Okuduğumuz gazete, her gün onun pasaportundan bahsediyordu. Ağır hastaydı. Kemik kanseriydi. O zamanlar; böylesi ağır hastalar memleket dışına çıkarlarsa, yabancı hastanelere yatarlarsa anında şifa bulurlar diye yaygın bir inanış vardı. Hele bir gitsin; insanı verem, insanı kanser, insanı her türlü illete gark eden bu koyu karanlıktan çıksın bir aydınlığa hele, o saat kendine gelir, iyileşir! Bunu, askeri darbenin kirini pasını hâlâ üzerinden atmamış o kötü ‘devlet’ yetkilileri de biliyor! Bildikleri için o vatan haini komünistlere pasaport vermiyorlar!
Okuduğumuz gazetenin köşe yazarları bunları söylüyordu. Ruhi Su, hastanede mi evinde mi bilmiyorum ama onu “şifa yurduna” götürecek pasaportunu bekliyordu; ama devlet de inadına o “şifalı” pasaportu ondan esirgiyordu.
*
Kocamustafapaşa’da, Müşir Süleyman Paşa Sokak’ta paşa paşa oturuyorduk. Sokağın iki yanında omuz omuza vermiş, aralarından su sızmaz, hava geçmez sıralı apartmanların uzandığı upuzun sokaktaki evimiz, bakkal dükkanından bozma olmasına rağmen sokağın bakkalıyla bitişikti. Daha doğrusu evimiz dediğimiz yer daha önce bakkal dükkanıydı; sahibi eve çevirmiş, böylece yandaki Alevi Hüseyin’in dükkânı sokağın tek bakkalı olma şanına kavuşmuştu.
Apartmanların pencerelerinden akşama kadar sepetler sarkardı. “Bakkal, bir ekmek, bir paket margarin!”, “Bakkal, bir ekmek, iki kibrit!”, “Bakkal, bir ekmek, beş yumurta!” bağırışları birbirine karışıp bir süre sonra tek bir sese dönüşürken, bizim evde Fahri’nin bir tarafı televizyon, bir tarafı teyp olan tuhaf aletinde bangır bangır Ruhi Su çalıyordu:
“Mahsusmahal derler kaldım zindanda
Kalırım, kalırım dostlar yandadır
İki elleri kızıl kandadır kanda
Ölürüm ölürüm kardeş aklım sendedir”
*
“Mahsusmahal” bir mahpushane terimidir, “ayrılmış mekân” demektir; ama daha çok hapishanelerin özel yerleri, yani onların bir başka adı olan “tabutluklar” için kullanılır. Tarihimizin en namlı hapishanelerinden biri olan Bekirağa Bölüğü’nde “tabutluklardan” bahsedildiğini pek okumadım bir yerlerde; öyleyse en meşhur tabutluklar ilk defa Sansaryan Han’da yapılmış olmalı.
“Tabutluklar” resmi bir hapishanede değil; Sirkeci’de, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Sansaryan Han’ın en üst ve bodrum katında, başında Parmaksız Hamdi’nin bulunduğu “siyasi şubede” inşa edilmiş; yaklaşık 40-50 santimetre genişliğinde, bir insanın yalnızca ayakta durabileceği veya çömelebileceği darlıkta, tepesinde 2000 volt gibi yüksek bir ampulün her daim yanık kaldığı, penceresiz, betondan tek kişilik hücrelerdir.
Bu “mahsusmahalin” ilk konukları, 1944 yılında açılan Irkçılık-Turancılık Davası’nın sanıkları Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan ve Reha Oğuz Türkkan gibi Türk milliyetçileridir. Sadece tabutluklara kapatmadılar onları, lağım suyunun aktığı mahzenlerde tırnaklarını çektiler, sille tokat dövdüler, kafalarını mengeneye sıkıştırdılar, elektrik verdiler ve en tuhafı Reha Oğuz’un anlattığına göre işkence öncesi bir doktor tarafından muayene edildiler, doktor da “eziyete müsaittir” raporu verdikten sonra bütün bu insanlık dışı muameleye tabi tutuldular.
Sansaryan Han bir hapishane değildi, bir sorgu ve işkence merkeziydi. İlk defa burada inşa edilip Turancıların üzerinde denenen, daha sonra Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Ahmed Arif, Vedat Türkali, Behice Boran, Enver Gökçe, Mübeccel Kıray ve Sadun Aren gibi sol fikriyata sahip yazar, şair ve alimleri “misafir eden” tabutluklardan devlet “pek memnun” kalmış olacak ki, bu modeli Harbiye Cezaevi’ne de taşıdılar. Buraya Kemal Tahir’den Musa Anter’e, Necip Fazıl’dan Yaşar Kaya’ya kadar bir yığın entelektüelin yolunu düşürdüler.
*
İşkenceden artakalan zamanlarda, sözünü ettiğimiz Sansaryan Han’daki “tabutlukta” ayakta çile doldururken Ruhi Su, bodrum katındaki bir başka tabutlukta, kısa bir süre önce tanıştığı sevgilisi ve daha sonra eşi olacak felsefe talebesi Sıdıka Umut da kalıyordu. 1951 TKP tevkifatında ikisini de başkalarıyla birlikte gözaltına almışlar ama beş ay boyunca aynı binada kaldıkları halde, birbirlerinin varlığından haberdar olamamışlar. Günün birinde bodrum tabutluklarında kalan Sıdıka’yı işkenceye götürürlerken, sesini belki sevgilisi duyar diye var gücüyle “kuyudayım!” diye bağırmış; Ruhi Su sesini duyar duymaz onun da burada olduğunu anlamış.
İşte “Mahsusmahal” türküsünün ezgisi ilk defa o sırada düşmüş aklına. Sevdiceğine şöyle seslenir:
“Dirliğim düzenim dermanım canım
Solum sol tarafım imanım dinim
Benim beyaz unum, ak güvercinim
Bilirim bilirim gelen gündedir”
*
Bakkal Alevi Hüseyin, pencerelerden iple sarkıtılmış olan sepetlere ıvır zıvırları doldurmak için oradan oraya seğirtirken, bir yandan da bizim evden yükselen Ruhi Su’nun sesine eşlik ediyordu:
“Artar eksilmeyiz zindanlarında
Kolay değil derdin ucu derinde
Kumhan Irmağı’nda, Karaburun’da
Bulurum bulurum öfkem kındadır”
Bakkal Hüseyin, bizim pencerenin önünden her geçişte, müzikal bir tonda “Öfkem kıııın-dadııırrr” diyor; bu türküleri dinlediğimiz için bize sevgiyle, minnetle, şefkatle bakıyor, kendisiyle aynı fikirde olan, o izbede yaşayan kavruk gençlerin varlığını hissedip işine daha büyük bir şevkle sarılıyordu.
*
Ruhi Su’nun söylediği türkülerin sesi kısa bir süre kısılmış, darbeyle yasaklanmış; ancak 1985 yılından itibaren kasetleri tekrar ortaya çıkmış ama daha çok el altından, evden eve dolaşmaya başlamıştı. Fahri, bizim eve de öyle getirmişti.
Çok değil, beş-altı sene önce memleketin yerini göğünü “sol kültürün” ürünleri kaplamıştı. Edebiyat sol, felsefe sol, resim sol, müzik sol, tiyatro soldu. Sanki hayatın “sağ yanı” alınmış, elde orak, belde çekiç “akın var, güneşe akın, güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın”dı. 1960’larda başlayan bu coşku, 1980 darbesine giden son senelerde bir sel olup memleketin her yanına akmıştı. Bıyığı yeni terlemiş pek çok genç, hızla memleketi “sosyalizme” götürüyordu. Bu coşkuyu evlere, fabrikalara, grev çadırlarına, izbe öğrenci mekânlarına, inşaatlara, geceleri renkli floresan lambalarla aydınlatılan çay bahçelerine, dernek lokallerine götüren birçok ses vardı; ama bu seslerin içinde en “basbariton” ses Ruhi Su’nun sesiydi. Ruhi Su, o sırada yeri göğü inleten “devrimci ozanların” piriydi. Her yerde onun plakları vardı, her sol mahfile asılmıştı onun posterleri… Çünkü o, “halk müziğini” başka türlü söylüyordu. Türkü havalandırıyordu amenna ama çok özgün bir telden çalıp söylüyordu onları. (Âşık Veysel onun için, “Köylüyü şeherliye sevdiren adam!” demişti.)
Herkes onun gibi türkü söylemek istiyordu. Önce sese şöyle kalın bir ton verecek, dudaklarını büzecek ve bağlama eşliğinde ağızdan çıkan kelimeleri birer mermi yapıp “egemen sınıfların” kalbine saplamak üzere dışarı salacaktı! Köy türküleri, en az köylülük kadar kutsaldı o yıllarda. Çoğu “devrimcinin” evinde, duvarda bir bağlama asılıydı. Bağlamaya bir çift el örmesi, renkli köylü çorabı, tezgâhta dokunmuş rengârenk bir heybe, başka bir duvarda asılı bir kilim; eve sığsa bir karasaban, bir pulluk, bir kağnı, bir de öküz eksikti. Akrabadan Şaban’ın -ki memurdu Şaban ve evinde çok kitap olduğu için her fırsatta ona gidiyordum-, ilk defa onun posterini evinde görmüştüm. Kucağında sazı vardı; poster siyah beyazdı. Ruhi Su sanki az biraz sert bakıyordu ama çocuk idrakimle yüzünden bana yansıyan o kederli, derin hüznü sanki o anda fark etmiştim ve o bakış bir daha da aklımdan çıkmamıştı.
*
Darbe oldu. Devrim düşü toz buz oldu. Şimdi elde kalan hüzündü.
Belki de Ruhi Su’ya tekrar dört elle sarılmamızın sebebi o hüzne duyduğumuz hüzündü. Sanki daha çok hüzünlensek, ölen bütün arkadaşlarımız mezardan çıkacak, dağa giden arkadaşlarımız geri gelecekti. Sanki daha çok sesini yükseltsek Ruhi Su’nun, Bakkal Hüseyin gibileri çevremizde çoğalsa, o ses kaybettiklerimizi geri getirecekti.
Belki de bu beklentiyle her sabah okuduğumuz gazeteyi eve getirir getirmez, “devlet Ruhi Su’ya pasaport verdi” haberini aradı önce gözlerimiz. Sanki devlet, Ruhi Su’nun şahsında bir dönemi ölüm döşeğinde bile bile bekletiyordu. Pasaport vermemekle hepimizden bir kez daha intikam alıyordu.
*
Vaktiyle televizyona çıkmıştı ama o yıllarda şehrimize henüz televizyon gelmemişti. Dolayısıyla onun yüzü, Şaban’ın evinde gördüğüm posterdeki, şimdi de kaset kapaklarındaki yüzüydü benim için. Muhayyilemde o yüz; geniş ve açık alnı, gür ve genellikle arkaya doğru taranmış kır saçları, kalın, koyu renkli, biçimli kaşları ve altındaki anlamlı, dik bakan gözleri, keskin burun yapısı, bıyıksız yüz hatlarındaki oturmuş çizgileri, çektiği acılara ve hapis yıllarına rağmen eğilmeyen, dirençli, ciddi, kolay kolay ödün vermeyen ancak türkü söylerken yumuşayan, hafızalarda Anadolu toprağının ağırlığını ve asaletini taşıyan anıtsal bir portre olarak yer etmiştir.
*
“Bu dünyada yiyip içtiklerimin, gezip tozduklarımın, görüp işittiklerimin, dokunduklarımın, anladıklarımın hiçbiri beni bahtiyar etmedi türküler kadar,” diyordu hepimize.
1942 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı’nın “Şan Opera” bölümünü bitirmişti. Aynı sene Ankara Devlet Operası’nda işe başlamıştı. Birçok opera klasiğinde solistlik yapmış, bulduğu her fırsatta Anadolu’yu gezerek türkü derlemişti. Radyo, o yılların en popüler kültür aktarma aracıydı. O da radyonun bir sanatçısı, durmadan türkülerini götürüyor memleketin dört bir yanına. Türküleri operaya yaklaştırmıştı. Bu yüzden Avrupalılar da sevdi onu; Almanya, Hollanda, İsveç ve Bulgaristan’da festivallere davet edildi. Amerika’dan, Fransa’ya, oradan Arjantin’e kadar birçok yabancı ülkenin radyolarında plakları çalındı.
Halkla, onun türküleriyle fazla haşır neşir olunca, o yıllarda yoluna komünizmin çıkması mukadderat… Daha sonra, aynı davadan hapis yattığı sevgilisiyle, daha fazla görüşebilsin diye hapishanede evlendiği Sıdıka Hanım’la ağır işkenceye maruz kaldı ve ardından ağır hapis cezalarına çarptırıldı; beş yıl hapis yattıktan sonra Anadolu’nun ücra köşelerinde iki yıl da sürgün hayatı yaşadı.
*
Çıktıktan sonra artık her şey yasaktı ona. Radyoda veya devlet işlerinde çalışması da engellenmişti. İşsizdi. Lanetliydi. Bütün resmi kapılar yüzüne kapanmıştı. O sırada Yapı Kredi Bankasının kurucusu Kazım Taşkent, onu derleme yapsın diye “Müzik ve Arşiv Uzmanı” olarak işe aldı.
Aziz Nesin “Birlikte Yaşadıklarım, Birlikte Öldüklerim” kitabında o günleri şöyle anlatır:
“Fransa’dan davet gelmişti. Belki pasaport verirlerdi, belki vermezlerdi. Ama gitmeye teşebbüs bile etmedi. Gitseydi, bana göre, sesini dünyaya duyurabilir, ünü yayılardı. Ama gitmedi. Niçin? Çünkü işinden olacak diye korkuyordu, ki o işinden ayda bin lira eline geçiyor, bunun da beş yüz lirasını ev kirasına veriyordu. Ölesiye sıkıntı çekmişti, ölesiye yarınından güvensizdi ki, Paris’e giderse işinden çıkarılır da bu küçücük aylığı da elinden alınır diye korkuyordu. Karısı Sıdıka büyük yiğitlikle, ‘Git Ruhi, git, ünlen, bizi hiç düşünme! Gözün arkada kalmasın. Biz burada nasıl olsa bir çaresini buluruz...’ deyip duruyordu. Bütün dostları gitmesi için üsteliyordu. Hiçbirimiz sözümüzü geçiremedik. Gitmedi. Çok uzun sürmedi. Aradan birkaç ay geçmedi ki, Yapı Kredi Bankası onu işten çıkardı.”
Ruhi Su, o sırada sinema filmlerine de müzik yapıyordu arada bir. O günlerde gösterime giren Duygu Sağıroğlu’nun "Bitmeyen Yol" filminde Aşık Serdari’nin şu ünlü sözlerinin de geçtiği türküsünü seslendirmişti:
"Serdari halimiz böyle n'olacak / Kısa çöp uzundan hakkın alacak."
Meşhur köşe yazarı Bedii Faik durur mu? 17 Aralık 1965 tarihli Dünya gazetesinde "Uyanınız"ve "Kulaklara Kurşun Gibi Akan Ses" başlıklı iki yazı yazdı. Halkı isyana davet eden Ruhi Su’yu ve bankayı hedef gösteriyordu. Banka baskılara daha fazla direnemedi, o zamana kadar muazzam bir arşivi bankaya kazandırmış olan Ruhi Su’nun işine son verdi.
Geçinebilmek için sazını aldı; gece kulüplerinde, halka açık gazinolarda türkü söylemeye başladı. Şehirden şehre turnelere çıktı. Bir tek türkü söylerken birileri konuşursa asabileşirdi; bunun dışında çok kibar bir adam olduğunu yazar dostu Aziz Nesin.
Aziz Nesin, aynı kitapta şöyle bir hikâye anlatır.
Bir gün konser vereceği yere gitmek üzere Yalova’ya giden vapura binmiş, torbasının içindeki sazını yanına bırakmış. Kendisi de kanepeye oturmak için paltosunu çıkarıyormuş. O sırada şişman, kürklü bir kadın gelip sazının üstüne oturmuş; ağırlığının altında kalan saz çat diye kırılmış. Bu hadiseyi arkadaşı Aziz Nesin’e anlatırken, “Kadına çok kızdım, ağır konuştum, sövdüm adeta,” demiş. Aziz Nesin, sazını kıran kadına söylediği o ağır sözü çok merak eder. Kadına ne dediğini sorar ama o sadece “Çok ağır bir söz söyledim,” der, bir türlü “o ağır sözü” söylemez. Çok ısrar edince söylemek zorunda kalır. Meğer, üstüne oturarak sazını kırmış olan kadına, “Gördünüz mü hanımefendi yaptığınız marifeti, içine ettiniz,” demiş.
Ruhi Su kendisi anlatmış Aziz Nesin’e. Yedek Subay Okulunda öğrenciyken bir gün toplu olarak arkadaşlarıyla marş söylüyorlarmış. Başlarındaki çavuş, sesini beğendiği Ruhi Su’yu çağırıp “Sen nasıl söylüyorsun öyle?” diye sormuş. Ruhi Su da ses perdesinin sorulduğunu sanarak “Bas...” demiş. Çavuş öteki öğrencilere dönüp emir vermiş:
“Bundan sonra hepiniz bu arkadaşınız gibi bas söyleyeceksiniz!”
En yakın arkadaşlarından, Sivas yangınında yakılmış şair Metin Altıok’un, elinde adeta büyüdüğü kızı Zeynep Altıok, Ruhi ağabeyini anlattığı bir yazısında; Ruhi Su’nun Ankara’ya her gelişinde evlerinde kaldığını, şair babasının da “dünyanın en büyük baslarından biri benim terliklerimi giydi” diye gururlandığını anlatır.
Ruhi Su’nun TRT’den uzak kaldığı yıllar... Zeynep Altıok, o yıllara dair başka bir hikaye anlatır. Bir gün bir TRT yapımcısı onu programa çıkarmak için evlerinde dil dökmeye başlar.
“Efendim, her yer kilim olacakmış. Duvarlar da dahil. Kenarda ayran bakracı, yanında samanlar. Ruhi ağabey için ortada bir tabure. Yerlerde darılar. Etrafta tavuklar koşacakmış sonra. Ruhi ağabey çalacakmış sazını ‘dımbır dımbır’! Hiç kimseleri kıramayan, hep kibar ve çelebi Ruhi ağabey uzun süre sessizce dinleyip sonunda dayanamamış; adamın sözünü kesip her zamanki yumuşak ve sakin sesiyle 'Tavuklar olmasın canım!' demişti.”
Aziz Nesin’in anlattığına göre sanatı uğruna onun kadar özveri gösteren başka bir sanatçı zor bulunur. Türkü söyleyebilsin diye de sesi için yaşayan birisiydi. Sesi bozulmasın diye kendini pek çok şeyden mahrum bırakmıştı. Bir keşiş, bir çilekeş derviş, bir “târik-i dünya” gibi yaşadı. Hayatı boyunca rakı, şarap, bira ve benzeri müskirattan uzak durdu. Hatta çay da, kahve de içmedi, soğuk su da... Arada bir, çocuklar için “paşa çayı” denilen açık ve ılık çay ya da ıhlamur içtiği olurdu. Sigara içmediği gibi, yoğun sigara dumanlı yerlerde oturmadı.
*
Vanlı olduğunu söylemişlerdi. Hemşeri sayılırdık o halde.
Birkaç sene sonra, 1992 yılında Yalçın Küçük’ün “Aydın Üzerine Tezler” kitabının beşinci cildi yayımlandı. O kitapta, o zamana kadar Ruhi Su’nun bile hiçbir yerde anlatmadığı bir gerçekle bizi yüz yüze bıraktı Yalçın Küçük.
Yazdığına göre Ruhi Su; Vanlı, anasız babasız, bir yetim yurdunda büyütülerek oradan askeri mektebe gönderilmiş bir Ermeni ailenin çocuğuydu.
Yalçın Küçük’ün yazısının epigrafı, Halide Edip Adıvar’ın “Türkün Ateşle İmtihanı” kitabından alınma, “Vaktiyle öldürülen Ermenilerin çocukları bazı Türk yetimevlerine götürülmüş, Müslüman ve Türk olarak kaydedilmişlerdi,” sözüdür.
Yalçın Küçük, elinin altındaki ansiklopedilere bakar; hiçbir ansiklopedide anne ve babasının kimliği yok. Bütün ansiklopedilerde sadece 1922 yılında Adana’da doğduğu yazılıdır, o kadar. Sadece “Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi”nde 1912’de Van’da doğduğu, çok küçük yaşlarda anne ve babasını kaybettiği, çocukluğunun Çukurova ve Toroslarda geçtiği yazılıdır.
Buradan yola çıkarak Küçük, anne ve babasının 1915 felaketinde yok oldukları sonucuna varır. Bir zabit onu alıp Adana’ya götürmüş olmalı. Çok aradığı halde Ruhi Su’nun nüfus cüzdanının ilk sayfasına ulaşamaz. Şöyle bir hipotez kurar Küçük:
“Eğer Ruhi Su’nun annesi ile babası Van’da öldürülmüş Ermeni ise nüfus cüzdanında babasının adının ‘Abdullah’ olarak yazılması gerekiyor. Zira yeniçeriliğin başladığı tarihten itibaren, sonradan Müslüman olarak yetiştirilen, annesi babası bilinmeyen gayrimüslimlerin çocuklarına yeni kimlik verildiğinde, baba adı olarak ‘ilk Müslüman’ın’ babasının adını vermek Osmanlıda gelenektir.”
Nüfus cüzdanını bulamaz ancak 1952 tevkifatının iddianamesinde Ruhi Su’nun kimlik bilgileri, “...Devlet Opera sanatçısı, 328 Van doğumlu, Abdullah’tan olma, Huri’den doğma Mehmet Ruhi Su,” olarak geçtiğini görür. Nüfus memuru, üç yaşındaki yetime bir isim ararken “Mehmet”, baba adı olarak “Abdullah”, anne adı olarak “Huri”yi uygun görmüş demek.
Yalçın Küçük’ün yazısı şu satırlarla bitiyor:
“Ruhi’nin dünyaya Ermeni bir anne ve babanın çocuğu olarak gelmesi ve anne ve babasının 1915 yılında Van'da öldürülmesi ya da göçürülmesi çok yüksek bir ihtimaldir; (...) insanların kökeni konusunda ise hiçbir yargı taşımıyorum. Benim için Ruhi’nin Ermeni olarak dünyaya gelmiş olmasında hiçbir sakınca yoktur; sadece anne ve babasını çok küçükken kaybetmiş olmasına üzülebiliyorum.”
Yalçın Küçük’ün bu iddiasını 2012 yılında Sabah gazetesinde hatırlatan Hasan Bülent Kahraman’a gönderdiği bir cevapta Ruhi Su’nun oğlu Ilgın Ruhi Su, “Babamın 1912'de Van’da doğması, öksüzler yurdundan gelmesi, bugüne kadar hiçbir akrabasının çıkmaması düşünüldüğünde Ermeni olma ihtimali hayli yüksektir,” dedi.
*
Okuduğumuz gazetede, hep dört gözle beklediğimiz haber nihayet bir gün çıktı:
“Devlet, Ruhi Su’ya pasaport verdi.”
Ama bu haber gazetede çıktığında, Ruhi Su’nun artık uçağa binemeyecek hale geldiği haberi de ertesi gün çıktı aynı gazetede.
20 Eylül 1985 günü ise başka bir haber duyuldu her yerde:
“Ruhi Su öldü!”
On binlerce insan o gün Şişli Camii’ne aktı. Gazetecilerin fotoğraf çekmesi yasaklandı. Hava kurşun gibi ağırdı. Cenaze Zincirlikuyu’ya doğru yola çıkarken, “Ruhi’ler ölmez” sloganı duyuldu. Polis saldırdı. 163 kişi gözaltına alındı. Aralarındaki devlet memurları daha sonra işten atıldı.
*
O gün Bakkal Hüseyin dükkanını açmadı.
Ertesi gün bazı arkadaşlarımız sınıfta yoktu.
Cenazeden alınarak Gayrettepe’ye götürülmüşlerdi.
*
Sahi, hiç damgalanmamış, Ruhi Su’nun o tertemiz pasaportu nerededir şimdi?