Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Paris'te Jöntürkler, Stockholm'de Jönkürtler
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Yüz yıl arayla Avrupa’ya (Jöntürkler Paris’e, Jönkürtler Stockholm’e) giden genç Türkiyeli münevverlerin buralara gidiş sebepleri; ülke dışında bir muhalefet örgütleyip, büyüyen muhalefetle birlikte gelip memleket idaresine el koymak değildi.

        Her iki grup da Avrupa’ya canlarını kurtarmak için gitti.

        İki grubun hikâyesi de bir kaçış hikâyesidir.

        Jöntürkler o zamana kadar muhalefet görmemiş padişahın hışmından; Jönkürtler de, devlet yönetimine defalarca el koymuş olan askeri yönetimin zulmünden kaçtılar.

        Jöntürkler’in işi nispeten kolaydı; asıl yapmak istedikleri şey olan “yayın yoluyla padişahı meşrutiyete zorlamak”… Bunun için de çok çabuk bir “sponsor” buldular. Jönkürtler ise onlar kadar şanslı değildi. Gittikleri yerde kendileri gibi aynı davayı sürdüren bir takım zengin destekçilerden mahrumdular ve İsveç devletinin desteğine ihtiyaçları vardı.

        Jöntürkler, Namık Kemal aracılığıyla o günden bugüne dolaşıma girdikçe memleket insanının içinde bir sızı bırakan “vatan” kavramını Türkçeye soktular. Jönkürtler ise Kürtçe dil çalışmalarının yanı sıra sürgünde biçimlenen modern Kürt edebiyatını yarattılar.

        Jöntürkler Avrupa’da uzun yıllar kalmayıp memlekete çabuk döndüler. Jönkürtlerin bazıları ise aradan yarım asra yakın bir zaman geçtiği halde memlekete bir daha dönmedi veya dönemediler.

        *

        Bu yazının fikri şubat ayında; nemli bir rüzgârın teni bir bıçak gibi kestiği, gün ışığının erkenden şehri terk ederek yerini derin bir kış masalıyla hemhal bir zulmete bıraktığı geç bir akşam vakti, Stockholm’ün nezih semtlerinden Södermalm’daki bir mekândan içeri girince düştü aklıma.

        Doksanlı yılların ortalarında, bu lokal ilk açıldığı yıllarda Mehmed Uzun ve Mahmut Baksi’yle gelmiştim buraya. O zamanlar lokalde yemek de pişiyordu. En meşhur memleket yemeklerinden karnıyarık, pilav ve cacıktan oluşan öğünü çuha kaplı masada yerken, rahmetli Mahmut Baksi anlatmıştı:

        Lokali, 12 Eylül’den sonra kaçarak buraya sığınmış, “Hacı” kod namıyla anılan, Bitlisli bir lise öğretmeni açmıştı. Müşterilerinin bir kısmı da kendisiyle birlikte kaçmış olan öğrencileriydi. Pek çok arkadaşının yanı sıra, hoca ile talebeleri burada buluşmuş, memleket kahvelerinin havasını taşıyan, oralardaki gibi içinde okey, tavla, nezere/hoşgin veya pinikêr de denilen bir kâğıt oyunu oynanan, karnı acıkanlar için her gün bir memleket yemeğinin piştiği bu mekânı hizmete sokmuşlardı.

        On seneyi aşkın süreden beri sürgün olarak bu şehirde bulunan, bazıları örgütsel mücadeleyi bırakmış, bazıları kendini yazı çizi işine vermiş, bazıları taksi veya otobüs şoförlüğü yaparak, bazıları pizzacı dükkânı işleterek geçimini sağlayan siyasi sürgünlerin bir kısmı özellikle geceleri, hem yorgunluk atmak, hem dostlarla yarenlik etmek, hem “son siyasal gelişmeleri” tartışmak, hem de kâğıt oynamak için burada toplanmaya başlamışlar. Bu “kâğıt oynama” işini o kadar ileri vardırmışlar ki içlerinden yazar Mustafa Aydoğan tutamamış kendini, “Kaxez” (Kâğıt) adını verdiği, oynadıkları oyunun felsefesini yapan kalın bir kitap bile yazmıştı.

        Yıllar sonra ikinci defa aynı lokale girdiğimde, mekânda sahibi dışında pek de bir şeyin değişmediğini fark ettim. Sadece müşterilerinin yaşları bir hayli ilerlemişti, o kadar. Çoğunu tanıyordum. İçlerine bazıları yeniyetmelik zamanlarımda, henüz ortaokuldayken çelik çomak oynamak yerine devrimcilik oynamaya kalkıştığım o muhteşem çağlarımdan biliyordum. Görmediklerimin namını duymuş, hepsi benim için birer efsane devrimciydi. Bıyıklarım terlememişti ama onların gür, dudaklarının üstüne inen, çoğunun çekiştire çekiştire yolmaktan beter ettikleri bıyıkları, omuzlarına inen uzun saçları, kulak memelerinin altında kestikleri favorileri, İspanyol paça pantolonları, beli saran geniş yakalı dar gömlekleri, tokalı geniş kemerleri, hâki renkte içi kürklü, kapişonlu parkaları, askerlerinkine benzeyen potinleri vardı. Özeniyordum onlara. Büyüyünce onlardan benim de olacaktı.

        Ben büyümeden, onlar gitti. O “teçhizat” da içimde uhde kaldı.

        Namını duyduğum ama karşılaşmadığım çoğuyla burada karşılaştım yıllar sonra.

        Hâlâ örgütlü mücadele sürdüren, bu lokale gelenleri “mücadele kaçkını” olarak gören muarızlarının “kahvehane”, kendilerinin “kulüp” dediği lokale girer girmez fark ettiğim tek değişiklik, duvarı kaplayan, yan yana asılmış çerçeveli birtakım resimlerdi. Oturduğum masada baktım resimlere, “Bunlar kimin resimleri?” diye sormamı beklemeden, merakla onlara baktığımı gören arkadaşım Rıza Polat, “Ölen arkadaşlarımızın resimleri,” dedi kederle.

        Biraz daha dikkatli baktım resimlere. Duvardaki o gözlerin ağırlığı çöktü üzerime bir anda. Demek zaman en çok insanı eksiltiyordu. Orada asılı her yüz, Türkiye’nin bir döneminin, yarım kalmış gençliklerin, hiç bitmeyen bekleyişlerin, hasretlerin, kederin hikâyesiydi. O duvar, sadece bir beton parçası değil; birer cenaze olarak geri dönenlerin, içlerinden geri dönemeyenlerin, memleket hasretiyle yapayalnız ve sessizce ölenlerin anıtına dönüştü bir anda karşımda.

        Bir yumru gelip oturdu boğazıma…

        *

        Türkiye’de, modernleşme arayışının başladığı iki yüz yıldan bugüne etkili olmuş, siyaseti bulandırmış, büyük dertlere yol açmış, çoğu felaketlere sebep olmuş “gizli teşkilatların”hemen hemen hepsi “açık havada” kurulmuştur.

        İttihat Terakki Cemiyeti, “İttihad-ı Osmani” adıyla İstanbul Sarayburnu’nda bulunan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin bahçesinin gözden uzak bir köşesinde; aynı teşkilatın Selanik şubesi, şehirdeki Beşçınar adı verilen bir kır kahvesinde; Milli Mücadele sırasında çok önemli işler başarmış olan “Karakol Cemiyeti” Çamlıca Tepesi’ndeki bir çay bahçesinde; tam elli seneden beri devletle silahlı çatışmaya girmiş olan PKK’nın ilk çekirdek yapısı Ankara Çubuk Barajı’nda; PKK’dan önce Kürt gençleri arasında en geniş tabana sahip olan ve o zamanki adı KİP olan teşkilat Van Kalesi’nde kurulurken; Jöntürkler’in kurduğu ilk gizli cemiyet olan “İttifak-ı Vatan Cemiyeti” 1865 yılında Belgrad Ormanlarında bir çayırda kurulmuştur.

        *

        Her yasadışı teşkilatta olduğu gibi “İttifak-ı Vatan Cemiyeti”nde de gizlilik esastı. Kısa sürede 250 üyeye ulaştılar. Azaları arasında mühim şahsiyetler de vardı. Bir darbe yaparak iktidarı ele geçirme gibi bir emelleri yoktu başta. Meşrutiyet istiyorlardı. Kurucuları saf ve idealistti, hazırlayacakları “bir ıslahat ve meşrutiyet layihasının” padişah tarafından kabul edileceğini emindiler.

        Sultan Abdülaziz’in borçlanarak yürüttüğü siyaset geniş bir huzursuzluk yaratmıştı okumuş yazmışlar arasında. Cemiyet taktik değiştirmeye karar verdi. Tekrar “açık havada” bir araya gelmenin zamanıydı.

        1867 yılında bu kez Veliefendi Çayırı’nda bir araya geldiler. Daha radikal olma kararı çıktı bu toplantıdan. Bu amaçla 40 kişilik bir fedai heyeti seçildi. İşe padişahı sadrazam değişikliğine zorlamakla başlayacaklardı. Ancak hiçbir kararı hayata geçiremediler.

        Cemiyetin kurucu babaları genellikle şair ruhlu, romantik gençlerdi. İçlerinden Suphi Paşazade Ayetullah Bey gidişattan korktu, gizli cemiyetin varlığını babasına anlattı, haber kısa süre zarfında sadrazama ulaştı. Hemen tevkifat başladı. İşte bu sırada cemiyetin bazı azaları Avrupa’ya kaçtı. Veli Efendi Çayırı toplantısı “Yeni Osmanlılar”ın memleketteki son toplantıları oldu.

        Paris’e kaçan gençler, o sırada orada yaşayan bir zenginle, Mısırlı Mustafa Fazıl Paşa’yla karşılaştılar.

        Muhtemelen gençler değil de o sırada başka planları olan ve bu planları uygulamak için memleketten kaçarak buralara sığınmış olan gençleri kullanmak isteyen Mustafa Fazıl Paşa bulmuştur onları.

        Mustafa Fazıl Paşa, Sultan Abdülaziz’e karşı burada faaliyete girişecek olan gençlerin “sponsoru” olmaya hemen karar verdi. Dergi çıkarıp o dergiler aracılığıyla memlekete “meşrutiyet” getirmek isteyen gençlerin de canına minnet…

        *

        Sahi, 17 Mayıs 1867’de Ziya Paşa’yla birlikte Paris’e kaçan Namık Kemal’e Şinasi’nin de katılmasıyla oluşan ve “Jöntürkler” adını alan Yeni Osmanlıları finanse etmeye karar vermiş olan Mustafa Fazıl Paşa kimdi?

        Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu, Avrupa terbiyesi almış, Fransızca bilen ve genç yaşta Osmanlı bürokrasisinde yükselmiş bir paşaydı Mustafa Fazıl Paşa. Ancak Mısır Hidivliği konusunda kardeşi İsmail Paşa ile anlaşmazlığa düştüğünde, padişah Abdülaziz kardeşinden yana tercih yapınca, saraydan uzaklaştırıldı ve önünde muhalif bir çizgi belirdi. Paris’te, sürgüne gelmiş “Yeni Osmanlılarla” karşılaşınca onlara kol kanat gererek hamisi oldu. Özellikle Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi gibi isimleri maddi olarak destekledi; Londra’da çıkan “Hürriyet” gazetesi büyük ölçüde onun parasıyla yayımlandı.

        Sultan Abdülaziz’e o meşhur mektubunu yazdı. Mektupta mutlak idareyi eleştirdi, Osmanlı’nın kurtuluşunu hukuk, meclis ve özgürlük fikrinde gördüğünü açıkça beyan etti. Aslında onun derdi “meşrutiyet” falan değildi, o tahtının peşindeydi. 1867 yılında Sultan Abdülaziz ihtişamlı Avrupa seferine çıkınca, Tolon limanında onu karşıladı, padişahtan iltifat gördü, Paris’teyken padişaha sığındı. Böylece Jöntürk “sponsorluğu” fiilen sona erdi.

        Maddi desteği kesilen Jöntürkler ise iyot gibi ortada kaldı. Bir süre kendi yağlarıyla kavrulmaya devam ettiler. Zaten hiçbir zaman aşırı isyankâr tavırları olmamıştı, bir an önce memlekete dönmek istiyorlardı. Hükümet 1870’te memlekete dönmelerine izin verdi. İstanbul’da da “davalarından” vazgeçmeyen Jöntürkler zamanla, Osmanlı’da meşrutiyet ve anayasal muhalefet hareketinin öncüleri haline geldiler.

        *

        12 Eylül darbesinden sonra yakayı kaptırmayan çoğu sosyalist Kürt gençleri ağırlıklı olarak önce Suriye’de toplandılar. Beşar Esad yönetimi “ihaleyi” Abdullah Öcalan’a verince, geride kalanlara Avrupa yolu göründü. Batı Avrupa’nın birçok ülkesine dağılan Jönkürtlerin en büyük kafilesinin yolu ise Stockholm’e düştü.

        İsveç bir özgürlükler ülkesiydi, mülteci cennetiydi. Dünyanın dört bir yanında askeri darbelerden olsun, devrimlerden olsun kaçanlar soluğu burada almıştı; onlar da öyle yapmışlardı. Onlardan birkaç sene önce oraya gidip mesken tutanlar, mesela Mehmed Uzun gibileri, kafile kafile Jönkürt’ün bu şehre gelmesine sevindiler. Onları gezdirip şehri tanıttılar. Her şeyine hayran oldukları Lenin’in devrim yapmak üzere buradan geçerken girip bir takım elbise aldığı PUB mağazasını gösterdiler mesela.

        *

        Gelenlerin başlangıçta yeni bir dil öğrenmek, yeni bir kültürle hemhal olmak, yeni bir hayat kurmak gibi amaçları yoktu. Çoğu can havliyle ülkesini terk ederek buraya gelmişti zaten. Burada dernek kuracak, örgütsel faaliyet yürütecek, dergi gazete çıkaracak, yarım kalmış devrimci mücadelelerine memleketlerinden binlerce kilometre uzakta bulunan bu şehirde sürdüreceklerdi.

        Edward Sait’in “sürgün, sürgünün kurdudur” deyimi kısa sürede ete kemiğe büründü burada. Bir süre sonra, değişen dünya konjonktürü sonucu siyasi söylemlerinin artık her derde deva olmadığını gören o inançlı devrimci insanların bir kısmı, geldikleri yerlerden beraberlerinde getirdikleri o sıkı kolektif dayanışma ruhundan uzaklaştı. Aralarında oldukça sert ve kırıcı tartışmalar baş gösterdi, bölünmeler yaşandı. Çoğu öfke doluydu. Her şeylerini geride bırakmışlardı; kimi anne babasını, kimi eşini çocuklarını… Gelirken yanlarında sadece o gemlenemez öfkelerini getirebilmişlerdi o kadar.

        Birçoğu İsveç’in dilini, kültürünü, edebiyatını hiç merak etmedi. Kuvvetli bir birlik oluşturup yeni olanın peşine düşmektense, küçük küçük gruplara ayrıldılar. Belediyelerin tahsis ettiği, şehrin dışındaki izbe dernek lokallerinde tartışıp, kendilerinden başka hiç kimsenin okumadığı, bin bir zahmetle iki üç ayda bir yayımlama imkânı buldukları, dört ya da sekiz sayfalık, amatör dergiler çıkardılar.

        *

        Siyasi fikirlerini geniş kitlelere ulaştırmak için çıkardıkları “Armanc” (Hedef), “Tîrêj” (Işık), “Rizgarî (Bağımsızlık), “Kürdistan Press”, “Berbang” (Şafak), “Roja Nû” (Yeni Gün) gibi dergiler Stockholm’de basılıyor, bir yol bulunup Suriye’ye gönderiliyor, oradan da kaçak yollarla memlekete sokuluyorlardı.

        Memlekette askeri idarenin iğdiş ettiği, çoğu işkencede sakat kalmış, çoğu yılgınlığa kapılmış “yorgun demokratların” ne kadarı bu dergilerdeki yazıları okuyarak devrim düşünü sürdürdü bilmem, ama bildiğim bir şey var:

        Abdülaziz bir darbeyle devrilip katledildikten sonra tahta çıkan Abdülhamit döneminde tekrar Avrupa’ya kaçan Jöntürkler, Paris’te çıkardıkları dergileri ve diğer “muzır” evrakı memlekete sokmak için posta yolunu kullanıyorlardı. Bir postanede çalışan Talat Bey, o “evrak-ı muzırayı” açıp okuyarak teşkilatın liderliğine giden yolu bulmuştu. Suriye’den, Jönkürtlerin “muzır evrakını” memlekete sokan kaçakçılardan o evrakı okuyanlar var mıydı, okuyup devrimin yükünü omuzlamaya aklından geçiren oldu mu? İşte bu soru cevapsızdır hâlâ

        Biz yine dönelim Stockholm’deki Jönkürtlerin kaldığımız yerdeki macerasına.

        *

        İşte o öfkeli, asabi kavgacı, huzursuz, kuşkulu, yıkıcı sürgün ruhlar arasından bir süre sonra yeni bir dal sürgün vermeye başladı. İçlerinden bu beyhude siyasi çırpınıştan vazgeçip kendilerini dile, edebiyata verenler oldu. İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında dağılmış olan, o zamana kadar birbirlerini anlamakta güçlük çeken Kürt aydınları, burada birbirleriyle tanıştılar. Aralarındaki lehçe farklılığının getirdiği dil problemini aşmakla başladılar işe. Toplantılar yaptılar, dil üzerine çalışmalarını yoğunlaştırdılar ve Kürtçenin her parçada yaşayan her bireyin birbirini anlayabilecek bir standarda kavuşmasına önayak oldular.

        Bu hengâmeden, eserleri başka dile çevrildiği zaman da bir anlamı olacak, yani başka dillerde de okunduğu zaman bir tat bırakacak Mehmed Uzun, Hesenê Metê, Firat Cewerî, Muayed Tayyib, Ehmed Huseynî, Tîmorê Xelîl, Mahmut Baksi, Ferhad Şakelî, Şêrko Bêkes, Bavê Nazê, Xelîl Dihokî, M. Ali Kut, Mahmut Lewendî, Fatma Savci, Fewaz Husên, Enver Karahan, Kemal Burkay, Rojen Barnas, Mustafa Aydoğangibi yazar, romancı, şair ve öykücüler; Mehmet Emin Bozarslan, Murat Ciwan, Malmisanij, Reşo Zîlan, Orhan Kotan, Ziya Avcı, Naci Kutlay, Rohat Alakom gibi dilbilimci ve araştırmacılar hepsinin içinde sivrilip, modern Kürt edebiyatının en sağlam direkleri oldular.

        12 Eylül darbesinden sonra yakalanıp Diyarbekir Cezaevi’ne kapatılan Kürt gençleri insanlık dışı işkenceler altında inlerken, bir yolunu bulup Stockholm’e kaçan bir avuç Jönkürt, gurbet ellerde, anavatanından binlerce kilometre uzakta, Kürtçeye hayat verdiler. Darbe birçok insanı sakat bırakmış, bazılarını işkencede öldürmüş ama dile can suyunu vermişti. Bilmeden Kürtçeye büyük bir iyilik yapmıştı: Anavatanından binlerce kilometre uzakta, Stockholm’de modern bir Kürt edebiyatın doğmasına sebep olmuştu.

        Bu yüzden modern Kürt edebiyatı sürgünde biçimlenmiş bir gurbet edebiyatıdır.

        *

        Paris’e ilk kaçan Jöntürkler, kafilede bulunan Namık Kemal’in bulduğu “vatan” kavramıyla döndüler memlekete. Namık Kemal “vatana” şiirler, piyesler yazmaya başladığında Osmanlı dağılmaya yüz tutmuştu. Büyük bir sarsıntıya maruz kalan toplum yerinden oynamış; katar katar göç kervanları düşmüştü yollara. Herkes çocukluğunun geçtiği yerlerdeki hatıralarını, başka bir deyimle “vatanını” heybesine, ceplerine koyup yollara düşmüştü. Kesif bir hasret yeli kaplamıştı imparatorluk topraklarının dört bir yanını.

        İşte şair böyle bir dönemde “Vatan yahut Silistre” demişti.

        Zira vatan, insanın yalnızca doğduğu yer değildir. Bazen çocukken duyduğu bir ezan sesi, bazen bir tren garında burnuna gelen kömür kokusu, bazen de yıllar sonra başka bir şehirde ansızın kulağına gelen bir türküdür. İnsan çoğu zaman vatanını, içindeyken değil, ondan uzak düşünce fark eder. Çünkü vatan biraz da yokluğuyla dile gelir insanın içinde.

        Bir ülkenin haritadaki sınırlarıyla insanın içindeki vatan aynı şey değildir.Devletlerin sınırları cetvelle çizilebilir; fakat vatan, hatıralarla inşa edilir. Çocukluğun geçtiği tozlu sokak, anne mutfağında pişen yemeğin nefis kokusu, uzak kalınan kelimelerin kekremsi tadı, kara gecelerde bir kamçı gibi camı döven yağmur, kış günleri gökten ters dönmüş papatyalar gibi yağan kar, bayram sabahlarının coşkusu, mezarlıklarda okunan Fatiha’nın verdiği huşu, dağların gökkuşağı rengi… İnsan bunların toplamına “vatan” demeye başlar zamanla.

        Belki de bu yüzden sürgünler vatanı herkesten daha derin hissederler.

        *

        Paris sürgününe giden Jöntürkler “vatan” kavramıyla döndüler memleketlerine. Stockholm sürgününe giden Jönkürtler ise yıllar yılı “ah vatan” (ax welat) diyerek çığlık attılar.

        O çığlık hâlâ susmuş değil.

        Yeni süreç nihayete erdiğinde, o da temelli susar temennisiyle…