Rahmi Koç’un anlattığı “Kürt kadın ve doktor” fıkrasını, sağda solda dolaşan bir videoda kendi ağzından dinlediğimde hiç gülmedim. Fakat Koç'un fıkrayı anlatmasının ardından orada bulunan Binali Yıldırım’ın da buna gülmesi ve sonrasında gelen tepkilere, “Ben orada ne dediğini anlamadım; çevredekiler gülünce nezaket gereği güldüm,” diye cevap vermesi, bu kez beni gerçekten çok güldürdü.
Aslında Binali Bey’in sözleri komik olduğu için değil, uzun süredir üzerine düşündüğüm bir meselede beni haklı çıkardığı için güldüm. Çoğu zaman "önemli insanların" etrafındaki kişiler; o kişi ne söylerse söylesin, eğer dudağının kenarında bir gülümsemeyle veya tek kaşını kaldırarak "bu söylediklerime mutlaka gülün" gibi bir imada bulunuyorsa, anlatılan şey komik olmasa bile mutlaka gülerler. İşte Binali Bey, farkında olmadan bu yapay toplumsal durumu açıkça itiraf ettiği için güldüm.
*
Rahmetli Çetin Altan’ın saptamasıdır: Türkiye’de insanlar ikiye ayrılır; “önemli insanlar” ve “değerli insanlar”…
“Önemli insanların” “önemi” dönemlere göre nitelik değiştirir. Bir şeyler olur, bir anda sıradan bir sürü insan “önemli insan” olur, başka bir şey olur bir anda o “önemli insanlar” gider, onların yerine başka bir sürü sıradan insan “önemli insan” haline gelir; böylece eski “önemli insanın” “esamesi” okunmaz (bu arada “esame” Osmanlı döneminde, yeniçerilerin isimlerinin yazılı olduğu kayıt defterine deniyormuş), bir köşede unutulmaya terk edilir. “Önemli insanlar” “önemli” oldukları süre içinde bir sürü “sıradan” insan onların etrafında pervane olur. Kalabalıkta yürürlerken ona yol açarlar, kollarını kartal kanadı gibi gererek onu şer güçlerden muhafaza ederler, merdivenleri çıkarken basamakları göstererek “başıma basmıyorsanız buraya basın efendim” derler, etrafında adeta “etten duvar” örerler. “Önemli insanlar” yürürken tıpkı Kılıçdaroğlu gibi çok hızlı yürürler. Daima bir yerlere yetişmek için merdivenleri hızlı hızlı çıkarlar; o sırada içerde “soğuk fizyonu” bulmak üzere bir araya gelmiş başka önemli insanlarla toplantıları vardır, “buluşun son demlerine” mutlaka nezaret etmelidirler. “Önemli insan” çevresindekilerin dilinde hep “çoğuldur”, mikrofona davet edildiklerinde “konuşmalarını gerçekleştirmek üzere” çağrılırlar, herkes bir şeyi “yapar”, önemli insanlar “gerçekleştirirler”.
“Değerli insanlar” ise nadirdir. Kelaynak gibidirler. Onların etrafında insanlar “etten duvar” oluşturmazlar. Bu yüzden hep duvara çarparlar. Kalabalıkların içinde onları göremezsiniz. Yalnızdırlar. Çoğu münzevidir. Kalabalıklardan kaçarlar. Değerleri iktidarların değişimine bağlı değildir. Hayatlarının bir döneminde, hepimizin hayatına iyi gelen bir buluş yaparlar, hikmetli sözleriyle bize yol gösterirler, bir tabuya karşı çıkarlar, bir toplumsal hastalığa teşhis koyarlar ve “kıymetli” hale gelirler. O “değer”, gidişata göre değişmez, borsa gibi inip çıkmaz, suya yazılan yazı gibi akıp gitmez. Bir insan “değerli insan” mertebesine ulaştı mı, o değeriyle yaşar, mezara giderken, hatta ölümünden sonra da “değerinden” hiçbir şey eksilmez. Zaman onlar için dilimlere ayrılmamıştır, sonsuz, geniş bir zamanda hep var olurlar. Başımız sıkıştıkça onlara başvururuz, kitaplarını okur, şiirleriyle hüzünlenir, müzikleriyle neşelenir veya efkârlanır, düşünsel yaratıları yolumuza ışık olur, her daim hayatımızı güzelleştirirler.
Değerli insanlar durup dururken bir fıkra anlatıp kendilerini madara etmezler.
Buna rağmen bu memlekette insanlar “değerli” insan olmak yerine “önemli insan” olmak için çırpınıp dururlar.
*
Rahmi Koç’un fıkrası dal budak salıp memleket sathında küçük çaplı bir “infiale” yol açarken, hiç kimse boş durmadı, tabii tarihçiler de… Yakın dönemin önemli tarihçilerinden Ayşe Hür Hanım, sıcağı sıcağına Rahmi Bey’in anlattığı fıkranın “tarihsel kaynaklarına” uzandı, arşivlerde fazla eşelenmesine gerek yoktu, fıkra, elinin altında bir kitapta yazılıydı. Kitabı da, sizi bilmem ama benim entelektüel gıdamın önemli zahire depolarından, Rahmi Koç’un oğlu Ömer Koç’un hamiliğini yaptığı bir yayınevi yayımlamıştı.
Kitabın müellifi Dr. Müfid Ekdal, kitabın adı ise “Kapalı Hayat Kutusu: Kadıköy Konakları”ydı ve 2014 yılında Yapı Kredi Yayınları arasından çıkmıştı.
Ömer Koç’un yayımladığı her kitaptan bir nüshayı babasına gönderip göndermediğini bilmiyorum; belki de pederi Rahmi Koç, oğlunun yayınevinden çıkan bu kitapta rastlamış ve kendi diline uyarlamıştı fıkrayı. Belki de sonradan bazı mahfillerde pek meşhur olduğu ortaya çıkan bu fıkrayı, dost meclislerinde yarenlik ederken mizah duygusu pek gelişmiş bir dostundan duyup çok sevmiş ve 'Allah nasip ederse en kısa zamanda bir hastane açılışında, bir jinekolog anekdotu olduğu için bunu anlatır, o sırada etrafımda bulunan zevatı pek güldürür, bu asık suratlı ortamda neşemizi bulmuş oluruz' demiş de olabilir. Bunu da bilemiyorum, ancak kitapta bu fıkra, 1930’lu yıllarda Kadıköyü’nde pek meşhur olan, doğum sancıları çeken her kadının imdadına yetişmiş, kazandığı parayla da Kalamış Koyu’na bakan muhteşem bir konak yapmış, aynı yıllarda Stalin yoldaşın kurtulmak için Türkiye’ye sürgün ettiği, önce Büyükada’ya yerleştirilmiş, adada kaldığı köşk bir gün alevler içinde kalınca alınıp bir otele götürülmüş, otelde canını muhafaza etmek güç olduğundan alınıp bu kez doktorun yaptırdığı bu köşke yerleştirilmiş, ancak köşk yola yakın olduğu için bir türlü rahat edememiş, bir süre sonra tekrar adaya götürülmüş Yoldaş Troçki’ye de ev sahipliği yapmış olan Dr. Mahmut Ata Beyata’ya atfedilir.
Rahmi Koç’un fıkra olarak anlattığı anekdot kitapta şöyle geçer:
“Mahmut Ata Bey zeki, çalışkan, sağlam yapılı, çok güzel ve esprili konuşan, değişik hikâyeler anlatan, hekimliği kadar sosyal tarafı da olan bir insandı. Hekim-hasta münasebetlerinin kritik yönlerin hemen yakalar, sırası gelince kendine has bir tarzda anlatırdı. Keyifli bir gününde şöyle bir hikâye anlattı:
Bir gün siyah çarşaflı ve peçeli bir kadın, ayağı poturlu köylü kocasıyla muayene odama girdi. Kadın, kapının yanında ellerini çarşafın altına saklamış ayakta duruyor, arkasında da kocası…
Ben de daha evvel çıkan hastadan sonra ellerimi yıkamış havlu ile kuruluyorum. Kadına döndüm, ‘Donunu çıkar, şu masaya yat’ dedim.
Kadında hareket yok. Kapkara bir heykel gibi duruyor. Aynı lafı bir daha tekrarladım. Kadın yine kımıldamıyor. O zaman kocasına döndüm, ‘Eşin muayene olmak istiyorsa dışarı çık ve onu ikna et’ dedim.
Köylü mahcup, çekingen, karısını kolundan tutup dışarı çıkardı. Yarı açık kapıdan konuşmalar duyuluyor:
Köylü:
‘Be kadın, doktorun dediğini niye yapmıyorsun?’
Kadın:
‘Ağam, bana soyun diyor.’
Köylü:
‘Elbette soyunacaksın.’
Kadın:
‘Bana donunu çıkar diyor.’
Köylü:
‘Onlar büyük adam. Çıkar dediyse çıkaracaksın.’
Kadın:
‘Gayrı ben karışmam. Günah benden gitti’ dedi ve muayene odasına girip kapıyı kapattı. Peçesini açtı, hafifçe kırıtarak karşımda durdu. O utangaç kadın gitmiş, gözlerimin içine bakan bir başka kadın gelmişti.
Doğrusu şaşırdım. ‘Muayeneye hazır mısın?’ dedim. Hafifçe gülerek ‘Evet’ dedi. ‘Tamam, öyleyse soyun bakalım.’
‘Evvela sen soyun’, demesin mi?” (s.92-93)
*
Sizin de dikkatinizi celp etmiştir. Okuduğunuz orijinal hikâyede kadın “çarşaflı ve köylü”dür, yanında “ayağı poturlu” kocası vardır, etnik aidiyeti belirtilmemiştir. Üstelik başörtüsünü çıkarmadan önce “heykel gibi”yken, çıkardıktan sonra “hafif kırıtık” hareketler de yapabilmektedir. Rahmi Koç’un anlattığı ve etrafında bulunan herkesi güldüren versiyonunda ise kadın “Kürt”tür ve yanında “ayağı şalvarlı” köylü kocası yoktur. Tıpkı başı açık beyaz Türk kadınlar gibi elini kolunu sallaya sallaya jinekoloğa gitmiştir. Hiçbir başı açık, şehirli kadın yanına kocasını alıp jinekoloğa gitmez, o gün o “Kürt kadın” da onlar gibi davranmıştır demek. (Bu arada, Kürtçede “jin”, “kadın” demektir, “jinekolog” da “kadın bilimci” oluyor bu durumda, Kürt kadınlarının yabancısı olmadığı bir kelime “jinekolog”… ha bir de Abdullah Öcalan’ın ortaya attığı “jineloji” diye bir kavram var ki, sanırım Apocular, şimdilerde bu isimle bir de dergi çıkarıyorlar-, onu izaha ilmim yetmiyor ne yazık ki. Yine de siz siz olun, ikisi de “kadın bilimi” anlamına geliyorsa da “jineloji”yi sakın “jinekolog”la karıştırmayın.)
Uzatmadan şunu söylemek mümkün: Doktorun anlattığı ve kitaba giren hikâyenin diline ve yer aldığı kitabı yayınlayan yayınevinin saygınlığına bakarak söyleyecek olursak, buradan kendini pek beğenmiş “önemli insanların” bilinçaltına dair bir yığın çıkarsama yapmak mümkün. “Benden günah gitti” diyen kadın, başı açık, şehirli bir beyaz Türk olabilir mi? Olamaz, haşa! Ya “başörtülü bir köylü kadını” (demek ki sadece köylü kadınları başını örter), ya da medeniyetten uzak, cahil bir “Kürt” olabilir ancak.
*
Eskiden; “fıkra” kelimesi bugünkü “güldürücü kısa hikâye” anlamına kazanmadan önce bu tür anlatılar için, özellikle İslamiyet sonrası Türk edebiyatında ağırlıklı olarak “latife” veya “nükte” kelimeleri kullanılırdı.
Bu tür kısa hikâyeleri tatlı tatlı anlatan şahsiyetlere de “nüktedan” denirdi. “Nüktedanların” meclislerde özel bir yeri vardı. Bal Mahmut misal… Çetin Altan, şu “nükteyi” ondan duyup nakletmişti bir yazısında:
“Cumhuriyetin ilk yıllarında, sanıklara hemen idam kararı veren ‘İstiklal Mahkemesi’nin en ünlü başkanı, sonradan Bayındırlık Bakanı da olan Ali Çetinkaya idi... Ali Çetinkaya’nın başında hiç saç yoktu. O nedenle de lakabı Kel Ali idi... O dönemlerin iki siyasetçisinden biri, ötekine Kel Ali’yi çekiştirirken, arkadaşı uyarmış kendisini:
‘Hişt dikkat et; zülfü yâre dokunuyorsun...”
Yanıt zımba gibi gelmiş:
‘O yârin zülfü yoktur...”
Zaman zaman Mustafa Kemal’in sofrasında da bulunduğu söylenen, Celal Bayar’ın yakın dostu Bal Mahmut’un “eski İstanbul nüktedanlarının son temsilcisi” olduğunu söyler bir yazısında Çetin Altan. Peki, ne oldu da “nüktedanlar dönemi” kapandı? Bir zamanlar Bal Mahmut gibi dilinden bal dökülen o nüktedanlar neden hayatımızdan çekip gittiler de meydan, buldukları her fırsatta bize çok kötü fıkraları, çok kötü anlatan adamlara kaldı? Çetin Altan’a göre “Bunun nedeni konuşulan Türkçenin kısırlaşa kısırlaşa 300 kelimeye düşmüş olması; bir espri kıvılcımıyla kahkaha yaratacak matrak konuların sona ermesi; tüm politik ve bürokratik söylemlerle davranışların asla dalga geçmeye, asla alaya almaya ve asla nükte zıpkınlarını tetiklemeye geçit vermeyen, geometrik bir tutarlılığa dönüşmüş olması”dır.
Vakti zamanında meclislerde anlatılan latifeler insanı neşelendiren, kırmadan eğlendiren hoş ve zarif sözlerdi. Bu tür hikâyelerin toplandığı kitaplar da vardı ve o kitapların adı “Latifename”ydi. Nükte ve latifelerden başka, edep sınırlarını zorlayan müstehcen hikâyelerin adı ize “hezl”di ve Rahmi Koç’unkine benzer “hezl”ler umumi yerlerde anlatılmazdı.
*
Birkaç lügat karıştırdım, sağa sola baktım, Arapçadan “fakara” kökünden gelen “fıkra” kelimesinin asıl anlamının “omurga kemiği” veya bir şeyin “parçası, bölümü” olduğunu öğrendim. Kelimenin kökeni bu ama kelime tarih içinde birbirinden farklı anlamlara bürünerek günümüze gelmiş.
Edebiyatta kasidenin en önemli, can alıcı ilk beyti (şah beyit) veya nesir arasına eklenen kısa, parçalı anlatı demektir.
Hukukta ise anlamı farklıdır. Orada, kanun maddelerinin altındaki her bir paragrafa “fıkra” denir.
Peki ya matbuatta?
Eskiden; biz henüz “köşe yazısı” diye bir türü dünya edebiyatına hediye etmeden önce, gazetelerin belirli köşelerinde yayınlanan, güncel hadiseleri samimi ve mizahi bir dille ele alan kısa yazılara “fıkra” denirdi. Zamanla bu “kısa yazılar” genleşe genleşe bugünkü “köşe yazısı” formatına büründüler. (Şimdi onlardan birisini okuyorsunuz siz de.)
Bu arada şu mühim malumatı daha size satmadan geçemeyeceğim sevgili kariler. Şunu bilin ki, “fıkra”nın mizah anlamı, doğrudan “gülmek” kökünden gelmez; “kısalık ve parça olma özelliğinden” doğar. Yani önce “küçük bir anlatı” oldu, sonra bu küçük anlatıların çoğu “nükte taşıdığı için” kelime giderek “güldüren kısa hikâye” anlamına hapsoldu.
Bakın şu fukara “fıkranın” başına gelenlere!
*
Fıkra anlatmayı seven bir milletiz vesselam. Birkaç erkek bir araya geldiğinde mutlaka birbirlerine fıkra anlatırlar. Anlattıkları fıkralar da en son duydukları “taze” fıkralardır. Bu fıkralar çoğunlukla “hezl”dir. Anlatmaya başlayan önce etrafa bakar, kadın var mı diye kolaçan eder, yoksa kaptırır kendini, coştukça coşar. Bir erkek bir fıkraya başladığında, o sırada orada bulunan diğer erkekler fıkrayı pür dikkat dinleyip gülmek yerine, anlatıcının bir an önce fıkrasını kısa kesip sıranın kendisine gelmesini beklerler. Bu yüzden çoğu erkek, anlatıcının neyi anlattığını “anlamadan” tıpkı Binali Bey gibi “nezaketen” güler ve hızlı davranıp o çok kısacık sürede sırayı kaparak çoktan hazırladığı fıkrası başlar, bu silsile böyle bütün gece devam eder. Bu arada sahiden de komik olan birkaç fıkra ise kimse dinleyip anlamadığı için güme gider.
*
Hangi ülke olursa olsun fark etmez, ifade hürriyetinin kısıtlandığı, totaliter idarenin hüküm sürdüğü dönemlerde fıkra, genellikle siyasi eleştiri, hiciv ve protesto aracı olarak kullanılmış. (Siyasi yasakların olduğu bir askeri rejim döneminde, bir vatandaş meydanda avazı çıktığı kadar bağırır: “Yönetimdekilerin hepsi beceriksiz, hepsi aptal!”
Polis adamı hemen yaka paça tutuklar. Ertesi gün mahkemede hâkim adam hakkında “Devlet büyüklerine hakaret”ten dava açar. Adam kendini savunur: “Efendim ben bizim hükümeti kastetmedim, komşu ülkenin hükümetine kızmıştım.” Hâkim masaya vurur: “Bırak bu ayakları! Biz hangi ülkenin yönetiminin beceriksiz olduğunu gayet iyi biliriz!”)
Bu tür anlatılar, sistemin çarpıklıklarını kısa yoldan ahalinin gözüne soktuğu için, idareciler onları hep “tehlikeli” addetmiş, çoğu zaman yasaklama yoluna gitmiştir.
Türkiye topraklarında da mizah ve siyaset ilişkisi her dönemde netameli olmuştur. II. Abdülhamid dönemindeki “jurnal” (ihbar) mekanizmasında, kahvehanelerde padişahın burnu ya da yönetimi üzerine ima yollu fıkra anlatanlar soluğu Yemen'de ya da Sinop Zindanı'nda alırdı.
Cumhuriyet döneminde de çok partili hayata geçiş sancılarında, askeri darbe dönemlerinde (özellikle 12 Eylül) siyasi liderleri hicveden fıkralar toplumsal birer gizli protestoya dönüşmüştü. 12 Eylül sonrasında, yaygınlaşan Kenan Evren fıkralarını hatırlayalım bir. Şu fıkra mesela:
“12 Eylül döneminde Ali Baransel, sadece TRT’den değil, ülkedeki tüm basın ve yayını denetlemekle görevlendirilir.
Günlerden bir gün, gazetelerin birinde absürt bir fıkra yayımlanır. Gücü elinde bulunduran Kenan Evren fıkrayı okuyunca kelimenin tam anlamıyla çılgına döner. Gazetede yazanlar aynen şöyledir:
Güney Amerika’da bir uzmana sormuşlar: ‘Darbe yapmak mı daha kolaydır, yoksa hıyar turşusu yapmak mı?’
Uzman hiç düşünmeden cevap vermiş: ‘Elbette darbe yapmak çok daha kolaydır! Çünkü hıyar turşusu yapmak ciddi bir emek ister. Aynı boyda taze hıyarları seçeceksin; onları uygun kıvamda tuz, limon ve sirkeli suyun içinde tam vaktinde bekleteceksin... Say say bitmez, oldukça uzun iş! Ama darbe yapmak için üç tane hıyarın yan yana gelmesi yeterlidir.’
Öfkeden küplere binen Kenan Evren, derhal Ali Baransel’i makamına çağırır ve sert bir üslupla fırçalamaya başlar: ‘Bu ne rezalet! Böyle bir saçmalığın yayımlanmasına nasıl izin verirsin?’
Ali Baransel, ne olduğunu anlamak için masadaki gazetede fıkrayı hızla gözden geçirir. Durumun vahametini ve Kenan Evren’in öfkesini yatıştırmak için anında zekice bir çıkış yolu bulur. Yüzünü hiç bozmadan şöyle der: ‘Paşam, inanın boşuna üzülüyorsunuz. Bakın, fıkrada açıkça ‘üç hıyar’ diyor, ‘beş hıyar’ demiyor ki...’
Darbeyi yapan Millî Güvenlik Konseyi’nin beş generalden oluştuğunu hatırlayan Kenan Evren, gazeteyi alıp fıkraya tekrar bakar. Bir an duraksar ve rahatlamış bir ifadeyle kafasını sallar:‘ Haklısın. Dikkatimden kaçmış netekim, bizi kastetmiyor.’
*
Tarihte bu tür fıkraları anlattığı, yazdığı veya sadece dinleyip güldüğü için insanların hapis cezası aldığı, sürgüne gönderildiği hatta idam edildiği dönemler de yaşandı.
Birkaç örnek şöyle:
Fıkra anlatmanın en tehlikeli olduğu dönem hiç şüphesiz Stalin dönemi SSCB'sidir. O dönemde rejimi veya liderleri eleştiren fıkralar anlatmak, “anti-Sovyet propaganda” suçlamasıyla Gulag adı verilen Sibirya'daki çalışma kamplarına sürülmekle sonuçlanıyordu. Tarihe geçen bazı meşhur Sovyet fıkraları şunlardır:
“Sibirya'daki bir Gulag kampında üç mahkûm karşı karşıya gelir ve birbirlerine neden tutuklandıklarını sorarlar.
Birinci mahkûm: ‘Ben işe 5 dakika geç kalmıştım. Beni sabotajcı olmakla suçladılar.’
İkinci mahkûm: ‘Ben işe 5 dakika erken gelmiştim. Beni Batı adına çalışan bir ajan/casus olmakla suçladılar.’
Üçüncü mahkûm: ‘Ben işe tam vaktinde gelmiştim. Kolumdaki Batı yapımı saati incelediler ve beni kapitalizm hayranı diye buraya attılar.”
Stalin döneminde fıkra anlatmak değil, fıkra dinlemek de suçtu.
“Mahkemede bir adama 10 yıl hapis cezası verilir. Çıkışta arkadaşı sorar: ‘Ne yaptın da 10 yıl aldın?’ Adam cevap verir: ‘Hiçbir şey yapmadım, sadece bir fıkraya güldüm.’ Arkadaşı şaşırır: ‘Yalan söyleme, hiçbir şey yapmamanın cezası 5 yıldır!’
Adolf Hitler döneminde da Üçüncü Reich'ı ve Nazi subaylarını eleştiren fıkralar anlatmak “halkı kışkırtma” veya “Führer'e hakaret” kapsamında değerlendiriliyordu. Marianne Elise K. isimli bir Alman işçi kadının, fabrikada anlattığı bir Hitler fıkrası nedeniyle ihbar edilip idam edildiği resmi mahkeme kayıtlarında yer almaktadır. O dönem baş yakan fıkralardan birisi de şöyleydi:
“Hitler ve Göring, Berlin'deki ünlü radyo kulesinin tepesine çıkarlar. Hitler aşağıya bakıp iç çeker: ‘Berlinlilere neşe verecek, onları mutlu edecek ne yapabilirim acaba?’ Göring arkasından fısıldar: ‘Aşağıya atlayabilirsin Führer'im."
*
Bu yazının çatısını çatmamıza yardımcı olan Çetin Altan, köşe yazılarının arasına sık sık güzel fıkralar da serpiştirirdi. Bu fıkraların başkasından duymamıştı sanırım, kendisi o sırada uyduruyordu.
O halde bir insan sırf “zengin bir önemli şahsiyettir” diye anlattığı her şeyi, durup dinlemeden gülenlere gelsin Çetin Altan’ın şu fıkrası:
“İyilik melekleri ABD’yi yarattıklarında; ilk doğan Amerikalının beşiğine, ondan sonra doğacakları da kapsayacak biçimde, dünyanın en güzel üç nimetini koymaya karar vermişler.
Her doğan Amerikalı dürüst, akıllı ve zengin olarak yaşayacakmış.
Üç nimet buymuş.
Ne var ki, iyilik melekleri durumdan haberdar etmemişler İblis’i.
İblis çok kızmış. Üç nimetin üçü de Amerikalılarda olmayacak diye bağırmış. Sadece ikisiyle yetinecekler demiş.
Dürüst ve akıllı olanlar, zengin olamayacak.
Akıllı ve zengin olanlar, dürüst olamayacak.
Dürüst ve zengin olanlar da akıllı olamayacak.
Ve bu durum sonsuza kadar sürecek.”