Başlıktaki soruya, “değildir” deyip yazıyı bu tek kelimeyle bitirmek de mümkün ama ne yazık ki meselenin özü yazacağımız her türlü yazıdan daha uzundur.
Aydınlanma tarihimizin başlangıcından beri “entelektüel-aydın” ayrımı üzerine arabalar dolusu laf edildi, ansiklopediler dolusu yazı yazıldı, konferanslar tertiplendi; hâlâ bir sonuca varmamış olacağız ki bugünlerde de aynı mevzuda birbirimizin kafasını ütüleyip duruyoruz. Sanırım bizden başka bu meseleyi bu kadar keskin çizgileriyle tartışan başka bir toplum yoktur (zamanındaki Ruslar hariç). Bunun sebebi, belki de “aydın” kelimesini başka dilden almadan, kendi literatürümüze bizim kazandırmış olmamızdır ama bizden başka bundan kimsenin haberi yok.
*
“Entelektüel”in Osmanlıca karşılığı “münevver”dir. “Münevver”in bugünkü Türkçedeki tam karşılığı ise “aydınlanmış kişi”dir. Osmanlı’nın köylü toplumunda okullu olmak bir nevi “münevverleşmek” anlamına geliyordu; bu yüzden Osmanlı, tahsil görmüşlere “münevver” dedi. Cumhuriyet’le birlikte bu durum değişmedi, kelime sadece öz Türkçeleşti ve Cumhuriyet, “münevver” yerine “aydın” kelimesini kullandı. O yüzden “aydın” demek, “entelektüel” demek değildir.
Entelektüel, “büyük bir meşakkatle oluşturduğu şahsi fikir dünyasını her türlü iktidara karşı (sadece “Akepe”ye değil), serdeden kişi” anlamına gelirken; aydın, “modern devlet tedrisatından geçerek okumamışlardan ayrılan kişi” demektir. Anlayacağınız, aralarındaki benzerlik çok azdır.
Buna rağmen bizde “devlet eğitiminden geçerek aydınlanmış her kişi” kendini “entelektüel” sayıyor veya birileri onları öyle sanıyor. En son; DEM Parti’nin İmralı heyeti üyesi Faik Özgür Erol, şu anda sürmekte olan “barış sürecine”, “entelektüel desteğin” azlığından yakınarak PKK silah bırakmasın diye bin dereden su getirmeye azimli bir takım kerameti kendinden menkul “aydına” “entelektüel” payesini vermiş oldu. (Seküler Kürtlerin, özellikle kendileri gibi solcu Türk aydınlarını bu kadar önemsemeleri hem patolojik bir mesele hem de panel konusu olacak kadar mühimdir.)
*
Türkiye’de entelektüel hemen hemen yok denecek kadar az ama mebzul miktarda “aydın” var. Bana göre, Erol barış sürecine “aydın desteğinin” cılızlığından bahsetseydi ona hak vermek mümkündü; fakat entelektüeli, entelektüelin olmadığı bir yerde aramak beyhude bir iştir.
Gündelik dilde sık sık entelektüel ile aydın kavramlarını ya birbirinin yerine ya da çoğunlukla eş anlamlı olarak kullanıyoruz. İlk bakışta iki kavram arasında pek bir fark olmadığı, ikisinin de “okumuş, bilgili ve zihinsel faaliyette bulunan insanları” tanımladığı görünse de biraz deşip bu kavramları daha derin felsefi ve içtimai analize tabi tuttuğumuzda; ikisinin çok ayrı yollarda yürüdüğünü ve farklı anlamlar ihtiva ettiğini kolaylıkla fark ederiz.
Aydın; toplumu dönüştürmek, ona yeni bir hayat biçimi ve yeni bir yaşama alışkanlığı sunmak gayesiyle elinde bir meşale ile er meydanına çıkarken (ki bu meşale bazen “aydınlanma”, bazen “devrim”, bazen de “aktivistlik” meşalesidir), entelektüel ise her şeyden evvel toplumda yerleşmiş ve “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen”, hatta aydının meşalesinin gölgesinde kalan ne varsa işte o hakikatleri sorgulayan, “kuşkucu” kimsedir.
*
Çok fazla nazariyeye dalmadan, çokça malumatfuruşluk yapmadan, meseleyi bozuk para yaparak buraya yazacak olursak şöyle birkaç cümle kurmak mümkün:
Aydın, bir toplumsal mesele karşısında tavır alan kişiyse; entelektüel kendi toplumunun doğrularını da sorgulayabilen kişidir.
Aydın topluma yön tayin eder, o hedefe varsın diye zaman zaman cemiyeti hizaya sokar; entelektüel ise topluma sadece soru sorar.
Aydın bir davanın, bir ideolojinin, bir inancın neferidir ve tek bir hedefe kilitlenmiştir; entelektüel ise kendi vicdanından bile sürgündür.
Aydın kalabalıkları sever, kitleleri coşturmaktan hoşlanır, onlara kahramanlık türküleri söyler, şiirle galeyana getirir, bayrak olsa önce kendini göndere çeker; entelektüel ise kalabalıkların arasında bile tek başına yürüyen bir münzevidir.
Aydın, mevcudu yıkmak için kitleleri peşinden sürükleyen bir sosyal mühendistir; entelektüel ise zihinlere inşa edilmiş duvarları yıkan bir mimar…
Aydın bilgiyi bir zırh gibi kuşanır, onu kamçı yapıp rakibine sallar; entelektüel ise bilgiyi bedeninde açık bir yara gibi taşır.
Aydın herkese yüksek sesle cevaplar yetiştirir; entelektüel sessizliği küçük bir iniltiyle yırtar.
Aydın bir yere ait olmayı sever; mensubu olduğu sınıfı, ideolojiyi, topluluğu veya inanç grubunu yücelttikçe yüceltir. Sürüden ayrılmaktan korkar. Bu yüzden doğru bildiği her şeyi her yerde söyleyemez, aidiyetin ve alkışın konforuna sığınır. Entelektüel ise her türlü aidiyete mesafe koyar; bir yere ait olmaktan nefret eder, hakikat uğruna lanetlenmeyi göze alır. Çoğu zaman Araf’a serer mitili; her şeyden sürgündür, vatansızdır. Tek vatanı, fikrinin kendine has alanıdır.
Aydın topluma “ne düşünmesi gerektiğini” her vesileyle ve yüksek sesle söylerken; entelektüel, toplumun “nasıl düşünmesi gerektiği” üzerine sessizce sorular sorar, zihinlerin içine inşa edilmiş olan barikatları yıkar.
*
Her toplumun hem aydına hem de entelektüele ihtiyacı vardır kuşkusuz. Aklımız karıştığında, kısa yoldan bir çözüme ihtiyaç duyduğumuzda gözlerimiz etrafta hızlıca aydını arar. Ama aydının çözdüğünü saydığımız meselelerin tek çözüm olmadığını görmek, eksik kalanı tamamlamak ve aydının yarattığı bazı doğmaların karanlığında boğulmamak için bu kez gözlerimiz; rahatsız edici, sorgulayıcı sesiyle işitmediğimiz şeyleri söyleyen entelektüelin sesini arar.
Çünkü biri toplumu inşa eder, diğeri ise o toplumun adaletini denetler.
*
Bana, Türkiye’de beş entelektüel say deselerdi, hiç tereddüt etmeden şöyle bir liste yaparım.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemil Meriç, Kemal Tahir, Oğuz Atay, Şerif Mardin…
*
Bu isimleri buraya yazdıktan sonra o isimlere bakarak uzun uzun düşünmeye başladım.
Aydınlar, kendilerini “topluma karşı sorumlu” görürler. Hatta bu işi “çağına karşı sorumlu olmaya” kadar götürenler bile var.
Oysa entelektüeller “toplumdan” çok, “hakikate” karşı sorumlu hissederler kendilerini. Aradıkları tek şey “hakikat”tir ve ne yazık ki onlardan başka “hakikate” kıymet veren çok fazla insan yoktur çevrelerinde, bu yüzden de hep ıstırap çekerler. (“Türkiye’de kimse hakikati aramıyor. Arayanlar da bulup canına okumak için arıyorlar.”-Şule Gürbüz)
Peki, hem “topluma” karşı sorumluluk hissedip hem de aynı sırada “hakikat” peşinde koşan kimse yok mu? Olmaz olur mu? İkisi aynı anda gerçekleştiği zamanlarda, ortaya çok “nadir” bir insan tipi vardır ki, memlekette bu tür insanları da arada bir görmüş olmamız, en büyük şanslarımızdan biridir bence.
*
Okuduklarımdan, yaşadıklarımdan, düşündüklerimden yola çıkarak diyebilirim ki; modernleşme tarihimizden günümüze kadar öne çıkmış, söz söylemiş, o sözünün bir kıymeti olmuş, söyledikleriyle başkalarını etkilemiş ve hâlâ etkilemekte olan üç tip insan zuhur etmiştir bu memlekette.
İlki, “ben size yol göstereceğim” diyen “aydınlar”dır. Aydınların tek kurtuluş reçeteleri “bilgi”dir. Onlara göre bilgi; toplumu yukarıdan aşağıya “dönüştürmek”, “eğitmek” ve “modernleştirmek” için bir araçtır. O bilginin en sağlıklısı, en işe yarayanı ve en derde devalısı kendilerinde mevcuttu. O halde kendilerini bir “rehber”, bir “öğretmen” olarak görmelerinde hiçbir beis yoktur.
İkinci insan tipi ise, “ben bu toplumu anlamaya çalışıyorum” diyen entelektüellerdir ki yukarıda isimlerini andığım Tanpınar, Meriç, Tahir, Atay ile Mardin bu tip insanlardır.
Bunlar topluma peşin hükümlerle yaklaşmadılar; ona bir şablon veya kalıp dayatmaya kalkışmadılar. Tek bir hedefleri vardı: Toplumun tarihi, kültürel, psikolojik ve içtimai katmanlarını delik deşik edip saklı kalmış olan her şeyi deşifre etmek; kirli çamaşırlar varsa onları da orta yere sermek…
Hiçbir reçete yazmaya kalkışmadılar, meydanlara çıkıp bas bas bağırmadılar. Kitleleri coşturup düzeni yıkmaya kalkışmadılar; sadece soru sordular ve derin bir kavrayışın peşine düştüler.
*
Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre bu memleketin en önemli krizlerinden birisi modernleşme krizidir. İnsanımız Doğu ile Batı arasında sıkışmıştır. Tanpınar, o sıkışmış bireyin iç dünyasını, huzursuzluğunu, kültürel sancılarını ve kopuşlarını estetik ve felsefi düzeyde anlamlandırmaya çalıştı. Türkiye'nin, Batılılaşma meselesini çözdüğünü iddia etmedi; tam tersine, çözemediğini düşündü. “Biz kimiz?” sorusuna kesin bir cevap vermek yerine, bu sorunun neden cevaba muhtaç olduğunu araştırdı. Bu durum entelektüel zihninin alametidir. Tanpınar'ın zihni bir cevap makinesi değil, problem üretme makinesi gibi çalıştı.
Cemil Meriç, ideolojilere din muamelesi yapanların bu memlekete ne kadar büyük bir kötülük yaptığını göstermek için ideolojileri “idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak tanımladı. Doğu ve Batı dünyasına, her iki farklı kültüre de önyargısız yaklaştı; iki kültürü de derinlemesine analiz etti. Amacı buradan yola çıkarak Türk düşünce hayatının kimlik krizini teşhis etmekti ve gözlerini bu uğurda kör etti.
Kemal Tahir resmi tarihin dışına çıktı. Osmanlı toplum yapısını, köy gerçeğini ve insanımızın kendine has karakterinin köklerine inmeyi amaçladı. Roman yazarken salt bir yazar olarak değil; bir sosyolog ve tarihçi olarak topluma baktı. Batı taklitçiliğine cephe aldı, yerli bir roman estetiği kurdu.
Şerif Mardin ise Türk modernleşmesini açıklamaya çalışırken sığ şemalara başvurmadı. Din, ideoloji, sivil toplum ve merkez-çevre ilişkileri gibi toplumsal dinamikleri yeni kavramlarla açıklığa kavuşturmaya çalıştı.
*
Bir de bunlardan pek bağımsız olmayan üçüncü bir insan tipi var ki o, “Sizin aydın olma biçiminizi de sorguluyorum” diye çıktı meydana. Bu kategoride birkaç isim saymamı isterseniz, sadece tek bir isim verebilirim size; o da Oğuz Atay’dır. Oğuz Atay’ın tek sorusu “Türkiye neden böyle?” değildir. O, bu yakıcı ve cevabı bir hayli zor olan sorunun yanında, daha rahatsız edici şu soruyu sordu:
“Türkiye'yi değiştirmek isteyen aydın neden kendisi de bu toplumun trajedisinin bir parçasıdır?”
Batıcı aydını da, gelenekçiyi de, bürokratı da, kendisini de rahat bırakmadı. Kendi bulunduğu mevziyi de acımasızca bombaladı. Sonunda beynini yedi.
İşte bana sorarsanız gerçek entelektüel tam da budur.
Çünkü, gerçek entelektüel, yalnızca toplumunun doğmalarına değil, kendi doğrularına da başkaldırabilen kişidir.
*
Bir toplumda sadece aydınlar varsa, hiç entelektüel yoksa, o vakit aydınlar zamanla “Toplum için neyin doğru olduğunu sadece ben biliyorum” demeye başlarlar. Sadece entelektüeller olursa, hayatın dışına çekilip her şeyi anlamaya çalışan ama hiçbir şeyin sorumluluğunu üstlenmeyen birer seyirciye dönüşebilirler.
İkisini birden taşıyan insan ise daha zor bir yerde durur. Hem dünyaya müdahale eder hem de kendi müdahalesinden şüphe eder. Mesela bir haksızlık gördüğünde susmaz; bu onun aydın tarafıdır. Fakat hemen kendi tarafının haklı olduğuna da inanmaz. “Benim karşı çıktığım şey gerçekten haksızlık mı, yoksa benim ideolojik alışkanlığım mı?” diye kendisini de sorgular. Bu da onun entelektüel tarafıdır.
Bence bu insanın en önemli özelliği kendi doğrularına karşı da acımasız olabilmesidir. Çünkü kolay olan, başkasının yanılgısını görmektir. Zor olan, yıllarca savunduğun bir düşüncenin yanlış olduğunu fark ettiğinde onu terk edebilmektir. (Bizde bu tür insanlara hemen “dönek” derler. Meşhur “döneklerden” Kemal Tahir sık sık, “Vay arkadaş, yine yanıldık!” derdi.) Bu yüzden gerçek aydın-entelektüelin içinde biraz trajedi vardır. Toplumuna yabancılaşacak kadar eleştirel, toplumundan kopmayacak kadar sorumluluk sahibidir. Ne bütünüyle halkın üzerindedir ne de kalabalığın içinde erir. Halkın içindedir ama kalabalığın aklıyla düşünmez.
Bir başka özelliği de şudur: Kesinlikten hoşlanmaz. Her konuda “doğru cevap” vermek yerine bazen soruyu büyütür. Tanpınar'ın, Atay'ın veya Tahir'in kıymeti biraz buradan gelir. Okuru ikna edip rahatlatmazlar; aksine, okurun zihnindeki rahatlığı bozar, ortalığı velveleye verirler.
Ve belki de en önemlisi: Kendi tarafının suçunu, karşı tarafın suçundan daha kolay görür. Çünkü hakikati bir kampa, partiye, ideolojiye, dine, millete veya sınıfa teslim etmez.
Bu yüzden böyle bir insanın toplumdaki konumu da biraz yalnızdır.
Sağcı onu yeterince sağcı bulmaz.
Solcu yeterince solcu bulmaz.
Milliyetçi yeterince milliyetçi bulmaz.
Kemalist yeterince Atatürkçü bulmaz
Modernist yeterince modernist bulmaz.
Gelenekçi yeterince gelenekçi bulmaz.
Çünkü o, bir yere ait olmaktan çok, bir şeyi anlamaya ve doğruyu söylemeye ait olmaya çalışır. Sait’in tanımlamasıyla bu yüzden “marjinal”dir, “sürgün”dür.
Ben Tanpınar'da bunun güçlü bir örneğini görüyorum; Oğuz Atay'da daha acılı ve ironik, Cemil Meriç'te daha öfkeli, Kemal Tahir'de ise tarihsel biçimini...
Ama bu insan tipinin belki de en güzel tanımı şudur: Aydın, elinde fenerle toplumun önünden yürür. Entelektüel, zaman zaman o fenerin ışığını kendi yüzüne de tutar. İkisini birden yapan insan ise hem yolu hem kendisini aydınlatmaya çalışır. Ve galiba gerçek anlamda “aydın” dediğimiz insan, ancak kendi ışığının da kör edebileceğini fark ettiği zaman büyümeye başlar, entelektüel olur.
*
O güzel entelektüeller, o güzel atlara binip çoktan gittiler.
Demirin tuncuna, aydının kablamasına kaldık biz de.
Barış sürecine destek verseler ne olur, vermeseler ne?