Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya İki büyük yazarın arkasındaki iki büyük kadın
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eşi Leman Hanım, 1934 yılında kendisiyle röportaj yapmaya gelen Adile Ayda adlı bir gazeteciye şunları söyledi:

        “Kızım sakın bir romancıyla evlenme. Çünkü onlar bütün inceliklerini, bütün zarafetlerini okuyucularına harcayıp bitiriyorlar, yakınlarına bir şey kalmıyor. Kendilerini eserlerinin içine döküp adeta boşalıyorlar.”

        Tolstoy’un yaratıcı süreçlerine tanık olmuş, yardımcı olmuş, onun büyük eserlerini defalarca bizzat temize çekmiş karısı Sofya, 12 Haziran 1898’de günlüğüne şunu yazdı:

        “Neden kadınlar dâhi değil diye düşünüyorum bugün. Hiç kadın yazar, sanatçı veya bestekâr yok. Çünkü çalışkan kadınların tüm tutku ve yetenekleri ailelerine, sevgililerine, kocalarına ve bilhassa da çocuklarına harcanır. Diğer tüm yetenekler körelir ve rahimde gelişmeden kalır. Çocuk doğurmak ve yetiştirmek sona erer ermez sanatsal ihtiyaçları canlansa da artık kendi içlerinde bir şey geliştirmek için çok geçtir.”

        *

        Deha ile gündelik hayat arasında derin bir uçurum vardır. Dahi, gündelik hayatı boş verir, neyi var neyi yoksa dehasının hizmetine koşturur, çevresindeki herkesten de onun için, onun yaptığını yapmasını ister. Kendini herkesin hizmetinde “vazifeli”, seçilmiş biri görür çünkü.

        Dahi mertebesine ulaşmış büyük yazarların, iç dünyalarındaki çalkantıları, en naif hisleri, empatiyi ve zarafeti yazdıkları metinlere geçirirken adeta bir arınma, bir ruhsal rahatlama yaşadıkları söylenir. Eğer evlilerse, yazmakta oldukları eser bittiğinde -ki çoktan bir yenisi kafalarında canlanmaya başlamıştır- çocuklarına, eşlerine verebilecekleri tükenmiş, gergin, bencil bir şahsiyetten başka bir şey kalmaz. Bu duruma en iyi örnek, dünya edebiyatının dev yazarlarından Lev Tolstoy ile eşi Sonya arasındaki fırtınalı ilişkidir.

        *

        Tolstoy ile Sofya’nın ilişkilerini anlatmaya geçmeden önce, bizde büyük bir yazarın Kemal Tahir’in arkasında duran bir büyük kadından, yazarın Fatma İrfan’dan boşandıktan sonra evlendiği Semiha Hanım’dan bahsedelim biraz.

        Kemal Tahir, bahriyeli kardeşine Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanını vermek suretiyle “askeri isyana teşvik” suçunu işleyip 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldığında, Fatma İrfan’la bir yıllık evliydi. Hapishanede, cezası kesinleşinceye kadar karısına muhteşem mektuplar yazdı. Öğretmen olan eşine âşıktı; bir an önce üst mahkemede suçsuzluğu ispatlanıp ona kavuşacağını hayal ediyordu.

        “İşin ciddisini söyleyeyim mi? Muhakkak bir yıldan ev­vel ben sana geleceğim. Bu uğradığım bariz haksızlık daha fazla süremez. Temyiz bozmasa bile muhakkak Hey’et-i Umumiye beraatıma karar verecek. Buna yalnız ben değil, bütün Türkiye Cumhuriyeti, bütün vatandaşlar, hatta hâkimlerimiz bile kani. Herkes biliyor ki, Fransızların biçare Dreyfüs’ü dahi benim kadar haksızlığa uğramamıştır,” dedi bir mektubunda.

        9 Aralık 1938 tarihli mektubunda da, “Çıkar çıkmaz Ankara’ya geleceğim. Seni bol bol kucak­ladıktan sonra, İstanbul’a döneceğim. Artık gazeteciliğe elvedâ. Canımı dişime takarak Cumhuriyet’e hizmet ettikten sonra, yaranamadıktan sonra tekrar bu işe dönmek saçma olur. Bir küçük bakkal dükkânı açmak niyetindeyim. Üstüne­ de iki odası olur. Sen orada oturursun. (…) Gene mücadele yaparız, ama sıska Peyami Sefa, namus­suz Ziyaeddin Fahri, satılmış Cumhuriyet gazetesiyle de­ğil. Küçük dükkânımızdan rüşvet almaya gelen belediye memuruyla. Ve emin ol günlük kazancımızın yarısını alsa bu mürteşi belediye memuru, benden şimdiye kadar alınan söz ve yazı rüşvetinin milyonda birini alamamış olur,” diye yazdı.

        Bir başka mektubunda ise kendini karısına tekrar “tanıttı”, ona kendisini daha çok beğendirmek için, iş başvurusu yapan bir insan edasıyla adeta “CV”sini yazdı mektubunda.

        “Tahsilini bitiremedi. Genç yaşında hayata atılmak mecburiyetinde kaldı. Hayatı ve insanları bizzat yaşayıp münasebete girerek tanıdı. Çok sefalet çekti. En adi muhitlerde, en bayağı işlerde çalıştı. Fekat yılmadı. Kendi sâyi ve gay­retiyle çamurdan çıkmağa muvaffak oldu. Gazetecilikte az zamanda iyi mevki aldı. Artık otuz yaşına yaklaşıyordu. Ev­lendi. Karısı uzun boylu, esmer, güzel bakışlı ve güzel elli bir mektep muallimi idi. Evlenmesinden sonra komünistlik suçuyla Divan-ı harbe sevk edilerek on beş sene hapse mahkûm oldu. İlk büyük eserini hapiste yazmağa başladı.”

        Ama dediği gibi olmadı. Devlet onun gibi düşünmüyordu. “Temyiz” de “Heyet-i Umumiye” de sesini duymadı. Cezası kesinleşti. İşte tam bu sırada karısı Fatma İrfan, mahkemeye başvurarak “Vatan ve devlet düşmanı bir ideoloji olan komünizmi benimsemiş olması nedeniyle 15 yıl ağır hapse mahkûm olmuş bir kişiyle aile bağını yürütmenin imkânsızlığına” dair bir boşanma dilekçesi verdi ve 1940 yılında boşandı. Kemal Tahir haberi aldığında, onun hissiyatını, sanki onun yerine geçmiş gibi “ranza arkadaşı” Nazım Hikmet şiire döktü:

        “Bir de kim bilir,

        sevdiğin kadın seni sevmez olur,

        ufak iş deme,

        yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir,

        içerdeki adama.”

        İçinde o “yemyeşil dal” kırıldı ama Kemal Tahir, yine dostu Nazım Hikmet’in;

        “İçerde mektup beklemek,

        yanık türküler söylemek bir de,

        bir de gözünü tavana dikip sabahlamak

        tatlıdır ama tehlikelidir”

        Öğüdüne kulak vererek; kimseye ne onu haksız yere on beş yıla mahkûm eden devlete, ne de “komünist olduğunu bilmiyordum” diyerek onu terk eden karısına öfke besledi. Devletten intikam almak için “devrim” planları yapmadı mesela; karısından intikam almak için de “namus cinayeti” tasarlamadı. Hapishane hapishane dolaşarak “Anadolu insanını” tanıdı ve oturdu “drama düşmüş” olan o insanın romanını yazmaya başladı.

        *

        İyi insanların yolları mutlaka kesişir. 1940 yılından itibaren komünistlere karşı bir “sürek avı” başlatıldı. “Hökümatımız” Nazilerin galip geleceğini düşünüyor o sıralar, bu yüzden bulabildikleri her komünisti ya içeri tıkıyor ya da Anadolu’nun içlerine sürüyordu. Kemal Tahir Çankırı hapishanesinde yatarken onun deyimiyle “Memleketimizde Marksizm’in en salahiyetli âlimi ve kafasının içindeki için en müsamahasız dövüşen delikanlısı” Kerim Sadi ile eşi Semiha Uzunhasan da Konya’da menfi olarak bulunuyorlardı. TKP’li Kerim Sadi, Fransızca ders verdiği kendisinden 20 yaş küçük liseli bir kıza abayı yakınca Semiha Hanınla on üç seneden beri süren evlilikleri bitti. On sene önce tanışmış olan Kemal Tahir ile Semiha Hanım o sırada mektuplaşıyorlar. Mektupları iki dostun mektuplarıdır. İkisi de bir süre sonra kişisel dertlerini birbirlerine yazmaya başladı. Sonra yazışmaları duygusal bir havaya büründü. Bu duygusallıkta ikisinin de dul olmasının payı vardır muhakkak. Aradan yıllar geçti, Semiha Hanım o sırada Bolu’da sürgünde, Kemal Tahir de Çorum Hapishanesindedir. Kemal Tahir, Semiha Hanım’dan, bir dilekçeyle sürgünlüğünü Çorum’a aldırmasını istedi ancak o sırada sürgünlüğü bittiğinden, devlet onu İstanbul’a çağırdı.

        Semiha Hanım yaklaşık altı yılını çeşitli Anadolu şehirlerinde tek başına, memur ve eşraf ailelerine terzilik yaparak geçirmişti. Sürgün cezası bitince İstanbul’a geldi, Aksaray’da bir ev tutarak yerleşti.

        Artık bir mektupla, Kemal Tahir’in evlilik teklifine gelmiştir sıra. Nazım Hikmet, 1948 yılında bir mektupla gönderdiği şiiri evlilik teklifi haline getirerek Semiha Hanım’a gönderdi:

        “Anladın ya, işim başımdan aşkın

        Anladın ya gülüm,

        Ben sana âşık olmakla meşgulüm.”

        1950 yılında iktidara gelen “sağcı” Demokrat Parti, “solcu” CHP’nin kodese tıktığı “solcu” Nazım Hikmet ile Kemal Tahir ve öteki “fikir suçlularına” af çıkardı.

        Kemal Tahir hapishaneden çıkar çıkmaz, Semiha Hanım’ın Aksaray’daki evinin kapısını çaldı.

        Çalar çalmaz, arkasında bıraktığı soğuk hapishane kapısının yerine sıcacık bir evin kapısı açıldı önüne. Kısa sürede evlendiler. Evlilikleri saadet içinde, Kemal Tahir’in 20 Nisan 1973 günü vefatına kadar sürdü.

        *

        “Kemal Tahir, hapishaneden çıktıktan sonra bu kadar verimli olmasını, kardeşleri ve eşine borçludur” der dostları. Kardeşleri, “Ağabey, sen romanlarını yaz, geçim derdini düşünme, biz sana bakarız” dediler. Sahiden de taksi şoförlüğünden otel müdürlüğüne kadar bir yığın işlerde çalışıp yazar ağabeylerinin geçim sıkıntısına düşmesinin önüne geçtiler. Eşi Semiha Hanım da bir yandan terzilik mesleğini sürdürdü, bir yandan da Kemal Tahir’in yazdıklarını temize çekti, ona hep destek oldu, kafile kafile, evlerinden hiç eksilmeyen misafirlerini büyük bir memnuniyetle ağırladı.

        *

        1960’lardan başlayarak, iki yazarın aynı sene 1973 yılında vefatına kadar İstanbul’un iki yakasında iki ev, çok önemli iki edebiyat, sanat, tarih meselelerinin konuşulduğu birer mahfil işlevini gördü. Biri Sabahattin Eyüboğlu’nun Nişantaşı’ndaki, öteki de Kemal Tahir’in Göztepe’deki evleriydi. Her pazartesi “içkisini alıp” Eyüboğlu’nun evine gidenler, “genesisi” Anadolu uygarlıklarında; Kemal Tahir’in evine gidenler ise “kökü” Osmanlı’da arayanlardı daha çok. Zaman zaman iki evin konukları yer değiştirdi. Her iki eve giden genç yazarlardan birisi de Selim İleri’ydi.

        Kemal Tahir’in evine giden, onun sohbetlerine katılan, Semiha Hanım’ın şahane yemeklerini yemiş olan Selim İleri anlatmıştı.

        “Devlet Ana”nın yazılışına tanık olmuş Selim İleri. Meğer Kemal Tahir o romanını yazmamış, teybe okumuştu. Çevresine bir sürü insan birikmiş de onlara bir efsane anlatır gibi anlatmıştı romanı teybe. Teybe söylediklerini de temize çekme görevi eşi Semiha Hanım’a düşmüş. Semiha Hanım’ın yazıya geçirdiği metni düzeltirken de, “Ben buraya üç nokta koymuştum, sen tek nokta koymuşsun Semiha” diye zaman zaman takılmış da.

        *

        Semiha Hanım, eşi Kemal Tahir’in teybe anlattığı “Devlet Ana”yı temize çekedursun, ondan tam yüz sene önce, Sofya Andreyevna Tolstaya adında bir kadın; eşi Lev Tolstoy’un yazdığı 1800 sayfalık “Savaş ve Barış” romanını tam yedi kere el yazısıyla temize çekmişti. Tolstoy’un el yazısı kargacık burgacık, evlere şenlikti. Ve her defasında derkenarlar çıkıyor, düzeltmeler yapıyor, metni adeta yeniden yazıyordu. Bütün bu karmaşanın altından çıkmak da karısı Sofya’ya düşüyordu tabii.

        Sofya Andreyevna Behrs, Çar’ın sarayında vazifeli bir hekimin kızıydı. Tolstoy ona evlilik teklif ettiğinde kız 18, Tolstoy 34 yaşındaydı. Tolstoy’un evlenme teklifi, Kemal Tahir’inki kadar romantik değil, belki de evlilik teklifleri tarihinde içinde önemli bir uyarıyı barındıran en rasyonel tekliftir:

        “Dürüst bir insan olarak söyleyin bana, karım olmak ister misiniz? Ancak korkusuzca ve yüreğinizin derinliklerinden gelmesi kaydıyla evet diyebilirsiniz. Eğer ki aklınızda kuşkunun gölgesi dahi varsa, hayır demek daha kolay olacaktır.”

        Bu tekliften dokuz gün sonra evlendiler.

        Sofya bir sene sonra, karısı olmasının yanında Tolstoy’un “nüshacısı ve edebi yardımcısı” rolünü üstlendi. Bir yandan da peş peşe çocuk doğurmaya başladı. Birkaç düşük sayılmazsa, beşi büyümeden ölen on üç çocuk getirdi dünyaya. Koca evin idaresi ve çocukları büyütmek onun işiydi. Çocukların eğitimini kendi üstlendi, hatta onlar için özel okuma ve dilbilgisi kitaplarını tasarladı. O da sanatçıydı hem yazıyor hem de resim yapıyordu. Dönemin tanınmış ressamları tarafından yapılan kocasının eski portrelerinin röprodüksiyonlarını yaptı bir yandan. Tolstoy’un yayımlanan ilk biyografisinin taslağını o yazdı. Kocasının sağlığıyla özel olarak ilgilendi. Onu her türlü tehlikeye karşı korumaya kararlıydı. Kocasının eserlerinin yazılması, düzeltilmesi ve yayımlanması da işlerinin arasındaydı. Kaderi onu sadece dünyanın en büyük yazarlarından birisiyle evlenmeye götürmemiş aynı zamanda onun günlük karalamaları da dâhil olmak üzere yazdığı her şeyi “temize çeken” bir sekreter, bir danışman, yayıncılarla irtibat kuran bir editör yapmıştı. Fransızca, Almanca ve İngilizce biliyordu. Kocasının romanlarını Fransızcaya çevirirken, bildiği diğer iki dilden de ilgisini çeken makaleleri onun için Rusçaya çeviriyordu. 1886 ile 1891 arasında Tolstoy’un toplu yazılarının sekiz farklı baskısını çıkardı. Bütün bunların yanında arşivcilik yaptı. Tolstoy’un elyazmalarını, mektuplarını, günlüklerini ve elinden çıkmış ne varsa her şeyi bir düzene soktu. Kendisine yazdığı mektuplar da dâhil olmak üzere Tolstoy’a dair 22 binin üzerinde belge, onun sayesinde bugüne geldi. Kocasının yaratıcı süreçlerine tanık olmak ona büyük zevk veriyordu. Bazen de onun çalışmalarına katılıyor, misal “Savaş ve Barış” ile “Anna Karenina” romanlarındaki bilhassa kadın kıyafetleri ilgili bazı tasvirlerde katkısı büyüktür.

        Tolstoy’un kurmaca eserlerini nüshalarını çıkarırken büyülenen Sofya, 1880 sonrasında Tolstoy’un felsefe yazılarına ağırlık vermesini pek benimsemedi. Büyük kurgu ustasının böyle şeylerle vakit kaybetmesini boş bir iş olarak gördü, bir an önce romana dönmesini istedi. Bir süre sonra, kocasının edebi yaratıcılığa tamamen konsantre olması, ihtiyaç duyduğu yalnızlığa kavuşması için, çocukları alarak malikânelerinin uzağında satın alınan bir eve taşındı. Hemen hemen her gün birbirlerine mektuplar yazdılar. Ama Tolstoy başka bir adam olmuştu. Romanla işinin bittiğine inanmış, kendini ahlak ve din meselelerine vermişti. Etrafına müritler toplamış, roman yazmak yerine odun kesiyor, toprak sürüyor, semaver yakıyor, çizme dikiyor, köylülerle vakit geçiriyor, etrafını sarmış olana müritlerine vaaz veriyordu. Sofya ise Tolstoy’un bu yolla değil, daha çok roman yazarak insanlığa faydasının dokunacağına inanıyordu. 1881’den sonra ruhsal olarak tamamen birbirlerinden ayrı düştüler. Tolstoy, talebesi Vladimir Çertkov’u Sofya’nın yerine koymuştu. Sofya bu herifin, kocasının içindeki sanatsal kıvılcımı söndürdüğüne inanıyordu. Yanına başkalarını da alarak “Tolstoyculuğu” yaymaya başlamıştı. Oysa Tolstoy bilinçli bir şekilde büyük bir romancıyı öldürüyordu.

        Tolstoy, bir süre sonra bırakın yeni roman yazmak, gittikçe mistik bir Hıristiyan anarşizmine kaydı. Mülkiyeti ret etti ve bir kısmını Çertkova’a bırakarak telif haklarından tamamen vazgeçme kararı aldı. Bütün bu kararları Sofya’dan habersiz almıştı.

        Sofya ise çocuklarının geleceğini güvence altına almak için didinmeye başladı. Kadının bu çabası onu başkalarının gözünde “paragöz” yaptı. Bu arada Tolstoy gündüzleri yoksulluğu övüp köylüler gibi giyinirken, geceleri malikânesinde bir asilzade gibi yaşamaya devam etti. Bütün bu konforu da ona Sofya sağlıyordu.

        Sofya 16 Eylül 1908’de günlüğüne şunları yazdı:

        “…Lev Nikolayeviç bütün hayatı boyunca zeki ve mutluydu. Yapmak zorunda olduğu her şeyle değil, her zaman sevdiği şeyle meşgul oldu. Ne zaman istediyse yazdı. Ne zaman isterse toprağı sürdü. Ne zaman bir şeyden yorulsa bıraktı. Ben böyle yaşamayı deneyebilecek miyim hiç? Çocuklara yahut bizzat Lev Nikolayeviç’e ne olur sonra?”

        Sofya bu dengesizliğin ortasında psikolojik olarak tamamen yalnız bırakıldı. Tolstoy’un etrafındaki müritler Sofya’yı sistemli bir şekilde dışladı, onu tarihe “kötü kadın” olarak geçirmek için çabaladılar. En korkuncu da Tolstoy 82 yaşında evden kaçıp bir tren istasyonunda, istasyon şefinin odasında ölüm döşeğinde yatarken, kırk sekiz yıllık eşi Sofya’nın son bir defa onu görmesine izin vermediler. Sofya, normal bir insanın dayanamayacağı ağır bir psikolojik yükün altına girdi. Ölünceye kadar kocasının dehasını elinden geldiği kadar besledi. Ama sonuçta çıkan faturayı tek başına ödemek zorunda kaldı.

        *

        Birçok büyük sanatçı için eserleri, eşleri ve çocuklarından daha önemlidir. Bu yüzden yaratıcı süreç boyunca evdeki gerçeği görmedikleri söylenir. Sofya, bütün hayatını büyük bir romancının dehasını beslemek için harcadı ama nihayette elinde, Leman Hanım’ın yazının başına aldığımız sözlerindeki “tükenmişlik” kaldı.

        Tolstoy'un hikâyesi, bir kış gecesi evini terk edip küçük bir tren istasyonunda yalnız başına ölmesiyle bitmişti. Kemal Tahir’in hayat hikâyesi ise bir gece Mehmet Barlas’ın evinden dönerken, gelen kalp sektesiyle dairesine giden merdiveni çıkamadığı için girişteki komşunun evinde, bir koltukta Semiha Hanım’ın kollarında son bulmuştu.

        *

        (Bu yazıyı yazarken, Akademisyen Abdullah Acehan’ın “Karadeniz Araştırmaları”nın 2012 yılında yayımlanan “Sürgünle Gelen Aşk” başlıklı makalesi ile “Kemal Tahir’den Fatma İrfan’a Mektuplar”, Sander Yayınları ve “Tolstoy ve Tolstaya-Mektuplarla Bir Hayatın Portresi”, İletişim Yayınları kitaplarından yararlandım.)