“Beatrice” ismi Dante’nin, “Elsa” Aragon’un, “Piraye” ise Nazım Hikmet’in şiiriyle mi muhayyilemizde böylesine “su gibi akan” isimler haline geldi; yoksa bu isimlerin içinde muazzam birer aşk gizliydi de yaradan, o üç büyük şaire bu gizli aşkı bize ulaştırsınlar diye mi içlerine nefesini üfledi, bilmiyorum. Bildiğim tek şey; bazı isimlerin sadece bir insanı çağırmadığı, bize bir zamanı, bir hissi ve bir hikâyeyi de ulaştırdığıdır. “Beatrice” de, “Elsa” da “Piraye” de tam olarak böyle isimlerdir.
O isimleri duyar duymaz aniden bir alem açılır önümüze: Sarı saman kağıtlara yazılmış mektuplar, şiirler; çok uzun bir yolun başındaki bıktırıcı bekleyişler, gece yarısı, dışarıda “pırıl pırıl bir bahar sürerken” mahpushane koğuşunda ak kâğıda düşen mısralar ve uzaklarda duran bir sevgilinin hayali… İşte o zaman o isimler birer kadın adı olmaktan çıkıp bir hasretin adı olur çıkarlar.
“Beatrice” de “Elsa” da “Piraye” de sadece birer kadın ismini değildir; o isimler kulağımıza gelir gelmez aklımıza, bir insanın başka bir insanda bıraktığı iz gelir. Bu isimler işitilir işitilmez sevmenin, özlemenin ve zamanın içinden geçerek bir ismin şiire dönüşmesinin hikâyesi üşüşür beynimize.
Bazı isimler yaşar. Bazıları ise yazılır. Piraye de Beatrice de Elsa da yazılmış isimlerdendir bana göre.
*
Durup dururken, şiiri olan isimler üzerine felsefeye girişmedim. Bana bu yazıyı yazdıran 1943 yazında Bursa Cezaevi’nde yatan Nazım Hikmet’in, o sırada Malatya Cezaevi’nde yatan arkadaşı Kemal Tahir’e; karısı Piraye’den gelen mektubu olduğu gibi göndermesidir. Kemal Tahir, daha önce yazdığı “Sağırdere” romanını Piraye’ye ulaştırmış, iki “tembel çocuktan” iki büyük yazar yaratma derdine düşmüş Piraye de okumuş ve çok etkilenmiş. Ancak gelin görün ki büyük oğlan Nazım uçarı, küçük oğlan Kemal ise tembeldir. Yine de Kemal, Nazım’dan daha dirayetlidir Piraye’ye göre. Kocasına, “Senden istediğimi Kemal yapıyor, sağ olsun” diyor. Mahpus damına düşmeden önce Piraye’nin tanıdığı Kemal Tahir, “zıpır, deli oğlanın” tekidir. İçeri girince, Piraye’nin deyimiyle, “oraya düşen her akıllı, zeki, iyi görüşlü insanın yapabileceği işe” soyunmuş, roman yazmaya başlamıştır. Piraye, kocası Nazım’dan da roman bekliyor ama o durmadan aşk şiirlerini yazıyor karısına. Kadın, Kemal Tahir’deki “dehşetli istidadı” görmüş ama içeri girmeden önce bir gece evde okusun diye verdiği Marx’ın kitabı elindeyken uyuduğunu da unutmamış. Oysa o, akşamdan uyuyan bir adam değil, her gece meyhanede sabahlayan birisidir, ama işte ağır bir kitabı okuyamamış, uyumuştu o gece. Büyük yazar olmak istiyorsan “ağır bir kitabı okumaya tahammül” edeceksin! Demek, yola gelmiş “zıpır deli oğlan”!
Bunları yazmasının sebebini “sevdiği zaman aksi olmasına” bağlar Piraye. Kemal Tahir’i çok seviyor ve ona göre muazzam bir romancı kumaşı var onda. Şimdi yazdığı romanla gözünde “ciddi bir adam” mertebesine ulaşmış. Böyle davam etmeli, çıkınca da aynı tavrı sürdürmeli, o vakit “gerçekten de onunla arkadaş” olacak. İkisinin de başının etini yemeye devam edecek ama! Kocasına diyor ki Piraye:
“Senin tarafından konuşuyorum, çünkü bundan sonra belalı bir karı olacağım. Jan Jak Ruso’nun Terez’i, Tolstoy’un karısı yanımda halt edecek.” (“KEMAL’den PİRAYE’ye Mektuplar”, İthaki)
*
Teresa nasıl Ruso’nun, Sonya nasıl Tolstoy’un başına “bela” kesildiyse -ki güzel bir yazı konusu daha- iki haylaz oğlan sıkı çalışıp birer büyük yazar olmazlarsa eğer başlarına “bela”olacağını söyleyen Piraye kimdi sahiden?
Hikayesini hep kocası Nazım Hikmet’in hikayesi içinde okuduğumuz Piraye, Altunizadeler denilen bir ailenin kızıdır. “Zade”liği cumhuriyet kanunları yasaklayınca “Altınoğlu” soyadını almışlar. 1906 doğumludur. 16 yaşındayken, daha sonra meşhur bir film yönetmeni, oyuncu, yazar olacak, Türk sinemasında şark usulü melodram ekolünün kurucusu sayılan Vedat Örfi Bengü ile evlendi. Önce bir kız çocuğu dünyaya getirdi, 1926 yılında da daha sonra Türk edebiyatın en önemli eleştirmenlerinden birisi olacak, yazar, yayıncı ve eğitimci Memet Fuat’ı…
Memet Fuat henüz doğmadan, babası Vedat Örfi, “bu memlekette sanatçı olmak zor” diyerek önce Fransa’ya, oradan da Mısır’a gitti ve geri dönmedi. Piraye 1929 yılına kadar Mehmet Ali Paşa köşkünde, iki çocuğuyla “sanat uğruna” terki vatan eylemiş kocasını bekledi. Umudu kesilince ayrılmaya karar verdi. O sırada Nazım Hikmet’in kız kardeşi Samiye ile arkadaştı, onun aracılığıyla ağabeyiyle tanıştı.
Yaşı daha çok gençti Nazım Hikmet’in ama kendini “mavi gözlü bir dev” olarak görüyordu. Ve kurduğu hayali bir şiire döktü:
“O mavi gözlü devdi.
Minnacık bir kadın sevdi,
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev”
Piraye 1932 yılında kocasından resmen boşandı. Nazım Hikmet’le aralarındaki aşk çoktan gemi azıya almıştı. Evlenmeye karar verdiler. Bu arada Piraye, kendisi için yazdığı “Mavi Gözlü Dev” şiirini hiç beğenmemiş ama aynı şiir çoktan herkesin diline düşmüştü. Memet Fuat der ki:
“Piraye’den başka herkesin çok sevdiği ‘Mavi Gözlü Dev’ şiirinin sonunda ‘dev gibi sevgilere ancak bir mezar olacağını’ söyleyen ‘bahçesindeki ebruli hanımeli açan ev’in bunu bile beceremediği böylece anlaşılmış, Nazım da o dizeleri şöyle değiştirmişti”:
“Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
Bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan ev…”
Nazım Hikmet, Piraye’ye deli gibi aşıktır ama yazdığı her şiire bir biçimde mutlaka başka bir aşkını, “davası” sosyalizmi de kattı. Sevgisi “sınır tanımaz” ama “yürüyüşü” de vazgeçilmezdi.
Ama işte tam o sırada 1933 yılında Nazım Hikmet, komünistlikten içeri girdi. Bu mahpusluk Piraye’yle aralarındaki aşkı kuvvetlendirdi. Hapisteki sevgilisine bir mektup yazdı Piraye, şairin ona yazdığı cevabi mektubu bir şiirdi:
(…)
‘Seni asarlarsa
Seni kaybedersem’;
diyorsun;
‘yaşıyamam!’
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlarda
ölüm acısı.”
(…)
Haydi bunları boşver.
Bunlar uzak ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanile bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı”
Piraye, Cumhuriyetin 10. yılında çıkan bir afla hapishaneden kurtulan şairle 31 Ocak 1935’te evlendi. Şair, İpek Film'de çalışıp Orhan Selim müstearıyla Tan ve Akşam gazetelerinde yazarak geçimini sağlarken, komünist partili yoldaşları “iyi bir komünist olmadığı gibi Stalin düşmanıdır,” diyerek onu partiden ihraç etti. Devlet ise tam tersi, “iyi bir komünist” olduğunu düşünerek şairi rahat bırakmadı. 1938 yılında “orduyu ihtilale teşvik” iddiasıyla açılan iki ayrı davadan toplam yirmi sekiz yıla mahkûm edilen şair cezaevine girince, Piraye’nin günleri, haftaları, ayları ve yılları kocasını ziyaret etmekle geçti.
Piraye 1942’de Altunizade köşküne taşındı, daha sonra da aynı köşkün bahçesinde kendisine düşen araziye, oğlu Memet Fuat’ın yaptırdığı eve yerleşti ve ölünceye kadar, tam 40 sene bu evde yaşadı.
*
Dışarıdayken tek amacı gizli komünist parti TKP’nin genel sekreteri olmak olan, ancak arkadaşları tarafından "kaypak şairden genel sekreter olmaz" denilerek dışlanan Nazım Hikmet, 28 yıla mahkum bir mahpus olarak dışarıdaki karısı Piraye’ye mektup ve şiir yazdıkça dünyaya şiir yazmak üzere gönderilmiş bir adam olduğunun farkına vardı mı bilinmez; ama bilinen, dışarıdaki karısı Piraye’nin, içerideki kocası Nazım’ın çok büyük bir komünist değil, çok büyük bir şair olduğunun farkında olmasıdır. O büyük şair, ona gönderdiği şiirlerden birisinde şöyle dedi:
“Senin adını kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım.
(…)
Saat beş karıcığım,
Dışarıda susuzluğu
acayip fısıltısı
toprak damı
ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
bir sıska ve sakat atıyla,
yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
dışarıda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı
(…)
Bugün pazar
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...…”
Piraye, bundan sonra yazdığı her şiirine bir yolunu buldu, mutlaka sızdı. Tam on sene boyunca Piraye’ye yüzlerce mektup, bir o kadar şiir yazdı. Her gece saat tam 21-22’de...
Birinde dedi ki:
“Ne güzel şey hatırlamak seni
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:
bir çekmece
bir yüzük,
(…)
Ve üç metre kadar ipek dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayarak yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin sütbeyaz maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım…
Ne güzel şey hatırlamak seni:
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken…”
Nazım Hikmet bu şiirlerle aşkı göklerdeki ilahi tahtından usulca indirip bir mahpusun kısıtlı hayatına katarak ona çok az şairin verdiği yeni bir mana yükledi. Bugün Piraye’ye yazdığı“Saat 21-22 Şiirleri” adıyla bilinen kitabı, belki de Nazım Hikmet’i her çağda okunabilecek Türkçenin o muhteşem şairi yaptı.
*
1940 Şubat’ı. Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı Çankırı Cezaevi’nde aynı koğuşta yatıyorlar. Piraye, o şehre, kocasının ve sevdiği arkadaşının yanına taşınmaya karar verdi. Ona bir mektup yazdı, orada “dikiş dikecek, iş işleyecek, geçinemezlerse” dönecek, Nazım Hikmet bu kararına çok sevindi. Üçü de; şair “saadetinden”, Kemal “yeryüzünde en saydığım kadın yengemdir karşısına sakallı çıkamam diye sevincinden,” Hikmet de onları “haklı bulduğundan” sakallarını kesti, onu beklemeye baladılar.
Piraye 1940 yaz başlarında Çankırı’ya taşındı. Kâh cezaevi bahçesinde, kâh pencere önünde, kâh duvar dibinde, kâh ortasındaki eğri borudan su akan mahpushane avlusunda kâh “rubailer okudular Gazali’den”, kâh Memet Fuat’ın makinasıyla fotoğraf çektirdiler, Piraye’nin pişirdiği ev yemeklerini yediler.
O yaz şahane bir yazdı hepsinin hayatında.
*
Bir süre sonra Kemal Tahir orada kaldı, Nazım Hikmet, siyatikleri azdı diye “paşa dayı torpiliyle” Bursa Cezaevi’ne gönderildi. Piraye kendini iki parçaya ayırdı, bir parçası kocasının yanında, öteki parçasıyla “romancı” Kemal Tahir’i beslemeye başladı yazdığı mektuplarla. O iki koca herifi boşlamak olmazdı, hep daha iyi şeyler yazsınlar diye enselerinde boza pişirdi. Nazım Hikmet’in yazıp gönderdiği her şeyi, mektup olsun, şiir olsun, destan olsun iki kopya halinde sakladı. Polisin ve gizli istihbarat teşkilatının nefesi ensesindeydi. Buna rağmen onlara gözü gibi baktı.
Nazım Hikmet, tam on iki sene boyunca Türk edebiyatının en güzel aşk şiirlerini, en güzel aşk mektuplarını Piraye için yazdı. Belki de Nazım Hikmet bugün bu kadar büyük bir şairse, onu o mertebeye ulaştıran Piraye için yazdığı o şiirler sayesindedir.
*
Evlilikleri tam tamına yirmi yıl sürdü, bu sürenin on üç yılını Nazım Hikmet içerde geçirdi. Dışarıda kalan Piraye ise, çocuklarıyla birlikte büyük bir sefalet, yoksulluk ve toplumsal baskıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Kocasının hapiste ürettiği dokumaları satarak geçinmeye çalıştı ancak ona olan sadakatinden hiç ödün vermedi. Büyük bir sükûnet, büyük bir sabır, büyük bir aşkla onu bekledi.
Ama şair ona çoktan ihanet etmişti!
*
Nazım Hikmet, 1949 yazında, dünyanın belki de en güzel şiirlerini yazdığı kadından; on iki yıllık hapisliğe rağmen, o ana kadar onu en saklı yerinde “muhafaza etmiş” o sadakat timsali kadından, başka bir kadına, dayı kızı Münevver’e aşık olduğu için ayrılmaya karar verdiği günlerde Piraye’ye bir mektup yazarak, onunla ilk tanıştıkları anlardan bir anı hatırlattı. “Galiba bir insanın, her insanın da değil, yüz binde bir, milyonda bir insanın ancak bir defa yaşayabildikleri sıcak ve yıldızlı bir yaz gecesinde”, bir evin terasında “en benim olduğu zamanlarda bile büsbütün benim olmayan, asi bir su gibi” olan o kadına kalbini açmıştı.
Ama o kadın hiçbir zaman onun kadını olmamıştı.
Haklıydı şair, o kadın kimsenin değildi.
*
Şimdi ondan ayrılmak istiyordu. Günün birinde ziyaretine gelen dayı kızı Münevver’e gölünü kaptırmıştı çünkü. Oturdu, korkunç bir soğukkanlılıkla bir mektup yazdı Piraye’ye. Mektubu Piraye’nin akrabası Rasih Güran’a verdi, Rasih Güran onu elden teslim etti. Diyordu ki mektubunda şair:
“Mesele şu: aramızdaki münasebetlerden bir tanesi olan, fakat zaten bilfiil çoktandır mevcut bulunmayan ve daha senelerce de mevcut olmayacağı anlaşılan karı kocalık münasebetimizi, kadın erkek münasebetimizi tasfiye etmemiz, kesmemiz gerekiyor.”
Piraye bu mektubu okuduğunda şaşırdı mı, öfkelendi mi, ağladı mı, yoksa donup kaldı mı bilinmez ama bilinen, bu mektubu aldığı günden ölümüne kadar bir gün bile uğradığı ihanete dair tek kelime etmedi; hiç evlenmedi, ama o ihaneti asla unutmadı ve şairi hiçbir zaman affetmedi.
*
O sırada genel af konuşuluyordu. Af beklentisi suya düşünce, evli yeni aşkı Münevver şairin hapisten çıkamayacağını düşünerek ilişkiden geri adım attı. Bunun üzerine Nazım, açlık grevine başladığı o zorlu dönemde pişmanlıkla yeniden Piraye’ye sığındı, ona yalvaran mektuplar yazdı. Piraye, Nazım'ın ölüm sınırına geldiği açlık grevi günlerinde onu yalnız bırakmadı ve hastanede ziyaretine gitti. Hal hatır sormaya vakit bulmadan odaya bir anda Münevver girdi. Piraye oğlunun elinden tutarak odadan sessizce çıkıp gitti. Bu birbirlerini son görüşleriydi.
*
Piraye, Nazım Hikmet'in kendisinden sonraki evliliklerini, sürgün yıllarını ve ölümünü derin bir sessizlik içinde izledi. Yaşadığı aşk ve ihanet hakkında ömrü boyunca hiçbir gazeteciye konuşmadı, anılarını satmadı, sessizliğini bir asalet zırhı gibi korudu. Nazım Hikmet'in kendisine yazdığı yüzlerce mektubu ve şiiri ve şairin neredeyse bütün arşivini bir tahta bavulda saklayarak oğlu Memet Fuat aracılığıyla bize ulaştırdı.
Nazım ve Piraye aşkı; arkasında edebiyat tarihini besleyen muazzam bir külliyat, ama gerçek hayatta faturası ağır ödenmiş bir yalnızlık bırakarak son buldu.
*
Nazım Hikmet, daha sonra Münevveri de bırakarak Moskova’ya kaçtı. Orada başka kadınlara aşık oldu. Bir süre sonra da sekte-i kalpten öldü.
O günden bugüne Nazım ile Piraye’ye dair kalem oynatmış olan hemen hemen herkes, şairin dehasını, davasına bağlılığını ve edebi büyüklüğünü gölgelememek için Piraye’nin yaşadığı derin travmayı ve haksızlığı hep hafifletti. Bugüne kadar birçok kişi, Nazım Hikmet’in hapishanede, dayıkızı Münevver’e tutulup, “adını saatin kayışına tırnaklarıyla kazıdığı” Piraye’yi aldatmış olmasını ve durumu büyük bir soğukkanlılıkla bir mektupta ona bildirmesini “şairin tutkulu ve coşkun doğası”, “aşka aşık bir adamın ruh hali” veya “hapishane yalnızlığının getirdiği bir bunalım” olarak görüp normalleştirdi. Tam 17 sene boyunca, bunun 13 yılını mahpus yolu bekleyerek geçirmiş, iki çocuğuyla dışarıda geçim derdine düşmüş, sefalet yaşamış, tehlikelerle boğuşmuş, kocasının siyasi kimliği nedeniyle sürekli baskı altında tutulmuş, buna rağmen onun edebi mirasını titizlikle korumuş olan o “mini minnacık kadının” fedakarlığı hemen hemen hiç dillendirilmedi.
Piraye, 1995 yılında ölünceye kadar hep büyük bir sadakatle sustu.
*
Uzun, çok uzun edebiyat tarihine bakın. Kadınlar hep erkek sanatçıları, dâhileri, şairleri, romancıları, ressamları besleyen, onlara ilham perisi olan yaratıklar olarak gösterilir. Piraye de aynı gadre uğramış bir kadındır. Oysa o kadın, Nazım Hikmet ve Kemal Tahir’in yetişmesinde ne büyük bir role sahiptir! Kemal Tahir, onun yazarlığına verdiği yön için hep müteşekkir kaldığını yazdı ona gönderdiği mektuplarda ve onu berbat bir şekilde aldatarak kırdığı için de dostu Nazım Hikmet’e kırılıp ona bir daha mektup yazmadı.
*
Tarih çoğu zaman zirvedeki erkeklere torpil geçer. Ancak bütün zirveler sert rüzgarlara maruz kalır. O rüzgarlara göğüs germiş olan eteklerindeki kadınların hikayesi okunmadan, dehanın gerçek değeri asla anlaşılamaz.
O mini minnacık kadına yazdıkları olmasaydı Nazım Hikmet, kavga şiirleriyle zaman karşısında bu kadar uzun yıllar dayanabilir mıydı? Bence şüpheli…
*
“Beatrice”, “Elsa”, “Piraye”…
Bu isimleri duydukça aklımıza, bedeli hep kadınların ödediği, yara bere içinde aksak sakar aşklar gelir.