset yok, kahramanlık naraları yok. Bu “dağınıklığın”, bu upuzun “bozgunun” ardından küllerinden doğmaya çalışan bir milletin hikâyesi var sadece.

        Ermeni tehcirindeki dahli sebebiyle “Diyarbekir kasabı” olarak bilinen Çerkez Vali Doktor Reşit Bey’in kendisini tutuklamaya gelenlerden kaçamayıp tabancasını ağzına sokarak intihar etmesiyle başlayan roman, Mustafa Kemal’in Çerkez Ethem’i Yunan saflarına sürmesi ve “Anzavur İsyanı”nın bastırılmasıyla sona erer. Zira bu andan itibaren “ordusuz kalmış subayın dramı” da biter. Çünkü bu tarihten itibaren düzenli ordu, yani “nizami devlet” tekrar çıkar ortaya.

        *

        Bu yüzden bu romanda “Neden Mustafa Kemal’in rolü azdır?” gibi abuk bir soru sorulamaz. Ama işte bu soruyu, roman çıktıktan bir süre sonra Cumhuriyet gazetesi yazarı Oktay Akbal sordu. Akbal’a göre romanda Mustafa Kemal Paşa’yı tasvir, hak ettiği derinlikte değildir. Mustafa Kemal geri planda, İttihatçılar ise ön plandadır. Roman Kurtuluş Savaşı’nın kutsallığını yadsıyor. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç dönemini bu kadar “yılgınlık içinde” anlatan bir romanı gazetesi Cumhuriyet’in mükâfatlandırmış olması ise anlaşılır bir şey değildir.

        Kemalist solculardan sonra romana ikinci eleştiri sosyalist soldan geldi. Dönemin en etkili edebiyat eleştirmeni Fethi Naci, Marksist metodolojiden hareket ederek; Kemal Tahir’in tarihi sınıf çelişkileri üzerinden değil, “devlet” ve “aydın-halk kopukluğu” gibi kavramlar üzerinden okumasını ideolojik bir sapma olarak kayda geçirdi. Sosyalist solun genel kabullerine göre İttihatçılar, burjuva milliyetçisi ve maceracı bir gruptur. Fethi Naci ve onun gibi düşünen Marksistler, Kemal Tahir’in İttihatçı subayları adeta birer trajik kahraman gibi estetize etmesini solculukla bağdaştırmazlar.

        Ayrıca Kemal Tahir romanında “Asya Tipi Üretim Tarzı”na vurgu yapmış, Türkiye'nin Batı gibi feodalizm ya da kapitalizm aşamalarından geçmediğini, Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) denen kendine has bir toplumsal yapıya sahip olduğunu savunmuş, Marksist bir kavram olan “ATÜT tezini” yerlileştirerek, Doğu ile Batı arasındaki yapısal ayrımı romandaki karakterler üzerinden tartışmaya açmıştı.

        *

        Fethi Naci yerden göğe kadar haklıydı zira daha önceki romanlarında da arz-ı endam eden “Farmason” lakaplı Doktor Münir, tam da onun söylediklerini anlatmak için girmişti romana. Onun diyalogları, görüşlerini roman aracılığıyla açıklama imkânı verir Kemal Tahir’e.

        Doktor Münir’e göre Osmanlı'da Batı tarzı bir feodalizm, mülk sahibi bir aristokrasi ya da köklü bir burjuvazi yoktu. Toprağın şahıslara değil devlete ait olması, yani miri toprak sistemi, Doğu toplumlarını Batı'nın sınıf çatışmalarından ayıran temel unsurdu. Kemal Tahir'in yorumunda Doğu’da devlet, Batı'da olduğu gibi sömürücü bir egemen sınıfın aracı değildir. Devlet, üretimi organize eden, bayındırlık işlerini üstlenen ve halkı dış tehlikelere karşı koruyan bir “baba”; daha sonra yazacağı “Devlet Ana”da ete kemiğe büründüreceği deyimle “kerim devlet”tir. “Yorgun Savaşçı”da çöken Osmanlı'nın ardından Milli Mücadele'nin örgütlenmesinde, halkın sınıfsal bir refleksle değil, yıkılmış olan devleti yeniden ayağa kaldırma fikrinden hareket ettiğini söylüyordu.

        Romanda İttihat ve Terakki üyelerinin düştüğü en büyük hata, Osmanlı'nın bu özgün yapısını kavramamış olmalarıdır. İttihatçılar, bünyesinde hiçbir zaman Batılı anlamda burjuva sınıfı barındırmayan bir topluma, Batı'nın kurumlarını ve sınıf temelli reçetelerini dayatmaya çalışmışlardır. Kemal Tahir bunu temelsiz bir idealizm ve yabancılaşma olarak eleştirmişti romanında.

        *

        Kemal Tahir’in bu özgün fikirleri, o güne kadar hep şablonlarla hareket etmiş, kendi düşüncesi yerine Batıdan alınma kötü çevri metinlerle beslenmiş doğmatik sol örgütleri böldü. Bir kısım solcu, Kemal Tahir'i "Sınıf mücadelesini reddedip devleti ‘kutsal’ ilan etmek, böylece milliyetçiliğe kaymakla” itham etti. Kemal Tahir ise onları, Batı'nın şablonlarını körü körüne Türkiye'ye uyarlamaya çalışan “reçeteci aydınlar” olarak görüyordu zaten.

        Bu esnada herkes Kemal Tahir’in üstüne adeta çökerek onu nefessiz bırakmaya çalıştı. Alayı sırtına binip üzerinde tepinirken, sol cenahtan ona destek veren güçlü bir ses bir şairden, Attila İlhan’dan yükseldi.

        Attila İlhan, Kemal Tahir'in resmi tarihin dışına çıkarak “arka plandaki gerçek güçleri” ve İttihatçıların “vatansever” trajedisini anlatmasını devrimci bir eylem olarak gördü. İlhan'a göre “Yorgun Savaşçı”, Batı uydurması tezlere karşı duran "yerli ve ulusal bir sol" perspektifin inşası için hayati bir adımdı. Bu durum, Attila İlhan ile Ortodoks Marksist ve Kemalist sol gruplar arasındaki mesafeyi daha da açtı.

        Hülasa edersek eğer, “Yorgun Savaşçı”, Türk solunda “Tarihe resmi ideolojinin gözlüğüyle mi, Ortodoks Marksist şablonlarla mı, yoksa yerli bir gözle mi bakılmalı?” tartışmasını ateşleyerek, sol entelijansiyanın bloklar halinde birbirinden ayrışmasına yol açan, adeta bir turnusol kâğıdı işlevini gördü.

        *

        Solda bütün bunlar olurken, sağ cenah da boş durmadı. Cemil Meriç’in deyimiyle “kendine has hiçbir fikri olmayan, solun artıklarıyla beslenen sağ cenahın” önemli yazarlarından Ahmet Kabaklı da solun “yerin dibine” batırmaya çalıştığı “Yorgun Savaşçı”nın mezarına toprak atmak için küreği eline aldı.

        Kabaklı’ya göre Kemal Tahir “milli mücadele”yi küçümsüyordu. Yazar romanında halkın Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcındaki isteksizliğini, yılgınlığını ve mücadeleci subaylara karşı mesafeli duruşunu abartıyordu. Bu yaklaşım, Türk milletinin destansı direniş ruhunu ve tarihsel karakterini küçümsemek anlamına geliyordu. Romanda olayların İttihatçı subaylar Yüzbaşı Cemil ve arkadaşlarının gözünden verilmesi de kabul edilemezdi. Sağcılara göre Osmanlı'nın yıkılışının tek sorumlusu İttihatçılar’dı. Oysa Kemal Tahir bu romanında İttihat ve Terakki zihniyetini adeta "tek vatansever odak" olarak sunuyordu. Ayrıca Ahmet Kabaklı, Kemal Tahir’in sol-Marksist geçmişine atıfta bulunarak, yazarın Türk tarihini kendi ideolojik şablonlarına uydurmaya çalıştığını, olayları nesnel bir tarihçilikle değil, sınıfsal ve materyalist bir kurguyla çarpıttığını ileri sürüyordu.

        *

        Bu tartışmaların sonu gelmedi. Türkiye 14 Ekim 1973 genel seçimlerine giderken dağ taş, vadi koyak, şehir kasaba, köy mezra “Umudumuz Ecevit” sloganıyla çalkalanmaya başladı. Ecevit “ortanın solu” fikriyle İsmet Paşa’ya diklenmiş, CHP’nin başına geçmiş, Batının köklerini Marksizm’den alan sosyal-demokratlığına sırt çevirmiş, temelini Kuvayı Milliye fikri üzerine inşa eden, tek parti dönemini eleştiren ama Cumhuriyet’in temel değerlerine ve laiklik hassasiyetini hafifçe törpülemiş, bir miktar da Osmanlı mirasına sahip çıkan yeni tür bir “solculuk” fikrine gelmişti. Belli ki bu konuda fazlasıyla Kemal Tahir’den etkilenmişti. Kemal Tahir’in geliştirdiği, “Türk toplumunda esas olan sınıflar değil, sosyal zümreler arasındaki uyumdur. Bu uyumu ve dengeyi sağlayan devlettir, devlet önceliklidir. O yüzden devlet halka karşı şefkatli ve kerim olmalı, açları doyurmalı, yoksulları giydirmeli, soygun ve sömürüye son vermeli. Tarih boyunca Türk devleti mülkiyeti elinde bulundurmuş, özel mülkiyeti engellemiş, bu yüzden Türkler kolektif mülkiyete dayanan sosyalizm fikrine aşina bir millettir” diyen “yerli” “devletçi sol” fikrine sempatiyle yaklaşan entelektüellerden birisi Bülent Ecevit ise diğeri çok yakınında bulunan İsmail Cem’di.

        26 Ocak 1974’te Ecevit-Erbakan ikilisi, CHP-MSP koalisyonunu kurdular. Ecevit Başbakan olunca, İsmail Cem de TRT Genel Müdürü oldu.

        İsmail Cem, göreve başlar başlamaz Yeşilçam’ın üç büyük yönetmenine Lütfi Akad, Metin Erksan ve Halit Refiğ’e TRT için Türk edebiyatından uyarlanan filmler çekmeleri için teklif götürdü. Halit Refiğ’in payına Kemal Tahir’in deminden beri anlattığımız romanı “Yorgun Savaşçı” düştü.

        Proje bu şartlarda oy birliğiyle TRT Yönetim Kurulu’ndan geçti. Halit Refiğ’in kafasında büyük bir prodüksiyon vardır, ama ordunun desteği sağlanmadan bu imkansızdır. Genel Müdür, Genelkurmay Başkanıyla konuştu, ordu her türlü askeri destek için hazırdır. Anlaşmaya göre filmin senaryosunu da Halit Refiğ yazacak ancak yedi aylık bir çalışmadan sonra ilk talihsizlik yaşandı. TRT denetimi!

        *

        Dizi projesi aslında devletin en tepesinden onay almıştı. Başbakandan TRT Yönetim Kurulu’na kadar herkes "tamam" demişti. Fakat usul gereği, çekimler başlamadan önce TRT’nin kendi iç denetiminden geçmesi gerekiyordu. 1979 Temmuz’unda, Denetim Müdür Yardımcısı Hadi Şenol’un önüne geldi dosya. Şenol, adeta bir denetmen gibi değil, bir “ihbarcı” gibi yaklaştı metne. Yazdığı rapor tam bir darbe niteliğindeydi. Mesele basına yansıyınca İlhan Selçuk, Hasan Pulur ve Demirtaş Ceyhun’un başını çektiği “solcu” diye bilinen yazarlar korosu, romanın devlet eliyle dizi film yapılmaması için bir kampanya başlattılar.

        Kemal Tahir’in sosyalist kimliğinden ötürü projenin sağdan tepki çekeceğinden korkan güya sol görüşlü TRT yönetimi, hiç beklemediği darbeyi "solcu" Hadi Şenol ve onunla aynı görüşü paylaşan yazarlardan yemişti. Hadi Şenol raporunda, Kemal Tahir’i Osmanlı özlemi çekmekle suçluyor, Atatürk aleyhtarlığı yaptığını ve tarihsel gerçekleri çarpıttığını iddia ediyordu. İşte o rapor, Türk sinema ve televizyon tarihinin en büyük trajedilerinden birinin, o güzelim emeğin yakılmaya giden yolunun ilk taşını döşemiş oluyordu.

        *

        Siyasetin rüzgârı sert estiğinde, ilk darbeyi hep sanat alır, hikâyeler yarım kalır. CHP iktidardan düşüp de başbakanlık koltuğuna Süleyman Demirel oturduğunda, TRT’nin kaderi bir kez daha değişir. 2. MC hükümeti kurumun başına Doğan Kasaroğlu’nu getirir. Kasaroğlu, koltuğuna oturur oturmaz, hani o bürokratik refleksle, Halit Refiğ’in göz nuru, büyük prodüksiyonu Yorgun Savaşçı için "böyle pahalı projelere taraftar değilim" deyiverir. Ama devletin koridorlarında kurallar amansızdır; az sonra "devlet hizmetinde süreklilik esastır" diyerek filmin tamamlanması için söz vermek zorunda kalır. Üstelik Kemal Tahir’in eski bir dostu olduğunu, onun o muazzam romanının ekrana taşınmasını herkesten çok kendisinin istediğini fısıldar kulaklara.

        Ancak memleket yangın yeridir; rüzgâr sadece Ankara’nın koridorlarında değil, setlerde de sert esmektedir. Bu kez projenin karşısına, film ekibinde örgütlenen DİSK çıkar. Grevler, boykotlar, ideolojik sürtüşmeler derken çekimler durma noktasına gelir, setlere defalarca ara verilir. Halit Refiğ, adeta bir imkânsızı zorlayarak, 1980 yılının Nisan ayına kadar bin bir emekle filmin üç bölümünü çekmeyi başarır. Fakat Türkiye sokaklarında silah seslerinin yankılandığı, kardeşin kardeşe kırdırıldığı o karanlık günlerde, böylesine devasa bir figüran kadrosuyla, farklı mekânlarda film çekmek artık mucizedir. Ülkedeki kaos ve sıkıyönetim şartları sanata alan bırakmaz; Nisan ayından Eylül’e kadar set susar, kameralar açılmaz.

        *

        Ve nihayet, o meşum gün gelir: 12 Eylül 1980. Asker yönetime el koyar. Postal sesleri sokakları doldururken, silahlar susar, ama sinemanın da nefesi kesilir. Askeri yönetimin gelişiyle çekimler yeniden başlar başlamasına ama ortada ne eski ekip kalmıştır ne de o eski heyecan. Sinema dünyasına öyle bir gözdağı verilmiştir ki, Halit Refiğ’in o deneyimli kadroyu yeniden bir araya getirmesi imkânsızdır artık. Çekimler, sinemayı tekniğinden çok kalbiyle yapan amatör bir ekiple, çok ağır ve can sıkıcı şartlar altında devam eder.

        Üstelik TRT’nin tepesindeki dengeler de tamamen altüst olmuştur. Kasaroğlu’nun yerine asker kökenli Macit Akman atanır. Bu atama, kurum içindeki tüm dengeleri Refiğ’in aleyhine çevirir. Askeri idare, sol görüşlü bildiği Halit Refiğ’e zaten mesafelidir; buna bir de TRT’nin yerleşik kadrolarının, 1974’ten beri dışarıdan iş yapan sinemacılara karşı beslediği o eski, birikmiş öfkesi eklenir. Kurum içi bürokrasi, arkasını askeri yönetime yaslayarak eski defterleri açmaya başlar. Kısacası, Ecevit’in o dönem sinemaya verdiği büyük ve cesur destek çoktan tarihe karışmış, Kasaroğlu da gidince Halit Refiğ ve ekibi, kelimenin tam anlamıyla kurtlar sofrasında tek başına, sahipsiz kalmıştır. Çok geçmeden, yeni genel müdür Macit Akman’ın masasına ihbar mektupları yağmaya başlar.

        Bu sefer sahneye sağcılar çıkar. Kemal Tahir’i komünistlikle, vatan hainliğiyle, Atatürk düşmanlığıyla suçlayan o tanıdık korunun sesleri yükselir. Askerin sola karşı acımasız ve müsamahasız tutumunu gören fırsatçılar, durumdan vazife çıkarıp TRT yönetimi üzerinde bu mektuplarla tam bir terör estirirler. Genel Müdür Macit Akman, her ne kadar dışarıya karşı "bu ihbarlara kulak asmıyorum" dese de artık askeri yönetimin o soğuk ve şüpheci gözü Yorgun Savaşçı’nın üzerindedir. Halit Refiğ, projenin tamamen yok olmasından korkarak, filmi baştan karar verildiği gibi sekiz bölüm halinde, senaryoya tek bir çizik bile atmadan, ama bir an önce bitirebilmek için büyük bir hızla tamamlar. 1981 yılında çekimler nihayet son bulur. 14 Ekim 1978’de resmi olarak başlayan, 7 Ağustos 1979’da senaryosu onaylanan ve 11 Aralık 1979’da motor denilen Yorgun Savaşçı’nın o sancılı doğum süreci bitmiştir.

        *

        Ne var ki, bir filmi çekmek, onu seyirciyle buluşturmaya yetmiyordu o günlerin Türkiye’sinde. Tamamlanan çekimlerin kopyalarının TRT’ye teslim edilmesi ancak 1983 yılında, yani yıllar sonra mümkün olur. Bu gecikmenin arkasındaki hikâye ise tam bir dönem filmi gibidir: Filmin negatif kopyalarının yıkanması Sinema-Televizyon Enstitüsü’nde yapılmaktadır. Enstitü Müdürü Sami Şekeroğlu, adeta bir hazineyi korur gibi kopyaların üzerine titremektedir çünkü içeride birilerinin bu kopyaları çalmak istediği fısıltıları dolaşmaktadır. Hatta Şekeroğlu’nun anlattığına göre, karanlık birtakım adamlar kendisini arayarak, filmin renkli video kopyası karşılığında tam yirmi milyon lira rüşvet teklif etmişlerdir. Memleketin bu puslu havasında, kimin eli kimin cebinde belli değilken, tedbiri ve titizliğiyle tanınan Şekeroğlu hemen harekete geçer ve durumdan Macit Akman'ı haberdar eder...

        Akman, telaş içinde telefonu kaldırıp durumun vahametini anlatır. Ortada sinsi bir fısıltı dolaşmaktadır: Halit Refiğ’in göz nuru, Yorgun Savaşçı çalınacaktır. Bu korku, televizyonculuk tarihimizin o güne dek şahit olmadığı, akla ziyan bir tedbiri beraberinde getirir. Filmin görüntüsü ayrı yerde, Sinema-TV Enstitüsü’nde işlenir; sesi ayrı yerde, İstanbul Televizyonu’nda... Parçalar, sanki gizli bir hazinenin haritasıymış gibi, ayrı yollardan Ankara’ya taşınır ve orada, alelacele birleştirilir. Üstelik o muazzam 35 mm’lik asıl film, Halit Refiğ’in bütün feryatlarına, bütün ısrarlarına rağmen, "ucuz olsun" diye 16 mm’lik teknik bir sefalete mahkûm edilerek kopyalanır. Refiğ, çekimler bittiğinde sadece yorgun değil, kırgındır da. Yaşanan idari kargaşaya, sanata ve şahsına yapılan saygısızlıklara daha fazla dayanamaz, istifasını verir. İçinde bir sızı vardır elbet; askeri yönetimin bu filme geçit vermeyeceğini bilir. Yine de bir umut taşır göğsünde:

        Gün gelir devran döner, yönetim değişir ve bu halk kendi hikâyesini nihayet izler diye düşünür.

        *

        Fakat takvimler 18 Kasım 1983 akşamını gösterdiğinde, sadece Halit Refiğ’in değil, bütün bir ülkenin hafızası ağır bir darbe alır. "Kanun Adamı" dizisinin kokteylinde, dönemin TRT Genel Müdürü Macit Akman, elindeki kadehi kaldırır gibi rahat, fütursuz bir tavırla o korkunç gerçeği fısıldar: Yorgun Savaşçı yakılmıştır!

        Son Havadis ve Güneş gazetelerinin muhabirleri kulaklarına inanamaz. Akman ile gazeteciler arasında geçen o diyalog, aslında bir dönemin, gücü elinde bulunduranların sanata bakışının acı bir vesikasıdır:

        “Yaktırdım kardeşim, çünkü sakıncalıydı.”

        “Filmi seyrettiniz mi?”

        “Hayır.”

        “Senaryoyu okudunuz mu?”

        “Hayır.”

        “O zaman yaktırma kararını nasıl verdiniz?”

        “Filmin iyi olmadığını bana söylemişlerdi!”

        Görüyorsunuz ya, emir büyük yerdendir ve o "büyük yer" daha sonra Newyork’ta Picasso’nun sergisini gezerken, ressamın kübist ve soyut çalışmalarını bakıp, "Buraya bir siyah fırça vurmuş, yanına yuvarlak yapmış. Burada da bir siyah, aralar beyaz. Bunları ben de yaparım" diyen, yaptığı at resimlerine bazı Türk burjuvalarının milyonlarca lira ödedikleri Kenan Evren’di.

        Üç koca yıl boyunca bu günahın üzeri örtülür, kimse tek bir kelime öğrenemez. Macit Akman’ın bir kokteylde ağzından kaçırdığı o "yaktım" itirafı, gazete köşelerinde adeta bir orta oyununa döner. Kimi "kaçırılacaktı, ihbar geldi, o yüzden yaktık" der; kimi "orijinalini yaktık, kopyası bizde" diye teselli arar. Bir gün "başkasının eline geçmesin diye yaktık" denir, başka bir gün "devlet kararıyla gösterilmeyecek" diye kestirip atılır. Hatta yıllar sonra, 1988’de "Film yakılmadı, saklandı" fısıltıları bile yayılır. Ama Akman, o emrin asıl sahibini ser verir, sır vermez; adını asla telaffuz etmez.

        *

        Nihayet, 17 Şubat 1986 Pazartesi günü Milliyet gazetesi, o kara kutuyu açar ve yakma emrinin altındaki o resmi imzayı, o soğuk belgeyi ifşa eder. Belgeye göre, Başbakan Bülent Ulusu daha 17 Haziran 1983’te İçişleri Bakanlığı’na kapkara bir yazı göndermiştir. MGK’nın emriyle kurulan bir heyet, “Yorgun Savaşçı”yı izlemiş, onu "sakıncalı" bulmuştur. Gelecekte bir gün yeniden can bulmasın, o görüntüler bu toprakların insanına ulaşmasın diye, filmin aslı ve tüm kopyaları, yetkili isimlerden oluşan bir heyetin gözleri önünde, bir ateşin bağrında kül edilmiştir. Bir sanatçının düşü, bir ülkenin gerçeği, resmi bir heyetin önünde sessizce yanıp gitmiştir.

        *

        HBB adlı o özel televizyon ekranı, Tunca Yönder’in yönetmen koltuğuna oturduğu "Yorgun Savaşçı"yı dizi olarak çekmeye karar verdiğinde takvimler 1993 yılını gösteriyordu. Kollar hızlıca sıvandı, setler kuruldu, çekimler bitiverdi. Dizi artık yayına hazırdı. Tam o sıra TRT cephesinden sert bir itiraz yükseldi:

        "Bu senaryo bizimkiyle aynı!"

        Mevzu mahkemeye taşındı. Ama devlet bu, önlemini almış, yaktığı “Yorgun Savaşçı” filminin bir kopyasını günün birinde “lazım olur” diye bir yerde saklamıştı. Devletin televizyonu hemen, tozlu raflarda saklanan eski “Yorgun Savaşçı” kopyasını apar topar bulup denetimden geçirdi. Sırf özel televizyon HBB ile aynı tarihte ekrana sürmek için, rekabet uğruna, on yıldır üzerinde fırtınalar koparılan o sansürlü filmi gün ışığına çıkardılar. Tek bir noktasına bile dokunmadan yayınladılar ama ne çare; elde kalan kopya son derece kötüydü. Filmin o asıl, pırıl pırıl orijinali ise ne yazık ki çoktan kül olup gitmişti.

        İşin en trajikomik, en insana dokunan tarafı ise sonradan yaşandı. Film televizyonda boy gösterince, zamanında o negatiflerin yakılma tutanağına imza atan yetkililer sırayla röportajlar vermeye başladılar. Hepsi bir ağızdan, "Biz olmasaydık bu kopyalar saklanamazdı," diyerek kendilerini temize çıkarma telaşına düştü. Hatta o heyetin içinde Kültür Bakanlığı’nın temsilcisi olarak tutanakta imzası bulunan “çılgın Türk” Turgut Özakman, daha da ileri giderek, bu kurtarma operasyonu için kendisine teşekkür edilmesini bile bekledi. Nihayetinde film, tek bir karesine dokunulmadan devletin televizyonunda yayınlandığında acı bir gerçek tokat gibi patladı.

        *

        Zamanında yakılma kararına gerekçe gösterilen o iddiaların, o korkuların hiçbirinin aslı astarı yoktu. 1983 yılının parasıyla tam 38 milyon Türk lirasına mal olan bu şaheseri ateşe verenler, devleti uğrattıkları bu devasa zararın bedelini hiçbir zaman ödemediler.

        *

        (“Yorgun Savaşçı”nın yakılması hikâyesini, neredeyse kelimesi kelimesine, sadece anlatımını kendi üslubuma çevirerek Onur Güneş Ayas’ın, Kültür Bakanlığı’nın 2010 yılında yayımladığı “Kemal Tahir 100 Yaşında” kitabında yer alan “Yorgun Savaşçı Filminin Yakılması Üzerine” makalesinden aldım, teşekkürlerimle.)