Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya İstanbul olmadan Sait Faik…

        Balzac için Paris, Charles Dickens için Londra, Dostoyevski için Petersburg, James Joyce için Dublin, Kafka için Prag neyse, Sait Faik için de İstanbul odur.

        “Paris bir felaket anında yerle yeksan olsa, Balzac’ın romanlarına bakıp onu yeniden inşa etmek mümkün,” derler.

        Sanayi Devrimi dönemi Londra’sının sisli, kirli, tezatlarla dolu, vahşi ve acımasız atmosferini; yetimhanelerini, batakhanelerini, insan etini pazarlayan kerhanelerini, frengiyi ve şehri saran bütün bu illetlerin içinde debelendikten sonra, bambaşka bir insan olarak tekrar kendi hayatınıza dönmek istiyorsanız, Dickens’ın romanları orada…

        REKLAM

        Petersburg’un yer üstü zaten malumunuz; peki ya yer altı, şehrin o kasvetli sokakları, köprüleri ve yara bere içindeki ruhu? Bu şehrin insan psikolojisindeki kederli izlerini Dostoyevski kadar güçlü anlatabilen başka bir yazar, edebiyat alemine bir daha gelmedi galiba.

        Ya Dublin’i buruşturup bir insanın şehrin sokaklarındaki on yedi saat süren bilinçaltı seyahatine sıkıştırmış olan James Joyce’a ne demeli?

        Yazdığı her şeyde, “Ama Prag yakamı bırakmıyor!” diye feryat eden Kafka’ya?

        İşte bütün bu büyük kurgu ustaları gibi, yaşadığı kısacık hayatı boyunca İstanbul’dan “yakasını kurtaramayan” yazarlardan biriydi bizden Sait Faik… İstanbul olmasaydı eğer, muhtemelen Sait Faik eline kalemi alıp hiç yazmaz; ömrünü sessiz sedasız bir balıkçı olarak geçirir veya kendi deyimiyle “kahveci” olurdu. Belki de deniz kenarındaki sessiz kahvesinde oraya gelen çeşit çeşit insanlara bakıp, hikayelerini merak eder, onlarla sabahtan akşama kadar yarenlik eden bir kayıp insan…

        REKLAM

        Sait Faik için hayat; “Balık tutmak, kahvede oturmak, yanında çok sevdiği köpeği, insan tanımak, Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada içmek, hikâye yazmak, velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan bütün gün avare gezmek” demekti İstanbul’da.

        “Memursanız evrak, muharrirseniz mevzu, işçi iseniz tarak, işsizseniz park” olan İstanbul sokaklarında…

        *

        Sait Faik deyince akla İstanbul, İstanbul deyince akla Sait Faik gelir. Şehrin her saklı köşesi, her işlek caddesi, her tenha sokağı; her tahta sandalyeli kır kahvesi, her kayığı, mavnası, köprüsü, kulesi, parkı bahçesi onun hikayelerinde birer kahramandır. Onun pusulasında kıble hep bu şehri gösterir.

        REKLAM

        O bu şehrin saraylarını, ihtişamlı yalılarını, zaman kadar eski tarihini, Fatih’in zorlaya zorlaya ancak bir gedik açabildiği kadim surlarını anlatmaz uzun uzun; onun için şehir demek elinde süpürge, sokağın kendisine kalan kısmını sakız çiğneyerek süpüren başı çatkılı kadınların yarenlik ettiği aşağı mahalleler; berberler, terziler, balıkçılar, kahveciler, ekmek derdinde küçük insanlar, simitçiler, gazozcular, mısırcılar, şerbetçiler, boyacı çocuklar ve kısacık ömürlerini denize adamış balıkçılar demektir. Kurbağalıdere'den kalkan bir sandalda kürek çekene de Köprüaltı'ndaki bir dükkânda sana balık ekmek uzatana da kendi adası Burgaz’ın ıssız bir patikasında, Kalpazankaya’ya giderken “hişt hişt” sesini çıkaran mahlukata da aynı “merhametle” yaklaşırdı. Hepsinde aradığı “insan sıcaklığı”ydı. İstanbul, onun onulmaz kederini, kesif hüznünü örten bir yorgan, yalnızlığını paylaştığı tek dostuydu. “Güneşi derisini yakar. Havası göğsünü okşar. Suyu bacaklarını yalar,”dı. Zaman zaman sinirlenip “Alemdağ’da Var Bir Yılan” hikayesinde yaptığı gibi, “Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde… Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle,” diye sitem ettiği halde, bu şehrin kaosunu da sevmiş; o kaostan bile bir güzellik devşirip aynı hikâyede “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diyerek İstanbul’un kalbine sonsuz bir “merhamet” aşılamıştır.

        REKLAM

        Sait Faik’i İstanbul’dan ayırmak, denizi suyundan ayırmaya kalkışmak gibidir. Çünkü İstanbul onun için sadece bir mekân değil, yazma eyleminin ta kendisidir. Şehir onun kaleminde can bulurken, o da ölümsüzlüğü bu şehrin sokaklarında bulmuştur. Bu yüzden ne zaman İstanbul’un üstüne bir sis çökse ya da adalardan bir vapur kalksa, kulaklarımıza Sait Faik’in o içten, biricik, suçsuz, hepimizden çok daha az günaha batmış insancıl sesi gelir.

        *

        Sirozdu. “Fransa’ya gidersen oradaki doktorlar yakalandığın illete bir çare bulabilirler,” demişlerdi ona. Döviz lazımdı. O zamanlar döviz yasaktı; lazım olduğunda devlet sana -uygun görürse eğer- bir miktar veriyordu. O sırada, kendisi gibi hikâyeci olan Samet Ağaoğlu, Başbakan Menderes’in yardımcısıydı. Ona bir mektup yazdı, 1500 frank vermelerini rica etti. Dostu “Hay hay,” dedi, para hazırdı. Pasaport almak için ilgili daireye gitti. Başından geçenleri daha sonra “Yeditepe” dergisinde, “Yazıcılığın Yirminci Senesinde” başlığıyla yazdı.

        REKLAM

        Yirmi senedir yazı yazıyordu ama pasaport polisi onu tanımak zorunda değildi. Formu doldururken sıra meslek hanesine gelir; memur mesleğini sorar, o da biraz çekinerek ama gururla “Yazarım,” der. Memur tipine bakar, ince eleyip sık dokur, kuşkuya düşer. Onun için yazar demek, gazetelerde köşe yazıları yazan gazeteci demektir. “Bu kılıksız herif de kendine yazar sanıyor,” diye düşünmüş olmalı ki “Buraya yazar diye yazmam için, yazar olduğunu ispatlayan bir vesika getirmen lazım,” der. Savunmaya geçer, memura izah etmeye çalışır; “Efendim, birkaç hikâye kitabım var,” diyecek olur. Memur sert bir ifadeyle, “Kitap mitap vesika değildir,” der; ille de damgalı, mühürlü resmi belge getirmesi elzemdir…

        REKLAM

        Kös kös oradan ayrılır; nereden bir vesika temin edebileceğini düşünürken, derken aklına yazılarının, hikâyelerinin sık sık yayımlandığı bir dergi gelir. Oraya gider; utana sıkıla, devlete vermek için dergilerinde yazı yazan bir yazar olduğunu ispatlayan bir vesika vermelerini ister yerin dibine girerek. Kendi deyimiyle, “Şu Sait Faik denilen bay, bize tanesi beş liraya hikâye, on liraya röportaj yapar. Enayinin biridir, tasdik ederiz,” diye yazılı bir vesika olsa yeterdi ama o vesikayı da vermezler. “Biz kâğıt veremeyiz; isterlerse o daireden telefon edip sorsunlar, şifahen söyleriz,” derler. Hiçbir şey diyemez; alır “garip başını”, çıkar oradan, gider Gülhane Parkı’na.

        REKLAM

        Orada aklına gelir. Meğer bir zamanlar bir kurula üyeymiş ama aidatlarını ödeyememiş; ona bir mektup yazmışlar, “Ödemediği aidatları öderse, üyeliği şerefle devam ettirecekler,” diye. O da annesinden utanarak parayı alıp aidatlarını ödemişti. Madem borcunu ödemişti, cemiyet de seve seve “yazar” olduğunu ispatlayan vesikayı hemen eline tutuştururdu. Gider cemiyete; aidatlarını ödediğine dair makbuzu bulup getirmeden böyle bir vesika veremeyeceklerini söylerler. Eve gider, altını üstüne getirir, makbuzu bulup götürür. Yine de bir eksiklik görürler. Bir türlü elleri varıp yazar olduğuna dair o kağıdı vermezler; oradan da umutsuzca ayrılır.

        REKLAM

        Tekrar pasaport memuruna gider, resmi evrak yoktur. Verdikleri pasaportta meslek hanesine “yok” diye yazarlar. Türkçesi pek zoruna gitmez ama kâğıdın bir de Fransızca kısmı vardır. Oraya da “Sans profession” (Mesleksiz) diye yazarlar ki işte bu olmaz; kan beynine sıçrar, oradaki herkese basar kalayı ama nafile... Evrakını imzalar, pasaportunu beklemeye başlar.

        Bir süre bekler, pasaport yok. Devlet kuşkulanmıştır ondan! “Ya herif Paris’e gidip dönmezse? Değil mi efendim, geçmişten beri bu Türk münevverleri buldukları ilk fırsatta bilhassa Paris’e kapağı atıp, oradan memlekete aleyhine ‘muzır neşriyata’ başlamıyorlar mı? Bu, muharrirliğini bile ispatlamaktan aciz ‘sözde muharririn’ de böyle yapmayacağı ne malum? Baştan işi sıkı tutmak lazım!”

        REKLAM

        Bir süre daha bekler. Sonra birisi, meşhur köşe yazarı Bedii Faik’e gitmesini söyler ona; onun emniyette tanıdıkları çoktur, o söylerse kırmazlar, verirler pasaportunu.

        *

        Birkaç sene sonra kuracağı “Dünya” gazetesinin sahibi, meşhur köşe yazarı Bedii Faik de kendisi gibi adada oturuyor. O gün üzerinde kırıklık olduğu için gazeteye gitmemiş, evindedir. Dışarıda pis bir yağmur yağıyor. Öğlene doğru eşi girer odaya:

        “Kalkman lazım; gözleri cam gibi parlayan, belki de sahiden cam olan çizmeli bir adam geldi, ille de seni görecek. Darılma ama üzerinden şarıl şarıl sular akarken buralara getiremem, salonda oturuyor. Senin oraya gitmen lazım,” der.

        REKLAM

        Bedii Bey yataktan çıkar, salona gider. Onu bekleyen “cam gözlü” adam Sait Faik’tir. Lastik çizmelerinden sular akıyor hâlâ zengin Bedii Bey’in güzelim halısına... Bedii Bey’in üzerinde ropteşambırı var, Sait Faik onu bu kılıkta görünce mahcubiyeti, çekingenliği kat kat artar.

        “Seni rahatsız ettim ama bağışla beni, mecbur kalmasaydım gelmezdim,” dedikten sonra içini döker: “Paris’e gitmek istiyorum ama bana pasaport vermiyorlar.”

        Bedii Bey merakla neden vermediklerini sorar:

        REKLAM

        “Bir sebep gösteriyorlar mı?”

        “Hayır, hiçbir şey söylemiyorlar. 'Bekleyin' diyorlar o kadar, bekliyorum. Arkadaşlar, sizin emniyette tanıdıklarınız olduğunu söylediler; 'Sen ona git,' dediler, ben de bunun üzerine sana geldim.”

        Nedense Bedii Faik’in içinden ona yardım etme isteği uyanır:

        “Sen şimdi git, kimseye bir şey söyleme. Ben yarın gazeteye gideceğim, ne gerekiyorsa yaparım,” der.

        Teşekkür eder Sait Faik. Tam çıkacakken, “Ulan bir ara vazgeçsem mi acaba diye düşünmedim değil ama sonra Paris’e gitmezsem patlarmışım gibi bir duyguya kapılıp bu duruma geldim işte,” der ve evden çıkar.

        REKLAM

        O çıkar çıkmaz Bedii Faik, Emniyet Dördüncü Şube Müdürü Muzaffer Erman’ı arar. Müdür, “Hemen inceleyeceğim, yarın sabah gazetede size bilgi veririm,” der.

        Ertesi gün öğlene doğru gazetede Bedii Faik’e bir komiserin geldiği haber verilir. Tıknaz, sevimli bir komiser nefes nefese içeri girer:

        “Efendim, müdürümün selamları var. Oğlunuz sanırım pasaport istemiş; şimdi sizden bir kefalet senedi imzalamanızı rica ediyoruz. Evrakı tamamlar tamamlamaz da pasaportu takdim edeceğim,” der.

        REKLAM

        Bedii Bey bir ara “oğlunuz” lafını düzeltmeyi geçirir aklından ama kendini tutar ve komiserin getirdiği evraka bakar. Komiser evrakta, Bedii Faik’in ana baba adından başlayarak, “Oğlu: Sait… Baba adı: Faik… Gideceği ülke: Fransa” diyerek formu doldurmuştur ve “Lütfen şurayı imzalayın,” der. İmzaladığı yerin üstüne bakar Bedii Bey; “kefil olan” yazıyor ve ibarenin altına da “babası” diye eklemiştir komiser.

        (Bedii Faik, “Matbuat, Basın Deeeerken... Medya”, Üçüncü Cilt, s. 114-117, Doğan Kitap)

        REKLAM

        Bedii Faik, 1921 doğumludur; Sait Faik ise 1906... O gün Bedii Faik, devletin resmi evrakında kendisinden 15 yaş büyük “Sait Faik” adında bir oğul sahibi olur!

        Sait Faik’in yazdığına göre, Bedii Faik’in araya girmesiyle aldığı pasaportun meslek hanesinde “yazar” ibaresi yoktur. Ancak o sırada Emniyet Üçüncü Şube Müdürü olan ve daha sonra “Ekonomi Sözlüğü”, “Felsefe Sözlüğü” ve “İnanç Sözlüğü” dahil olmak üzere birçok sözlük, roman ve hikâyeye yazacak olan Orhan Hançerlioğlu olayı farklı aktarır. Hançerlioğlu, Sait Faik’in ölümünden sonra, Haziran 1954'te “Mavi” dergisinde yayımlanan yazısında hadiseyi kendi açısından şöyle anlatır:

        REKLAM

        “O zaman Emniyet 3. Şube Müdürüydüm... İnzibat Komisyonu toplantısında bulunduğum bir gün kapı polisi içeri girerek, birinin beni görmek için direndiğini söyledi. Dışarı çıktım, Sait’le karşılaştım. Pasaport işlemini yaptırırken memurların kendisine işini sorduklarını, muharrir olduğunu söylediği halde bu sözüne inanmayarak bunu ispat edecek bir belge istediklerini anlattı. Çok kızgındı. Kendisini, Şube Müdürü Muzaffer Erman’ın odasına götürdüm, arkadaşım Muzaffer’le tanıştırdım. Muzaffer, onu tanımaktan büyük şeref duyduğunu söyledi, gereken işlemin yapılması için hemen emir verdi. Hatta, ‘Sait’e de muharrir denmezse kime denir?’ diye şakalaştık… Sait’in pasaportuna da o gazetede bildirildiği gibi ‘işsiz’ değil, ‘muharrir’ yazıldı.”

        REKLAM

        Sahi o pasaport şimdi nerede?

        Bir edebiyat tarihçisi bulup işin gerçeğini açıklığa kavuştursa ne iyi olur!

        *

        Bedii Faik’in “Dönmezse onun yerine beni alırsınız,” diyerek memlekete döneceğine kefil olduğu Sait Faik, meslek hanesi “muamma” olan pasaportunu aldıktan sonra 29 Ocak 1951'de Paris’e gider. Bir süre orada aylak aylak dolaşır. Hem ağır tedavi şartlarından (biyopsi için karaciğerinden parça alınması fikrinden) korktuğu hem de çok sevdiği İstanbul’dan uzakta ölme endişesine kapıldığı için bir türlü doktora gitmeye cesaret edemez. Olsun, ahir ömründe bir kez daha Paris’i görmüştür ya; beş gün sonra gerisingeri memlekete döner.

        REKLAM

        Bedii Faik’e teşekkür etmeye gider. Beş gün bile olsa Paris’te sıkıldığını, İstanbul’u çok özlediğini; meyhanelerinin, kahvehanelerinin, vapurlarının burnunda tüttüğünü, en çok da Burgazada’yı özlediğini söyler. Bedii, “oğlu” odadan çıkınca Emniyet Müdürü Muzaffer Erman’ı arar. Muzaffer Bey, “Oğlunuzun döndüğünü biliyoruz, dosyası bende!” diyerek güler.

        Hikâyenin devamını da yurt dışına çıkmak için kendisine 1500 frank döviz temin eden dönemin Başbakan Yardımcısı ve yakın arkadaşı Samet Ağaoğlu, yazarın ölümü üzerine “Varlık” dergisinin Ağustos 1954 sayısında şöyle anlatır.

        REKLAM

        Ağaoğlu’na göre, ne yazık ki Sait Faik de “seng-i musallada” kadri bilinenlerdendir:

        “Bir gün Sait Faik’in beni görmek istediğini söylediler. ‘Galiba henüz Paris’e gitmedi,’ dedim. İçeri girdi, kendisini bir koltuğa bıraktı. Yorgun gözüküyordu. Yüzüme bakmadan ‘Samet,’ diye başladı, ‘Gittim, o canım Paris’i göreceğim diye. Titreyen kalbimin tayyareden iner inmez garip bir lakaydi ile, hatta pişmanlıkla dolduğunu hissettim. Büyük şehri yirmi dört saat dolaştım. Her taraf bana tatsız geldi. Anladım ki ne Paris benim bıraktığım şehirdir ne ben o zamanki Sait Faik’im. Daha fazla duramadım, yine tayyareye atladım ve geldim.’ Sesi her zamankinden daha kısıktı. Cebinden bir avuç Fransız frangı çıkararak sordu: ‘Dövizleri getirdim, nereye iade edeceğim?’”

        REKLAM

        *

        İşte devletin, “Gider de bir daha dönmezse; Paris’e kazık çakıp oradan muzır neşriyat yaymak suretiyle devletimizin temeline dinamit koyacak yıkıcı, komünist faaliyetlerin içine girerse,” diyerek, pasaportu -o da torpille- verinceye kadar anasından emdiği sütü burnundan getirdiği Sait Faik’in, İstanbul’dan beş gün bile olsa ayrı kalması aslında imkânsızmış meğer. Çünkü o, adımlarını attığı her sokakta, balıkçıların ağlarında ve adanın rüzgârında nefes bulan; İstanbul’u sevmeden bir insanı sevmeyi bile eksik sayan kalbiyle bu şehre ayrılmaz bir bağla bağlanmış bir “fakir-i pür-taksir”di.

        REKLAM

        *

        İstanbulsuz bir Sait Faik’i devlet nasıl aklına getirmişti sahiden? Oysa Burgazada’nın çakıl taşlarından Galata’nın külhanbeyi kahvelerine kadar bu şehrin her köşesinde onun silinmez adımlarının izi vardı. Pasaport vermemek için öne sürülen o “gidip gelmeme korkusu”, bir adamın yüreğindeki memleket ve insan sevgisini hiç anlayamamış bürokrasinin soğuk bir kuruntusuymuş meğer.

        Sait Faik, Paris’e gidip de ne yapacaktı; orada hangi balıkçıyla yarenlik edecek, hangi martının çığlığında hikâye devşirecekti? Devletin “geri dönmez” diye korktuğu o yazar; İstanbul’un deniz kokusundan beş gün bile uzak kalsa boğulacağını bilen, bu şehre kök salmış bir edebiyat coğrafyasıydı.

        REKLAM

        Çünkü dünya edebiyatında bazı yazarlar şehirleriyle öylesine özdeşleşirler ki şehri yazardan, yazarı şehirden koparmaya kalkışmak, süt bebesini anasından ayırmaya kalkışmak gibidir. Nasıl ki Balzacsız bir Paris, Dostoyevskisiz bir Petersburg akla gelmezse, İstanbulsuz bir Sait Faik asla düşünülemez; çünkü şehir, o istese de onun yakasını bırakmayacak kadar onunla özdeştir.