Büyük sancılarla kaleme aldığı, hayatına yeni bir rota çizerek kendisine bambaşka dünyaların kapısını açacak olan o ilk kitabını yayımlatmak isteyen bir yazarın hâli; ıssız bir yol kenarında sabahtan akşama kadar birini bekleyen insanın çaresizliğine benzer. Gözü yollarda kalan insan, beklediği kişi bir türlü gelmeyince nasıl bir yanıyla umutsuzluğa düşüp diğer yanıyla 'belki birazdan gelir' diye teselli buluyorsa, yazar da eserinin yolunu aynı karmaşık hislerle gözler.
Yazdığı kitabı yayınevine teslim eden yazar, kalbinde hem geleceğe dair muazzam bir doğuşun heyecanını hem de her an kırılmaya hazır bir cam gibi kırılgan bir yalnızlığı taşıyarak, zamanın bir türlü akmadığı o büyülü ve tekinsiz yolun başında tek başına bekler, bekler…
Çoğu zaman da beklediği haber onun için bir felaketle gelir; ret!
Dünya edebiyatının zirvesinde yer alan pek çok şaheser, ilk başta yayıncıların sert duvarlarına çarparak defalarca geri çevrilmiştir. Bugün milyarlarca dolarlık bir efsaneye dönüşen "Harry Potter" serisinin ilk kitabı J.K. Rowling tarafından tam 12 yayınevine sunulmuş ve hepsinden ret almış; Stephen King ise ilk romanı "Carrie" için aldığı 30’u aşkın olumsuz cevaptan sonra taslağını çöpe atmış, ancak eşinin desteğiyle yazmaya devam etmiş. Benzer şekilde, William Golding’in kült eseri “Sineklerin Tanrısı” 20 farklı yayıncı tarafından "anlamsız ve sıkıcı" bulunarak reddedilmiş. Robert M. Pirsig’in “Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı” tam 121 kez geri çevrilerek yayıncılık tarihinin en büyük sabır sınavlarından birini vermiştir. James Joyce “Dublinlileri” yayımlatmak için tam 15 sene boyunca mücadele etmiş. George Orwell’ın “Hayvan Çiftliği” siyasi korkularla T.S. Eliot dahil birçok editör tarafından reddedilmiş. Ve en önemlisi Marcel Proust "Kayıp Zamanın İzinde" adlı anıtsal romanını ancak tüm masraflarını kendi cebinden ödeyerek bastırabilmiş.
Bu durum, edebiyat tarihinin en büyük dehalarının bile başlangıçta -tıpkı ilk cümlemizdeki yazar gibi- umut ile umutsuzluk arasında nasıl salınıp durdukları gözler önüne seriyor.
*
Orhan Pamuk, tam dört sene boyunca, günde on saat çalışarak, romanın geçtiği mekanları görmek için Sivas, Erzincan, Kemah yolculuğuna çıkarak, yazdıklarını kolay beğenmeyen bir yazar olarak, metnini üç kez değiştirip yeniden yazarak, ilk kitabını yazan bütün yazarlar gibi büyük hayaller kurarak, çile çekerek yazıp bitirdiği ilk romanı “Cevdet Bey Oğulları”nı yayımlamak için tam üç sene uğraşmış. Bu süre zarfında çok üzülmüş, kahrolmuş ama pes etmemiş.
Tekmil hikayeyi, yeni çıkan “Kelimeler ve Resimler” (YKY) kitabında anlatıyor.
*
1974’te başlayıp 1978’de bitirdiği romanını Milliyet Gazetesi’nin düzenlediği roman yarışmasına gönderdi. Ödül aldı. Sözleşme gereği ödül alan eseri Milliyet Yayınları basacaktı. Yayınevinin editörü şair Ülkü Tamer’di, bir türlü romanı yayımlamaya karar vermedi. Genç yazar çok sık kapısını çaldı, her defasında kendisine direk söylenmeyen ama ihsas edilen şu gerekçelerle karşılaştı.
Bir kere roman çok kalındı. Yazarını kimse tanımıyordu. Hem piyasada kağıt kıtlığı vardı. Karaborsadan alınacak kağıtla basılacak kitap çok pahalı olmak zorundaydı. Ayrıca piyasa kesattı, önceliği çok satan yazarlara vermek haklarıydı.
O sırada yirmili yaşlarını süren genç Orhan Pamuk, fırsat buldukça Ülkü Tamer’in kapısını çalmaya devam etti bıkmadan ama her defasında büyük bir umutsuzlukla kös kös evine döndü.
Ama inadı inattı. Bir kere roman yazmayı çok seviyordu, bu yüzden mimarlık mektebini terk etmişti ve kendini “yalnız bir sanatçı” hayatına hazırlamıştı. Kendi deyimiyle “Bütün gemileri yakmıştı.” Üstelik, romanını 1978 yılında yarışmaya soktuktan sonra hemen yeni bir romana başlamıştı. Bu bir siyasi romandı. Öfkeli Marksist zengin çocukları arasında geçiyordu. Daha kısa bir romandı. İçinde devrimci gençlerin maceraları olduğu için, solcu editörler belki bu romanını yüz verirlerdi.
İki yıllık bir geliş gidişten sonra günün birinde Ülkü Tamer, “Eğer bize güvenmiyorsan, kitabını bizden alabilirsiniz,” dedi. O da bir anlık öfkeye kapılarak, “kitabımı geri çekiyorum o halde” diye bir kağıt imzalayarak o sırada adı “Aydınlık ve Karanlık” olan romanını alarak Cağaloğlu’ndan ayrıldı.
Oradan ayrılır ayrılmaz da pişman oldu ama olan olmuştu. Ödül veren yayıncı bile kitabını basmamışsa, hiçbir yayıncı yayımlamaya yanaşmazdı artık! Her ne kadar delikanlının azmine şahit olan, o sırada aynı yayınevinde editör olarak çalışan Yusuf Atılgan, merak edip romanını okuyup çok beğendiğini, henüz yaşının çok genç olduğunu, günün birinde romanın kıymetini bilecek bir yayıncıyla mutlaka karşılaşacağını bir seferinde söyleyerek onu teselli ettiyse de şimdi bütün umutları sönmüş, başarısız olmuş bir insanın ruh haline bürünmüştü.
O sırada henüz evlenmediği kız arkadaşı Aylin’in tesellisi de kâr etmedi. Kız, tıpkı Tolstoy’un karısı Sonya’nın “Savaş ve Barış”ı defalarca temize çekmesi gibi, oldukça okunaklı el yazısıyla koca romanı temize çekmişti ve roman ile yazarına çok güveniyordu.
Kahrolmuş bir halde kız arkadaşının evinde, bir şişe şarabı “ilaç içer gibi” içtikten sonra sızdı ve sabah çok erken bir saatte “tank sesleriyle” uyandı. Askerler yönetime el koymuştu. Onun aklına ilk gelen, “devrimci gençlerle ilgili” yazmakta olduğu kitap oldu. Bugünden itibaren bu kitabı da kimse basmazdı!
Uzun bir süre ailesine, yarışmayı düzenleyen Milliyet’in kitabını basmayacağını söylemedi.
Bu sırada üçüncü bir romana başladı. O roman da “12 Eylül öncesi” şiddet ortamını anlatıyordu ama pek siyasete girmeden bir ailenin üç kuşak tarihi üzerinden yapıyordu bu işi. Üstelik romanda ülkücü gençler ve mücadeleleri de vardı. Daha sonra ikinci romanı olarak yayınlanacak ve “Sessiz Ev” adını alacak romanı yazarken de “Cevdet Bey ve Oğulları”na yayıncı aramaya devam etti. Bu arada E Yayınları’nın sahibi ve kendisi de romancı olan Cengiz Tuncer romanı bir biçimde okudu, çok beğendiğini söyledi ama maalesef yayımlayamayacaktı.
Yine de umudunu kaybetmedi, kitabına mutlaka bir yayıncı bulacaktı ve edebiyat camiasına bir roman yazarı olarak girecekti, buna kararlıydı!
Durumu aile fertlerinden daha fazla gizleyemedi. İTÜ Mimarlığı bırakıp önce ressam, daha sonra da romancı olmaya karar vermiş olan ailenin küçük çocuğu çaresizdi. Babası, oğlunun kitabını yayımlamak için birlikte bir yayınevi kurma fikrini ortaya attı. Ama bir akrabaları bu işin güçlüğüne onları ikna etti, vazgeçtiler.
Zaman geçiyor, mutsuzluğu artıyor, her gün içinde büyüyen başarısızlık duygusunyla kahroluyordu. Yirmi dokuz yaşındaydı ve hâlâ cep harçlığını annesinden, babasından alıyordu. Ülkü Tamer’in önüne çıkardığı büyük engele rağmen, kendine romancılıktan başka meslek yakıştırmıyor, bu yüzden pes etmiyor, her şeye rağmen “Sessiz Ev”i yazmaya devam ediyordu. Bütün aile ona çaktırmadan “başarısızlığını” konuşuyor ama o kimseyi dinlemeden yazmaya devam ediyordu.
Halası o sırada İstanbul Hukuk Fakültesi’nin dekanıydı. Fakültelerinde Kevrok adında, tuttuğunu koparan bir ticaret hukuku hocası vardı, ondan rica edecek, imzaladığı o kağıda rağmen haklarını savunmanın bir yolunu bulacak! Sözünü ettikleri Kevrok Acemoğlu, çok sonra Nobel Ekonomi Ödülü’nü alacak olan Daron Acemoğlu’nun babasıdır. İşçi Partili bir solcudur, "Yön" dergisinde yazıları çıkıyor.
Hoca onu aldı; Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden sonra Aydın Doğan’a satılmış Milliyet gazetesiyle birlikte yayınevi de satılmadığı için adı Karacan Yayınları olarak kalmış ve aynı yerde editörlük yapmakta olan Ülkü Tamer’in kapısını çaldı. Kevrok Hoca, önce tatlı bir dille durumu şair-editöre anlattı, daha sonra da “Orhan Bey’in kitabını yayımlamazsanız sizi dava edeceğim” deyince Ülkü Tamer hemen yelkenleri suya indirdi. 1982 yılında Karacan Yayınları, Orhan Pamuk’un ilk romanı olan “Cevdet Bey ve Oğulları”nı yayımladı.
Artık bir mesleği vardı, artık kimse onunla alay etmeyecekti! Şimdi bir yuva kurmanın zamanıydı. Kendisine ve romanına inanmış hayatındaki ender insanlardan birisi olan Aylın Hanım’la o sene evlendi.
Aynı roman bir sene sonra, 1983 yılında “Orhan Kemal Roman Ödülü”nü de aldı. O sırada, yazdığı her yazıyla “yazar yaratan-yazar öldüren” eleştirmen Fethi Naci, onu en beğendiği 10 Türk romanının arasına aldı.
Karacan Yayınları aynı sene battı. Bütün çalışanların işine son verildi; Ülkü Tamer’in de… Ülkü Tamer de o sırada Can Yayınları’nı kurmuş olan Erdal Öz’ün yanında işe girdi ve yıllar yılı yayımlamayıp yazarının onca çile çekmesine, mutsuzluğuna, ıstırabına sebep olmuş olan “Cevdet Bey ve Oğulları”nı yayımlasın diye Erdal Öz’e önerdi.
Bu hikayeyi uzun uzun anlatan Orhan Pamuk, Ülkü Tamer’in kendisine yaptıklarını bir “kötülük” olarak görmediğini yazıyor kitabında. Şu sözler onun:
“Hayatta en zor işlerden biri size kötülük etmiş insanların bunu niye yaptıklarını nesnel ve doğru olarak anlayabilmek, bize kötü ve duyarsızca davrananların yerine kendimiz koyabilmektir! Belki kabahat bizdedir de bunu göremiyoruzdur.”
*
Orhan Pamuk’tan bu hikayeyi okuyunca, tek romanı “Körleşme”yle Nobel almış, yirminci asrın en büyük yazarlarından birisi olarak kabul edilen Elias Canetti’nin anlattığı, “Körleşme’nin yayımlanma hikayesine” gitti aklım.
Ama aynı kitabın bir de Türkçeye çevrilme hikayesi var. Önce ondan başlayalım.
“Körleşme”yi ve yazarı Canetti'yi bu memlekette ilk keşfeden yazar, Oğuz Atay’dır. Onun başından da Orhan Pamuk’un başından geçene benzer bir hikaye geçmiş. O da henüz romancı payesini kazanmadan önce bir mühendistir. Devrimci bir mühendis… Ama edebiyatla da ilgili. Daha sonra “tutunamayanlar” adını vereceği bir grup devrimci arkadaşıyla memleketi kurtaracak bir dergi projesi geliştirirler. Ancak proje daha ceninken düşük yapar. “Dergi çıkarmayı beceremeyenler, devrim yapmayı nasıl becerecek” diyerek bütün arkadaşlarıyla ilişkisini keser, o arkadaşların romanını yazmaya karar verir.
Tıpkı Orhan Pamuk gibi onu yarışmaya sokar. TRT’nin yarışmasında “başarı” ödülünü kazanır. Roman ödül alır ama iş yayımlamaya gelince orada zurna zırt der. Herkese başvurur, hiç kimse önündeki o kapıyı açmaz. Sonunda Hayati Asılyazıcı onu bulur ve iki cilt halinde “Tutunamayanlar”ı yayımlar pek bilinmeyen yayınevinde. Kitap hiç satmaz, raflarda kalır.
Yine de ilk kitabı yayınlanmış bir yazardır Oğuz Atay. İşte o günlerde çevirmen Ahmet Cemal’i bulur.
*
Elias Canetti’nin adı sanı Türkiye’de duyulmamışken, varlığından kimse haberdar değilken Oğuz Atay’ın onu keşfetmiş olması, onu kendine yakın bulmuş olması, bu büyük yazarın bütün zamanların en muhteşem romanlarından birisi olarak kabul edilen “Körleşme”sinin Türkçeye çevrilmesini aklına koymuş olmasının sebebi sanırım “kendi soluğuna benzer bir soluğu” yanında istemiş olmasındadır. Yalnızdı çünkü, dışlanmıştı, kadri kıymeti bilinmiyordu. Konaklarda doğmuş büyümüş, hayatında bir köylü kadının elinden tek tas ayran içmemiş bir yığın eleştirmen “köy edebiyatını” göklere çıkarmakla meşguldü o sırada. İmamın iman tahtasına çökmüş aydınlanmacı köy öğretmenleri, bugün yarın devrim yapacaklardı. “Akın var/güneşe akın/güneşi zapt edeceğiz/güneşin zaptı yakın”dı.
*
İlk baskısı 1981 yılında Payel Yayınları tarafından yapılan Elias Canetti’nin “Körleşme"si 2015 yılında Sel Yayınları tarafından yeniden basıldı. Canetti’nin bu muazzam romanının çevirmeni Ahmet Cemal, bu yeni baskıda romanı Türkçeye kazandırmanın ilginç hikayesini önsöz olarak yazdı kitaba.
Orhan Pamuk’un harıl harıl “Cevdet Bey ve Oğulları”nı yazdığı yıllarda çevirmen Ahmet Cemal, Avusturya Kültür Ataşeliğinde yarım gün çalışıyor. İşinin bir bölümü Kültür Ataşeliğinin kitaplık bölümünü kapsadığı, dünya edebiyatını da bilen meraklı bir çevirmen olduğu halde mesela Elias Canetti diye bir yazarın varlığından, “Körleşme” adlı tek romanıyla Nobel aldığından haberi yoktur henüz.
Oğuz Atay’la da hiç karşılaşmamış. Onu sadece “Tutunamayanlar” adlı romanından tanıyor.
Gerisini şöyle anlatıyor Ahmet Cemal:
“Bir öğlen vakti bağlanan telefonda karşıma Oğuz Atay çıktı. Söze derhal ‘sen’ diyerek başladı: ‘Sen rakı içer misin?’ ‘Arada evet …’ ‘Peki hiç şalgam suyu ile birlikte içtin mi?’ ‘Hayır.’ ‘Güzel. O halde bu akşamüstü saat altıda Atlas Sineması’nın girişinde ol. Seni bir yere götüreceğim.’
Dediği saatte buluştuk. ‘Bir yer’ dediği, Ağa Camii’nden sapınca gidilen, ‘kendin pişir kendin ye’ tipi bir meyhaneydi. O güne kadar meyhanenin böylesine de hiç gitmemiştim. Oturup etlerimizi seçtik. Daha doğrusu Oğuz Atay seçti. Benimle yıllardır tanışıyormuşuz gibi konuşuyordu. O güne kadar yaptığım çevirilerin neredeyse hepsini okumuştu. Bu arada şalgam suyu ile rakı da nefis gidiyordu. Bir ara çantasından Elias Canetti adlı bir yazarın ‘Auto-da-Fé’ başlıklı romanını çıkardı. Canetti’nin -sonradan benim ‘Körleşme’ diye Türkçeleştireceğim- ‘Die Blendung’unun İngilizce çevirisiydi.
‘Bu romanın aslı Almanca. Ben İngilizce çevirisini bir solukta okudum. Şimdi sen en kısa zamanda romanın Almancasını getiriyorsun. Müthiş bir yazar, romanı da öyle!’
Emir büyük yerdendi. Kitabın Almancası gerçekten en kısa zamanda, Avusturya Kültür Ataşesi Prof. Hans E. Kasper’in değerli yardımlarıyla geldi. Kitabı okuduktan sonra benim de soluğum kesildi ve çevirmeye başladım. Ama ne yazık ki ‘en kısa zamanda’ çeviremedim. Zaten hayatımda herhangi bir kitabı ‘zamanında’ veya ‘en kısa zamanda’ çevirebilmiş değilim. Sevgili Oğuz Atay, tanışmamızdan sonra dostluğumuz hiç kesilmediğinden ve tadını hiç unutamayacağım sohbetlerimiz onun evindeki sofralarda da sürdüğünden, romanın çevirisi üzerinde ciddiyetle çalıştığıma tanık oldu; hatta bazı pasajların Türkçesini de okudu ve çok beğendi. Ama çevirinin bittiğini göremedi. Onu 13 Aralık 1977 günü kaybettik.”
*
“Körleşme” Canetti’nin ilk kitabı ve tek romanıdır. O da Oğuz Atay gibi pozitif bilimler okumuş, bir kimyagerdir. Mevzu kafasında önce sekiz kitap olarak biçimlenmiş. Bağnaz bir dindar, kendini uzaya adayan bir teknisyen, bir koleksiyoncu, doğrunun peşinde koşan tutkulu biri, bir müsrif, bir ölüm düşmanı ve nihayet hayatında kitaplardan başka bir şey bulunmayan biri… Bunların aracılığıyla dünyaya, onu dışarıdan aydınlatacak sekiz ışık yakmaktır amacı. Bir hayli de yazar bu tipleri. 1930 baharında ani bir şey olur, “kendini yalnızca kitaplara adamış olan tip” gözünde ansızın değer kazanır. Diğerlerini bir kenara bırakır, bir yıl boyunca “çilehaneye” kapatır kendini. Adım adım ilerler. Kendi kendine yazdığının gerek ona gerekse okura karşı acıma tanımayan, ödünsüz bir kitap olması gerektiğini telkin eder.
Romanının sekizinci bölümünü bitirdiğinde eline Kafka’nın “Değişim”i geçer. Kendi başına yolunu bulmak istediği bir şeye bu kitapta erişir. Kimyagerliği de yardım eder. Laboratuvarda geçirdiği dört yıl onu disipline sokmuştur.
1931 Ekim’inde romanı bitirir. Romanı oluşturan üç bölümü ayrı ayrı kara kumaşla ciltletir. Üç ağır cildi, kocaman bir paket yapar, paketi büyük Alman yazarı Thomas Mann’a yollar. “Yüksekten konuşmuştum” dediği bir de mektup yazar koca yazara. Ona kitabını göndererek onu “onurlandırdığını” sanır yeni yetme Canetti. Paketi açar açmaz okumaktan kendini alamayacaktı Thomas Mann!
Ama bir süre sonra paket açılmamış halde geri gelir. Thomas Mann bunları okuyacak gücü kendisinde bulamamış, ondan özür diliyordu. “Bu yüz kızartıcı geri çevriliş karşısında tepkim, kitabı bir yana bırakıp bir daha elime almamak oldu,” der.
Sonra tutumunu yumuşatır, bu kez onu yayınlayacak yayıncı arar, tıpkı Orhan Pamuk gibi tam dört yıl boyunca kitabını yayınlamak için uğraşır. Başvurduğu her yayıncıdan olumsuz cevap alır. (Marcel Proust’u ret eden editörlerden birisi André Gide; Oğuz Atay’ı ret eden editörlerden birisi de Attila İlhan’dır!) Aldığı her olumsuz cevap, “bu kitabın ilerde yaşayacağına olan” güvenini güçlendirir.
1935 yılında kitap çıkar çıkmaz Thomas Mann onu hemen okur ve ona bir mektup yazar. Mektup övgülerle doludur.:
“Bu mektup içimde karışık duygular uyandırdı ve ancak bu mektubu okuduktan sonradır ki, Thomas Mann’ın dört yıl önce kitabı geri gönderişinden duyduğum acının ne denli saçma olduğunu anladım,” der. (Elias Canetti, Sözcüklerin Bilinci, Sel Yayıncılık, s.176-189)
*
“Tutunamayanlar” ile “Körleşme” akraba romanlardır. Benzer kaderleri var. İkisinin de yazarı “edebiyatın dışından” geliyor. İkisinin de meselesi aynıdır. “Körleşme” Almanya’da edebiyatın, siyasetin kirli gölgesi altında kaybolmak üzere olduğu bir dönemde yazıldı. “Tutunamayanlar” da Türkiye’de öyle; yazıldığı sırada herkesin o kadar acelesi vardı ki, ölenlerin bile yasını tutmaya kimsenin vakti yok, alelacele “güneşe gömüyorlar”dı ölüleri…
“Körleşme”de Canetti, kitaplardan inşa edilmiş kendi “fildişi kulesine” çekilmiş “aymaz” bir aydının trajedisini anlatır. Oğuz Atay da “Tutunamayanlar”da, sele kapılmış bir yığın kütüğün trajedisini…
Seldeki o kütükler oradan oraya savrulur, tutunacakları hiçbir çıkıntı yoktur sürüklendikleri nehir boyunca.
*
Çok uzun süre ilk eserinin yayınlamasını sabırla beklemiş “zamanın vazgeçmediği” yazarlar vardır, kimse sahip çıkmasa da zaman korur onları. Tıpkı Elias Canetti’yi, tıpkı Oğuz Atay’ı tıpkı Orhan Pamuk’u koruyup kolladığı, üzerlerinden şefkatini eksiltmediği gibi.