Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Bir şair, bir katil, bir vezir
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Cemal Süreya, Sezai Karakoç ve ortak arkadaşları Doğan Yel, birlikte bir karar alırlar. İki şair “Bundan sonra sadece şiir yazacağız,” diyerek üçü aynı anda 1965 yılında Maliye Bakanlığı’ndaki işlerinden istifa ederler. İstifadan sonra birbirlerine, “Kim önce iş bulursa öbür ikisine, iki kişi iş bulursa geri kalan bir kişiye parasal yardımda bulunacak,” sözünü verirler.

        Şiir yazmayan, iki şairin sadece okuru olan arkadaşları Doğan Yel, üç ay sonra büyük bir şirkette iş bulur. İlk maaşını alacağı gün iki arkadaşını Köprüaltı kahvesinde iki gün boyunca bekletir. O günden itibaren Cemal Süreya ile bir daha ancak on üç sene sonra görüşür. Sezai Karakoç’u ise bir daha hiç görmez.

        Cemal Süreya’nın Günler” (s. 346, YKY) kitabında Doğan Yel’in ölüm haberini aldığı gün yazdığı bu hikâyeyi okurken; insan fıtratının değişmezliğini gösteren, tam 900 yıl öncesine ait bir başka kadim dostluk hikâyesine gitti aklım.

        *

        Asırlar evvel Nişabur Medresesi’nde, aynı rahlenin önünde diz kırmış üç genç talebe; kalbi sanatın ve şiirin ritmiyle çarpan Ömer; kılıcın gölgesinde yatıp kalkan Hasan ve yalnızca aklının keskinliğine güvenen Ebü’l-Kâsım, bir muhabbet esnasında Ömer’in “Şayet ileride talih yüzümüze güler de yükselme yolları açılırsa; içimizden biri devletin en yüce makamına erişirse, diğer iki dostunu da kendi saadetine ortak etsin. Var mısınız bu ahde?” teklifine söz birliği ederek “evet” dediler.

        Yıllar sonra biri rubailerin usta şairi ve büyük bilim adamı Ömer Hayyam; diğeri Haşhaşi tarikatının korkulan şeyhi Hasan Sabbah; üçüncüsü ise Selçuklu Devleti’nin dahi baş veziri Nizamülmülk olacak olan üç arkadaş o gün kasem ederek hayata atıldılar.

        *

        Medrese tahsili bittikten sonra her biri kendi yoluna giden üç arkadaştan Ebü'l-Kâsım, üstün zekâsı ve sarsılmaz iradesi sayesinde devlet makamında hızla yükseldi. Alparslan'ın karargâhında başlayan yolculuğu onu vezirliğe kadar götürdü. Gücü ve adaletiyle dünyaca tanınan bir devlet adamı haline geldi. Adı artık Ebü'l-Kâsım değil, Nizâmülmülk’tü.

        Nizamülmülk’ün talihi yaver gitmişti.

        Ömer ile Hasan’ın payına ise yoksulluk ve kimsesizlik düştü. Ta gençlik yıllarında, medrese avlusunda birbirlerine verdikleri sözü unutmamışlardı; ikisi el ele verip sarayın kapısını çaldılar. Ancak, saray kapısı öyle her gidene açık bir kapı değildi, görevliler tarafından kapıdan çevrildiler. Guruları kırılmış bir halde sokakta umutsuzca dolaşırlarken, tesadüfe bakın ki muazzam bir kalabalığın ortasında ihtişamı göz kamaştırıcı bir edayla yürüyen mektep arkadaşları Nizamülmülk’le karşılaştılar. Ömer Hayyam, varlıklarını hissettirmek için yüksek sesle bir rubai terennüm etti. Nizâmülmülk kulağına gelen bu sese yabancı değildi, sesin geldiği yöne döndü, hayatın hırpaladığı eski dostlarını gördü. Devlet adamı vakarı gereği sokak ortasında onlarla konuşmayı makamına yakıştırmadığı için yaverlerine onları sarayına götürmelerini emretti. Akşam sarayda bir araya geldiklerinde eski samimi bağlar yeniden canlandı. Nizâmülmülk önce Ömer’e dönerek konuştu:

        “Gel, bu devleti birlikte idare edelim, benim müşavirim ol Ömer,” dedi.

        Ömer Hayyam gülümsedi. İktidarın insanı kirleten bir zehir olduğunu biliyordu. “Sultanın sarayı senin olsun vezirim,” dedi, “Bana sadece başımı sokacak bir ev, gökyüzünü izleyecek bir rasathane, huzurla yazacağım bir kütüphane ver” dedi. Nizamülmülk bu asil cevaba hayran kaldı.

        Sıra Hasan Sabah’a geldi.

        Hasan Sabbah Ömer’in ret ettiği göreve talipti; sarayda devlet işlerine dahil olabileceği, şanına yaraşır büyük bir görev istedi. Nizâmülmülk, Sabbah'ın olağanüstü dehasından ve ileride kendisine tehlikeli bir rakip olabileceğinden endişe etse de verdiği sözden dönen bir olmadığını göstermek için iki dostunun da arzusunu yerine getireceğine söz verdi. Ömer Hayyam’ın isteği kolaydı, hemen yerine getirdi. Hasan Sabbah ise saraya girdi ve kısa sürede dehasıyla Sultan Melikşah’ın en güvendiği kişi haline geldi. Onun bu hızlı yükselişi, kendisini Sultan'a bizzat tanıtmış olan Vezir Nizamülmülk’ü derinden rahatsız etti. Nizamülmülk'ün Sabbah hakkındaki “sert tabiatlı ve aceleci” olduğu yönündeki gizli uyarılarını Sultan, kıskançlık olarak görerek kulak arkası etti.

        Hasan Sabbah, devletin zirvesine çıktıkça içindeki o karanlık hırs uyandı, Nizamülmülk’ün yerine göz dikmeye başladı. Sultan Melikşah’ın gözü önünde koca veziri rezil etmek için saray defterleri üzerinde büyük bir oyun kurdu. Ancak Nizamülmülk kurt bir siyasetçiydi; Hasan’ın tuzağını hemen fark etti ve onu sultanın huzurunda hain ilan ederek sürgüne gönderdi.

        Hasan Sabbah saraydan kaçarak canını kurtardı. Aradan yıllar geçti. Hasan Sabbah, bir dağın tepesinde, Alamut Kalesi’nde yepyeni ve dehşet verici bir dünya kurdu. Gençleri sahte bir cennet vaadiyle kandırıp, tarihin ilk fedailerini, Haşhaşileri dünya üzerine saldı. (Derviş Abdülkadir b. Muhammed, “Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah ve Nizâmülmülk’ün Hikâyesi”, SAMER Yayınları)

        “Vaktiyle bir Hasan Sabbah türemiş Acem içinde... Geçmişe yanmaz, gelecekten nesne ummaz bir kıyıcı herif... Kuş kanadı erişmez bir dorukta bir kale örmüş, adı Alamut... ‘Dağlar Şeyhi’ olup çıkmış... ‘Benim Mehdi!’ diyerek biriktirmiş başına ipini kırıp kazığını sırtlayıp geleni... İçirmiş bunlara afyonlu şarabı. Atmış koyunlarına körpe cariyeleri... ‘Cennettir bu... Allah’ın cennetine ölen girer. Doğru çalışırsanız bana, sağken, durağınız burasıdır ve de burada size ölüm yoktur,’ demiş... ‘Cenneti dünyada bulduk’ sanan avanaklar, yitirmiş ölüm korkusunu... Saldığı yere dalar, tut dediğini kapar olmuşlar.” (Kemal Tahir, “Devlet Ana”, s.110)

        Hikayemizin bundan sonrasını anlatmaya romancı Amin Maalouf devam etsin dilerseniz.

        *

        Hasan Sabah ve müritleri “Haşhaşiler” artık dünyaya şiirle veya nizamla değil, dehşetle hükmedecekler.

        Uzun hikâye…

        Nizamülmülk, 14 Ekim 1092'de bir iftar vakti, derviş kılığında ona yaklaşan bir Haşhaşi suikastçının zehirli hançeriyle can verdi. Batınilik inancına karşı yürüttüğü amansız mücadele nedeniyle doğrudan Hasan Sabbah’ın hedefi olan vezirin bu trajik ölümü, tarihteki ilk büyük Haşhaşi suikastı olarak kayıtlara geçti. Vezirin ölümüyle birlikte Selçuklu İmparatorluğunun direği yıkıldı, Hayyam’ın en büyük dostu ve koruyucusu artık yoktu.

        Hayyam, dostunun ölümüyle sarsılmışken, Alamut’tan bir başka haber geldi. Hasan Sabbah, Hayyam’ın canından çok sevdiği, içindeki tüm sırları, aşkları ve isyanları yazdığı o meşhur “Rubaiyat”ının el yazmasını bir gece yarısı adamlarına çaldırtmıştı.

        Hasan Sabbah ile Hayyam’ın yolları ayrılmıştı ama Sabbah onun dehasına olan hayranlığı hiç kaybetmemişti. Kitabı Alamut Kalesi’nin en yüksek, en korunaklı kütüphanesine, baş köşeye koydurdu. Hayyam’a gönderdiği haberde şöyle söyledi:

        “Sen bu dünyanın çirkefine bulaşmayacak kadar büyüksün Ömer. Senin şiirlerin ancak benim kurduğum bu erişilmez kalede güvende olabilirdi.”

        Ömer Hayyam, hayatının son yıllarında bir yanda dostu Nizamülmülk’ün kurduğu düzenin çöküşünü, diğer yanda eski dostu Hasan Sabbah’ın dünyayı kana bulayan dehşetini çaresizce izledi. İki dostunun arasında, elinde sadece şarabı ve şiirleriyle kalan yalnız bir bilge olarak, evrenin bu anlaşılmaz oyununa rubaileriyle meydan okumaya devam etti.

        Alamut Kalesi’nin tepesinde rüzgâr uğuldarken, Doğu’nun üzerine asırlardır yürüyen en büyük kâbus olan Moğol ordusu kalenin kapılarına dayandı. Cihanı yakıp yıkan Hülagü Han’ın emri katidir:

        Alamut yerle bir edilecek! Hasan Sabbah’ın soyu kurutulacak! Lanetli kale tarihten silinecektir!

        Sene 1256’dır. Ömer Hayyam çoktan bu dünyadan göçmüş, geriye sadece Alamut’un korunaklı kütüphanesinde saklanan efsanevi “Rubaiyat”ın el yazması kalmıştır.

        Moğol askerleri kaleye girdiğinde vahşi bir yağma başladı. Askerlerin elindeki meşaleler, asırlık el yazmalarıyla dolu o muazzam kütüphaneyi tutuşturdu. İslam dünyasının en büyük bilim, felsefe ve astronomi hazinesi alevler içinde eriyor komşular yetişin!

        İşte tam o cehennem yerinde, dumanların arasında bir adam belirdi: Cüveyni.

        Cüveyni, Hülagü Han’ın veziri ve dönemin en büyük tarihçilerinden biridir. Bir kültürün, bir dehanın yok oluşuna seyirci kalamazdı. Hülagü Han’dan, kütüphane tamamen küle dönmeden önce “faydalı” kitapları kurtarmak için zar zor izin aldı.

        Cüveyni, yüzünü kaplayan yoğun duman ve genzini yakan is kokusu altında rafların arasında çılgınca koşmaya başladı. Kitaplar alev alev, sayfalar havada uçuşmaktadır. Gözü, cildi altın kakmalı, kenarları firuze taşlarla süslenmiş bir deftere takıldı. Bu, Hasan Sabbah’ın gözü gibi koruduğu, Ömer Hayyam’ın kendi elleriyle mürekkep damlattığı, dünya ile aşkını, evrene isyanını yazdığı o tek ve benzersiz “Rubaiyat”ın el yazmasıydı.

        Cüveyni, el yazmasını alevlerin hemen kıyısından çekip aldı, cübbesinin içine gizledi. Arkasını döndüğünde koskoca kütüphane bir kül yığınına dönmüştü. “Rubaiyat”, Doğu’nun o kanlı gecesinden sağ çıkan tek mucizeydi.

        Kitap, Alamut’un küllerinden kurtulmuş kurtulmasına ama fırtınalı yolculuğu bitmemişti. Asırlar boyunca elden ele gezdi. Saray mahzenlerinde saklandı, saflık derecesinde âşıkların eline geçti, bilgeler tarafından gizlendi. Ve ona dokunan, onun sayfalarını çeviren her el onda kendi ruhunu buldu. (Amin Maalouf, “Semerkant”, YKY)

        *

        Moğolların Alamut Kalesi’ni yıkmalarından 553 sene sonra, İngiltere’de imparatorluğun en zengin ailelerinden birisinde daha sonra Edward Fitzgeral adıyla ünlenecek bir çocuk dünyaya geldi. Çocuk o devasa servetin gölgesinde büyüdü; hayat boyu derin bir aidiyetsizlik, melankoli ve varoluşsal boşluk yaşadı, adeta kendi zamanının dışından seslenen bohem ve münzevi bir aristokrat olarak dönemin hırslı, sanayileşen ve katı dindar İngiliz toplumunda hiçbir kariyer peşinde koşmadı. Taşrada köhne küçük evlerde, yırtık pırtık urbalar içinde, kitapları ve sadık dostlarıyla tamamen inzivaya çekilmiş bir hayatı seçti. Eşcinseldi. Bu yüzden dönemin katı ahlak kuralları arasında sıkışmış gizli, trajik kimlikle kendini şiire verdi. Ağır depresyonlarla boğuştu, hayata karşı büyük bir şüphecilik beslediği bu karanlık dönemde, bir çıkış yolu aradı. Kendini yeni diller öğrenmeye verdi. Dil bilimci dostu Edward Cowell’dan Farsça öğrenmeye başladı. Edward Cowell, Oxford Üniversitesi'ndeki Bodleian Kütüphanesi'nin tozlu raflarında sararmış bir el yazması buldu; bu metin, kendisinden tam sekiz asır önce 11. yüzyılda Nişabur'da yaşamış olan Doğu’nun gizemli dehası, şair, matematikçi ve astronom Ömer Hayyam’ın “Rubaiyat”ydı. (Amin Maalouf’un romancı kurgusuyla Alamut’tan çıkardığı el yazması, demek sonunda buraya ulaşmıştı.) Cowell bu metnin bir kopyasını Fitzgerald’a gönderdiğinde, şair sararmış sayfalardaki dizeleri okuduğu an adeta çarpıldı. Yıllardır aradığı teselli ve isyan bu sararmış elyazmasının sayfaları arasındaydı. Karşısında, dönemin katı dini dogmalarını umursamayan, hayatın geçiciliğini, şarabı, aşkı, anı yaşamayı haykıran ve ölümden sonraki hayata şüpheyle bakan radikal bir özgür âlim duruyordu ve bu karşılaşma iki yalnız ruhun zamansız buluşması olarak dünya edebiyat tarihini sonsuza dek değiştirecekti.

        Oturdu Hayyam’ı İngilizceye çevirmeye başladı. Fitzgerald’ın yaptığı çeviri “serbest bir çeviri”dir ve hatta birçok uzmana göre “çeviri bile değil”dir. Fitzgerald, Hayyam’ın ruhunu kendi Viktorya Dönemi acılarıyla yeniden yoğurdu. Kelimesi kelimesine akademik bir çeviri yapmak yerine rubaileri serbestçe birleştiren, değiştiren ve hatta bazılarını kendi kafasından yazıp Hayyam’a atfederek onun “günü yakala” felsefesini İngiliz şiirinin zirvesine taşımayı amaçladı. Fitzgerald, eseri 1859 yılında adsız olarak “The Rubaiyat of Omar Khayyam” adıyla bastırdı. 1859'da Charles Darwin'in “Türlerin Kökeni Üzerine” ve John Stuart Mills’in “Özgürlük Üzerine” eserleri ile aynı yıl yayımlanan kitabın tek nüshası bile satılmadı. Yayıncı da onlardan kurtulmak için hepsini bir sahafa verdi.

        Günlerden bir gün iki kitap delisi şair Dante Gabriel Rosetti ile Algernon Charles Swinburne sahaflarda eşelenirlerken bir kutuda bu kitaba rasgeldiler. Kitabı bir peniye satın aldılar, götürüp okudular; iki şair aynı anda deliye döndü. Ellerindeki kitap bir şaheserdi! Hem hakkında yazı yazdılar hem de etrafa yaymaya başladılar. Sahaftaki kitabın fiyatı bir peniden bir gineye fırladı ve bir daha da durdurulamadı. İki meraklı şair, edebiyat gündemine bir anda iki şairi getirip oturttu: Ömer Hayyam ile Edward Fitzgeral… “Rubailer” kısa süre zarfında en sık alıntı yapılan ve memleketin en sevilen eseri haline geldi. Okurlar “Rubailer”den bahsederken iki ismi birlikte anar oldu; aralarındaki bütünleşme o kadar güçlüydü ki edebiyat dünyası sonradan onlara tek bir kişi gibi davranarak “Fitz-Omar” lakabını taktı. (Alberto Manguel, “Dokunmanın Arka Yüzü-Çevirir Sanatı Üzerine Değiniler”, s.50-51, YKY)

        *

        Şimdi asırlardan beri devam eden hikâyemizi biraz daha derinlik katmak için, evreni sonsuz bir kütüphane, zamanı ise aynalar ve labirentlerle dolu bir rüya olarak gören, gerçek ile kurmacanın sınırlarını yok etmiş bir edebiyat büyücüsüne, kör muharrir Jorge Luis Borges’e müracaat edelim biraz da.

        Jorge Luis Borges, 7 Ekim 1952’de yayınlanan “Edward Fitzgerald'ın Esrarı” adlı denemesinde, Hayyam ile Fitzgerald’ı birbirine bağlayan hikayeye el attı. Borges'e göre bu buluşma fiziksel değil, iki ruhun yüzyıllar sonra edebi bir mucizede birleşmesiydi. Borges; Fitzgerald’ın Hayyam’ın rubailerini kelimesi kelimesine çevirmek yerine onları değiştirerek, rafine ederek ve İngiliz diliyle adeta yeniden yaratarak çevirmesini Pisagorcu ruh göçü kavramıyla açıkladı. Ona göre Ömer Hayyam, yarım kalan şairlik kaderini tamamlamak için yüzyıllar sonra Fitzgerald'ın bedeninde yeniden doğmuştu. Ortaya çıkan eser ne tamamen Hayyam'a ne de tamamen Fitzgerald'a aitti; iki farklı dönemde yaşamış bu iki yalnız adam, tek bir şair kimliğinde birleşmişti. Borges'in vurguladığı asıl gizem, dindar İslam coğrafyasında kuşkucu bir septik olarak yazan Hayyam ile endüstrileşen dindar Viktorya İngiltere'sinde aynı melankolik sesi çıkaran Fitzgerald'ın yakaladığı kusursuz uyumdu. Sonuç olarak bu edebi buluşma, iki farklı çağın hayatın kısalığı ve ölümün kaçınılmazlığı fikrinde birleştiği sanatsal bir mucizeye dönüşür. Borges'e göre bu olay, bir eserin gerçek yazarının bazen tek bir birey değil, zamanı aşarak birbirini tamamlayan iki farklı ruh olabileceğini kanıtlar. (Borges, “Öteki Soruşturmalar”, s.99-105, İletişim Yayınları)

        *

        Fitzgerald’ın kitabının ünü dünyaya yayıldıkça Doğu’nun matematikçi ve astronomi dehası Ömer Hayyam kısa süre zarfında Batı dünyasında bir edebiyat ikonuna dönüştü. Fitzgerald’ın çevirdiği “Rubaiyat” sahaflardan çıktıktan sonra uçtu gitti; İngiltere ve Amerika’da “Omar Khayyam Club” adlı entelektüel cemiyetler kuruldu ve şairin felsefesi adeta popüler bir hayat tarzına dönüştü. T.S. Eliot, Ezra Pound, Oscar Wilde, Mark Twain, Thomas Hardy, Marguerite Yourcenar gibi büyük yazarlar da Hayyam’ın kaderi sorgulayan cesur ve akıcı üslubundan derinden etkilendi.

        Bize gelince… Hayyam, Avrupa üzerinden, özellikle Fransızca çevirileri üzerinden Osmanlı topraklarına girdi.

        Osmanlılar, klasik dönemde Ömer Hayyam’ı şairden ziyade hekim ve matematikçi olarak tanıyordu. Hayyam’ın Türk edebiyatına girişi ise Batı’daki “Fitzgerald” etkisiyle, Jön Türkler üzerinden gerçekleşti. Türkçe ilk derli toplu Hayyam seçkisi 1903'te Muallim Feyzi Efendi tarafından yayımlandı, onu Abdullah Cevdet’in tercümesi izledi; Abdülhak Hâmid, Rıza Tevfik ve Yahya Kemal gibi şairler rubailere büyük ilgi gösterdi. Cumhuriyet dönemiyle hız kazanan çeviri faaliyetlerinde iki ana damar öne çıktı: Abdülbâki Gölpınarlı Farsça el yazmalarına sadık, akademik ve felsefi çeviriler yaparken; Sabahattin Eyüboğlu ise bugünkü popüler kültüre yön veren akıcı, yalın ve İstanbul Türkçesi odaklı bir Hayyam çevrisi yaptı.

        Prof. Mehmet Çelik’in yakın zamanda yaptığı tercüme ise, hepsinin içinde aslına en yakın çeviri olarak duruyor gibi.

        *

        Ha Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Doğan Yel hikâyesi; ha Ömer Hayyam, Hasan Sabbah, Nizamülmülk hikayesi…

        Her iki hikâyede de coğrafya, zaman ve aktörler değişse de değişmeyen ve bugüne kalan tek şey, o aktörlerin mirasıdır:

        Bin seneden beri Hayyam’ın şiirleri zamana direndiği gibi, bin sene daha Sezai Karakoç’la Cemal Süreya’nın da zamana direnecek yegâne varlıkları şiirleri olacak.

        Hasan Sabbah ile Nizamülmülk mü? Onlar iktidar mücadelesi veriyorlar hâlâ.