Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Kemal Tahir, Kâmil Bey'i neden harcadı?

        Gece uyumadan önce, Fethi Naci'nin “Yüzyılın 100 Türk Romanı” adlı hacimli kitabından Kemal Tahir bölümünü açtım; bir süre önce okuduğum “Esir Şehrin İnsanları” romanına dair eleştiri yazısını, bilmem kaçıncı defa tekrar okudum. (Kederle, Naci'nin ölümüyle birlikte, bu memlekette edebiyat eleştirmenliği de öldü diye düşündüm.)

        Kitabı kapatırken, bu yazının fikri yavaş yavaş oluşmaya başladı kafamda. Yatakta bir süre debelendim, yazacağım yazıyı oturtacağım bağlamı düşündüm. Çoğu zaman yaptığım gibi birkaç açılış cümlesi kurdum kafamda. Derken fikri tam olgunlaştırmadan uyumuşum; uyku aleminde, uyumadan önce uğraştığım şeylere dair hiçbir şeye rastlamadım.

        REKLAM

        Sabah uyandım. Her zaman yaptığım gibi memlekette olup bitenlere dair malumat almak üzere telefonuma uzandım. Sanal alemde gezinirken, “10Haber”de Şelale Kadak'ın “İzmir'de olağanüstü bir Nazım Hikmet Sergisi var, kaçırmayın” başlıklı yazısı çıktı karşıma. Okumaya başladım:

        “Büyük şair Nazım Hikmet'in bugüne kadar görülmemiş fotoğrafları, şiirlerini yazdığı daktilosu, çalışma odası, nadir kitaplar, nadir film ve görüntülerden oluşan, tam 2 bin 125 metrekare ve 15 salona yayılan olağanüstü bir sergi ‘Romantika.’ Serginin ismi ve bu ismin İzmir bağlantısı ise çok çarpıcı.”

        REKLAM

        “Romantika” kelimesi zınk diye durdurdu beni. Dün gece yatakta bu kelime ne çok dolanmıştı beynimde! Fethi Naci'nin yazısında geçiyordu ve asıl yazmak istediğim yazı, bu kelimeden yola çıkarak oluşmuştu kafamda.

        Ne desem... Edebiyat tanrısının yoluma çıkardığı rastlantısal bir mucize miydi bu, yoksa yolunu kaybetmiş iyi niyetli her çaresiz muharririn imdadına her zaman görünmez bir el yetişir miydi, bilemiyorum; ama o an, bu yazı aniden ete kemiğe büründü.

        Yataktan çıktım, bilgisayarı açtım ve yazmaya başladım.

        REKLAM

        *

        Bilenler bilir, Kadak’ın yazsında da var, Fethi Naci de teyit ediyor; Nazım Hikmet'in kendi adıyla yazdığı ender romanlardan biri olan, daha çok otobiyografik bir malzemeyle yoğrulmuş “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” için düşündüğü ilk isim “Romantikler”dir.

        Şeytana pabucu ters giydirecek kadar zeki, oyunbaz yazarların kurmaca metinleri arasına yerleştirdikleri gerçek hayat hikâyelerinin, göndermelerin, şakaların, gizli selamların, bilmecelerin tümünü çözsek; edebiyatın aslında bir şifreler bütünü olduğu, yazarın asıl metnini bu şifreleri çözebilecek birkaç zeki okur için yazdığı ortaya çıkacak; böylece hepimiz sıradan birer okur olmaktan sıyrılıp yazarın gizli suç ortakları haline geleceğiz.

        REKLAM

        Kemal Tahir'in “Esir Şehrin İnsanları” romanını ve roman hakkında yazılan birçok yazıyı, özellikle de Fethi Naci'nin yazısını okuduktan sonra vardım bu kanıya ben de.

        Anlatayım.

        *

        Bu konuda naçizane ben de Fethi Naci’yle hemfikirim; Kemal Tahir’in külliyatı içinde şaheseri bana göre de “Esir Şehrin İnsanları”dır. (Naci, “bu romanın birinci baskısı” diyor.)

        Tolstoy yapmamışsa bile artık onun malı haline gelmiş o harikulade tespitle, “Tüm muhteşem hikayeler, ya bir insanın bir yolculuğa çıkması, ya da şehre bir yabancının gelmesiyle başlıyor”sa eğer, Tahir’in kahramanı Kâmil Bey’in de sekiz yıldan beri bulunduğu Avrupa’dan memlekete dönmesiyle başlıyor hikayesi.

        REKLAM

        Kâmil Bey, karısı Nermin ve küçük kızları Ayşe bir gemidedir.

        “Abdülhamit’in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’nın tek çocuğu, genç yaşında çok büyük bir mirasa konmuş, buna dayanarak her şeyde -aile reisliğinde bile- gerçek amatör sporcu ölçüleriyle onurlu yaşamış, tutumlulukta, eli açıklıkta, ataklıkta, ihtiyatkârlıkta, gururlulukta, alçakgönüllülükte, hatta sevgide, düşmanlıkta amatör sporcu doğruluğuyla davranmış, hangi zor altında bulunursa bulunsun bu ölçüyü bozmayacağına güveni” tam olan Kamil Bey ve ailesinin bulunduğu geminin deposu Bolşeviklere götürülecek silahlarla dolu ve Barselona’dan kalkalı on beş gün olmuş. “Mari Galant” adlı yaşlı şilep Marmara’ya girdiğinde, “Önü sıra sürüklediği kurşuni bulutlarla ufuktaki dağları silerek Ege Denizi’ne ağlamaklı bir şubat akşamı iniyordu.” İstanbul’un “Küçük Ayasofya’dan Etyemez’e kadar bütün mahalleleri yangınlar silip süpürmüş, yanmayan ahşap ev yığınlarını da uzun savaş yılları, onarımsızlıktan kağşatıp çökertmişti. Büyük camilerin kubbeleriyle minareleri bile sanki artık kagir katılıklarını taşımıyor, pamuk balyası yığınları gibi insana yumuşaklık duygusu veriyorlardı.”

        REKLAM

        Şilep Ahırkapı fenerini dolaşıp Karaköy limanına girerken, “Nermin ile Ayşe özenle giyinmiş olarak güverteye” çıkarlar. Boğaz’ı dolduran yabancı zırhlıların ürperticiliğine rağmen, “Oh canım İstanbul!” diye sevinirler. (s.10-19)

        O sırada İstanbul ağır bir esaret altındadır.

        *

        Burada bir parantez açıp, meramımı daha iyi anlatmak için; eski siyasi abilerimizin yapmaktan çok hoşlandıkları bir “saptama”, eski solcu jargonla bir “belirleme”, şimdilerde Apocuların dilinden düşmeyen deyimle bir “çözümleme” yaparak yolumuza öyle devam edelim istiyorum.

        REKLAM

        Bizde devletin dışında sivil toplumun doldurduğu “özerk alanlar” gelişmediği için her şeyi “devletten bekliyoruz”; daha doğrusu ondan bunu beklememizi devlet öğretmiş bize. Bir haksızlık, grizu patlaması, çevre felaketi ya da devletin yaptığı vahim bir hukuki yanlış ortaya çıktığında; buna önce sendikalar, güçlü sivil toplum teşkilatları, bağımsız medya ve alanında uzman odalar karşı çıkacağına -ki bunu yapan toplumlar gücü ve itirazı tabana yaymış toplumlardır- gözlerimiz o örgütlenmiş yapılardan önce aydınları arar. Çünkü bize göre aydınlar; “kurtarıcı” ve “her yanlışı düzeltmekle yükümlü rehber” olma misyonu olan kimselerdir. (Bazıları da bu işi şimdilerde, “sanatçı” dedikleri manken, komedyen, stendabçı, dizi oyuncusu, aktör, şarkıcı ve türkücülerden bekliyor uzun bir süreden beri.) Bizden başka hiçbir medeni memlekette aydınlara “toplumu sıfırdan inşa etmek” ya da her kurumsal hatayı tek başına “düzeltmek”, “halka örnek olmak” gibi ağır ve mutlak bir sorumluluk verilmemiş. Meselelerini haletmiş toplumlarda bu görev gelişmiş kurumlar, sivil toplum ve hukuk sistemi tarafından paylaşılıp yürütülür.

        REKLAM

        Sözünü ettiğim mesele bugünün meselesi de değil ayrıca. “Bilgiyle aydınlanmış ve donanmış kişi” demek olan “münevver”, sonradan da “aydın” kavramını kullanmaya başladığımız günden beri bu böyle.

        Kapa parantez.

        *

        “Esir Şehrin İnsanları”ndan, zengin bir paşa çocuğu olan Kâmil Bey, esaret altındaki İstanbul’a geldiğinde aklında düşmanla savaşarak “memleketi kurtarmak” gibi bir fikir yoktur henüz. Haksızlık karşısında bilinçlenerek haksızlığa başkaldırmak, öteden beri edebiyatımızda aydın olmanın sorumluluğudur. Kemal Tahir’in de gönlünde “devrimci, memleketsever bir aydın yattığı için”, Avrupa’dan İstanbul’a getirttiği “Galatasaray’ı bitirdikten sonra Sorbonne’da felsefe okumuş, Shakespeare üzerine tetkikler yapmak için uzun seneler Londra’da, resmi ilerletmek fikriyle bir müddet Roma’da bulunmuş, arada mevsimine göre, Mısır’a, Hindistan’a, Çin’e, Kanada’ya, Şimal ve Cenup Amerika’ya gitmiş”, “aristokrat aydın” Kâmil Bey’den “sorumluluk sahibi” dört başı mamur bir aydın yaratacak!

        REKLAM

        Türk edebiyatında işte “zurnanın zırt dediği yer” tam da burasıdır. Kemal Tahir hariç, bu tür siyasal dertlerle uğraşan romancıların tümü bana göre tam bu noktada pusulayı şaşırıyorlar. Kendilerinin de hoşlandığı, ölçülerine uygun bir kahraman yaratayım derken, kahramanı ister istemez kendi fikirleriyle donatıp kendi sözcüsü, prototipi haline getiriyorlar. Aslında konuşan ve hareket eden kahraman değil, yazarın kendisidir. Yazar, adeta kendi fikirlerini henüz olmamış o adama veya kadına yüklemiş, onu oradan oraya koşturup durmuştur; bu yüzden ortaya çıkan figür çoğu zaman karton bir karakter olmaktan öteye gitmez.

        REKLAM

        İşte bu tuzağa düşmeyen tek yazardır bana göre Kemal Tahir, tıpkı büyük Rus romancıları gibi.

        *

        Kâmil Bey önce Bağlarbaşı’nda teyzesinden kalma köşkü onartır ve oraya yerleşir. Hâlâ eskinin o “sorumsuz”, “tatlı su” aydınıdır.

        Bir gün Köprüde, Galatasaray’dan sınıf arkadaşı Ahmet’le karşılaşır ve o andan itibaren hayatı değişir. (Hepimizin hayatında böyle “Ahmetler” vardır; kimisi bizi “ülkücü”, kimisi bizi “komünist”, kimisi bizi “İslamcı” yapmıştır.) Ahmet, Kâmil Bey’i, Anadolu’da süren “milli mücadele”yle tanıştırır. Bundan sonra “esaret altındaki” şehre bu gözle bakar Kâmil Bey. Orada, Anadolu’da kelleyi koltuğa alarak çarpışanlar var; burada, bu şehirde vur patlasın çal oynasın havasında olanlar...

        REKLAM

        (Esaret altındaki şehrin durumunu Kemal Tahir, başka bir romanı olan “Bir Mülkiyet Kalesi”nde şöyle anlatır:

        (İşgalden) “Galip de memnundu, mağlup da... Medenî oluyoruz. Oluyoruz ne demek! Hamdolsun olmuş çıkmıştık bile... Yalnız bir cihet vardı: İçler acısı bir cihet! Cahil tabaka -bunlara ayak takımı deniliyordu- inat ediyor, asra uymak istemiyordu. ‘Yüksek tabaka’ ise işgali ‘medenî oluyoruz’ diye alkışlıyordu. ‘Ayak takımı, karanlıkta, sessiz bir ordu gibi harekete geçmişti. Zafer neşesiyle öküz gibi içen aylıklı işgal ordusundan, gece tek başına gezen kimi görseler, bir çelmede denize yuvarlıyor, sırtına sapladıkları bir bıçakla işini bitiriveriyorlardı. (…) Yüksek tabakayı; padişah efendimizi, fahametlu damadını ve bilhassa Polis Müdürü Arnavut Tahsin ile Divan-ı Harp Reisi Kürt Mustafa Paşa’yı müşkül vaziyete düşürmek için sanki hergeleler söz birliği etmişlerdi.”

        REKLAM

        Romanın 306-307. sayfalarında bunları anlatan Kemal Tahir, yukarıdaki isimlerin geçtiği yere şöyle bir dipnot düşer:

        “Bütün saydıklarımıza emrihak vaki olmamış olsaydı, (Cumhuriyet döneminde) Halk Partisi saflarında ne güzel, birer mükemmel mebus olurlardı. Hem de Türk inkılabını, Türk istiklalini, Türk millî birliğini kanlarıyla, canlarıyla müdafaa etmekle övünerek.

        Dönelim anlattığımız “Esir Şehrin İnsanları” romanına. Orada şunları söylüyor Tahir:

        “Çöküntü devirlerinde iki çeşit insan meydana çıkıyor. Namussuzlarla namuslular... İki tarafta da boğuşma büyük bir şiddetle, açıktan yürüyor. Hele, önce 'vatandaş' sonra 'insan' olunması gereken dehşetli sıralarda faziletle, alçaklığın boğuşması kadar korkunç muharebe yok. Muharebede düşman karşıdadır. Üniformalıdır. Az da olsa, çok olsa da bir zaman sonra önemi kalmaz. Kaçarsın, kovalarsın... Anında ölenler, yaralananlar olur. Ama hep ileriye bakmanın bir rahatlığı vardır. Oysa esir bir şehirde dost kim, düşman kim, bilinmez!” (s.312)

        REKLAM

        Kâmil Bey, hapishanedeki arkadaşı İhsan’ı ziyaret ettikten sonra “mücadeleye” kesin karar verir ve Ahmet’in kendisinden istediği yardımı yapar. Zira Babıali’de gördüğü aydınların tümü sorumluluktan kaçan kimselerdir. “Millete güvenmeyi hiçbir zaman denememiş”, “milletin varlığından haberi olmamış” bütün münevverler gibi “kendilerini yenilmiş sayıyor”, “yerlerinden bir daha kalkmaya cesaret” edemiyorlar. Bu yüzden “çöken imparatorluk münevverlerini de beraber” sürükleyip duruyordu. “Hiçbirinde işe yarar, yol gösterici bir aydınlık yok”tu. Ve “hiçbir memleket, aydınları tarafından bu kadar kancıkça terk edilmemişti.”

        REKLAM

        Bu gerçeğin farkına varan Kâmil Bey’in zihninde birtakım değişmeler başlar. Kâmil Bey her geçen gün ne kadar bilinçlenirse, karısı Nermin o kadar onun gerisinde kalır.

        Derken Anadolu’ya yapılacak bir silah sevkiyatında görev alır ve yakayı ele verir. Hapishaneye düşer. Romanın bundan sonraki bölümü Kâmil Bey’in mahpushane günlerine dairdir. Fethi Naci’nin deyimiyle oradaki hayatına; “davranışına, ruhsal sarsıntılarına, duraksamalarına, kuruntularına, üzüntülerine, her şeye rağmen namuslu kalmasına” dair...

        REKLAM

        Kâmil Bey’i kavgaya kazandırmış olan Ahmet, sorguda çözülür. Bu çözülmenin üzerindeki etkisini, “Ya ben de çözülürsem?” korkusunu iliklerine kadar hisseder Kâmil Bey. Ve karısı Nermin’i düşünür. O Nermin ki dünya yıkılsa süsünde püsünde olan, siyasetle en ufak hiçbir alakası olmayan, gözü eğlencede, aklı oynaşta olan, boş dedikodularla zaman öldüren bir kadındır. Kâmil Bey, karısı Nermin’e karşı “uçsuz bucaksız bir acıma” duyar. Fethi Naci, Kâmil Bey’i tarif ederken, “…duraksamaları, korkuları, ilerleyip gerilemeleri, bocalayıp karara varmaları içinde, yolunu kendi buluyor” diyor. Demeye getiriyor ki; Kâmil Bey'in yazarın istediği hareketleri yapmaya mecbur bırakılan yapay bir karakter olmadığıdır. Bu yüzden Kâmil Bey “bir gerçeğe varıyor” ve bizi de o “gerçeğe” inandırıyor.

        REKLAM

        Fethi Naci, kitabı okuyup bitirdikten sonra, aklına gelen meşhur bir Fransız yazarın şu sözüyle bitiriyor yazısını:

        “Bir kitabı okuyup bitirince sizde ruhça bir yükselme olmuşsa, hiç çekinmeyin; o kitabın büyük bir eser olduğunu söyleyebilirsiniz.”

        El hak doğru söylüyor kefere, “Esir Şehrin İnsanları” insanın ruhunu havalandıran bir roman!

        *

        Fethi Naci, bu yazıyı 1956’da roman yayınlandıktan iki sene sonra, 1958'de yazar. Üç sene sonra, 1961'de Kemal Tahir “Esir Şehir Üçlemesi”nin ikinci kitabı olan “Esir Şehrin Mahpusu”nu, on sene sonra da 1971'de üçlemenin son kitabı olan “Yol Ayrımı”nı yayımlar. Fethi Naci bu iki romanı da okuduktan sonra, 1981 yılının Aralık ayında, 1958 yılında yazdığı ilk yazıya “Esir Şehrin İnsanları Eleştirisine Ek” başlıklı uzun bir bölüm daha yazar.

        REKLAM

        Meğer geçen süre zarfında Kemal Tahir, diğer iki romanın da kahramanı olan Kâmil Bey ile bir hayli hesaplaşmış; karakterini yerleştirdiği o yüksek katlardan indirmiş, ona eski karısının ağzından birtakım “kusurlar” yüklemiş, onunla bir hayli didişerek, belki de ilk ustası, onu “dünyanın üzerine salmış” olan şair arkadaşı Nazım Hikmet ile hesaplaşmanın “aracı” haline getirmiş.

        “Esir Şehrin İnsanları”, Kâmil Bey Bekirağa Bölüğü'nde tam 7 yıl hapse mahkûm edilmiş bir halde, tek başına bir hücredeyken biter. Üçlemenin ikinci romanı olan “Esir Şehrin Mahpusu” ise Kâmil Bey'in Sultanahmet cezaevinde, karısı Nermin Hanım'ı boşamasıyla biter.

        REKLAM

        (Gerçek hayatta Kemal Tahir, astsubay kardeşine “Sabahattin Ali’nin kitaplarını vermek suretiyle orduyu isyana teşvik” suçundan 15 sene ağır hapis cezasına çarptırıldığında, Fatma İrfan ile yeni evlenmişti. Cezası kesinleşinceye kadar Fatma İrfan ona “âşıktır” ama 15 sene hapis hiç hesapta yoktur. Cezayı alır almaz Fatma İrfan, ondan boşanmak için bir dilekçe verir ve “Onunla evlendiğimde komünist olduğunu bilmiyordum” mealinden bir şeyler söyler ve hemen boşanır. “Esir Şehrin Mahpusu”nda durumu tersine çevirir Tahir; dışarıdaki karısından boşanmak isteyen mahpus Kâmil Bey olur. Bana göre romanın kadın kahramanı Nermin, neredeyse birçok özelliğiyle hapishanedeki Kemal Tahir'in “içindeki dalı kıran” Fatma İrfan'dır.)

        REKLAM

        Fethi Naci’nin tespit ettiğine göre Kemal Tahir, “Esir Şehrin İnsanları”ndan 15 sene sonra yayımlanan “Yol Ayrımı”nda eski karısı Nermin Hanım’ı Kâmil Bey hakkında konuşturur ve aniden ilk romanda tanıdığımız o mükemmel insan Kâmil Bey gider, yerine “örneği az bulunur bir bencil” gelir. Nermin Hanım’a göre Kâmil Bey’i, “haklı bir davaya inanmak, bunda direnmek, kazanmak bile güçlü kılmadı.” Kendini “destan kahramanlarının yerine” koydu. (Dikkat, “roman” değil “destan” kahramanı diyor, Nazım Hikmet destan yazarıdır.) “Bir çeşit Allahlık özentisidir bu... İnsanları, insancıl yasalarla yargılamaktan çıkmıştır. Kendilerini kutsal misyon yüklenmiş sayanların zulme varan, orada, rahatça yerleşen bağışlanmazlığı... En korkunç alçaklık...” 1921’de hapishaneye düşünce ne yaptı diye sorar ve kendisi şu cevabı verir: “Bütün namuslu insanların yapmayı ödev bildiğini... Kolayca yaptığını... Aslında, kimi inançlar için tehlikeli boğuşmalara atılmak, evinin gündelik geçimini sağlamaktan daha kolay oluyor. Daha büyük sorumluluk yükleniyor gibi davranıp asıl küçük, gündelik sorumluluklardan kaçmak... Ayşe’nin babasına, 1921’lerde İstanbul şehrinde bize ekmek parası kazanmanın, hapse girmekten çok daha zor geldiğine eminim.” (s.445-446)

        REKLAM

        Ardından Nermin Hanım, Kâmil Bey’e okkalı bir suçlama daha yöneltir: “Bunlar gerçekten romantik yaratıklardır. Gerçek romantikler ne kadar yumuşak, hatta gözü yaşlı görünseler de gerçekten üzülmezler. Çünkü romantik olmak bencil olmaktan gelir bence. Gerçekten üzülebilmek için insanın gerçekçi olması gerekir. Kâmil Bey, kızının ne sağlığıyla ilgilendi ne de okumasıyla.” (s.448) Nermin Hanım, hiçbir zaman Kâmil Bey’i sevmediğini itiraf eder, hatta Kâmil Bey de onu hiç sevmemiştir.

        REKLAM

        Fethi Naci’ye göre, Kemal Tahir’in yaptığı edebiyat tarihinde bir ilktir. Ondan başka hiçbir yazar, yarattığı roman kahramanının kişiliğini sonradan değiştirmemiş, onu küçültmemiş, horlamamış, bunu yapmak için de daha önce yazdıklarını değiştirmemiştir.

        Tezini ispatlamak için de “Esir Şehrin İnsanları”nın ikinci baskısında Kemal Tahir’in yaptığı değişiklikleri bir bir gösterir Naci. Nermin Hanım’ın “Yol Ayrımı”nda söylediği “kızına ve bana ekmek parasını kazanmak mahpusluktan zor gelmişti ona” fikrini ispatlamak için de romanın ikinci baskısında bazı değişiklikler yapmış, birinci baskıda Nermin’i yalanlayan cümleleri ikinci baskıda çıkarmıştır. (Merak ediyorum, bu aralar kitaplarını yeniden yayımlayan KETEBE hangi baskıyı esas aldı acaba?)

        REKLAM

        Kemal Tahir’in yetişmesinde olağanüstü katkısı olan ustası Nazım Hikmet; affedilmelerine yakın bir zamanda, o zamana kadar onu dışarıda beklemiş, en yaygın deyimle saçını süpürge yapmış, çilesini çekmiş, şiirlerini ve yazdığı her şeyi birkaç nüsha haline getirip sağda solda saklamış olan, “kalbimin kızıl saçlı bacısı” dediği eşi Piraye’ye tıpkı Kâmil Bey’in Nermin’e yazdığı mektuba benzer bir mektupla boşanma kararını iletir. Bu karar, Piraye’yi çok iyi tanıyan ve en az Nazım Hikmet kadar üzerinde emeği olan “yengesini” çok seven Kemal Tahir’i çok üzer.

        REKLAM

        Bana sorarsanız, “Esir Şehrin İnsanları”nda Fatma İrfan olan Nermin Hanım, “Yol Ayrımı”nda aniden Piraye’ye dönüşür. “Esir Şehirin İnsanları”nda çokça Kemal Tahir olan Kâmil Bey ise “Yol Ayrımı”nda aniden Nazım Hikmet’e olur ve yazar, bu üçlemesinde, onu yetiştirip “dünyanın üzerine salan” şairle, eski ustasıyla ciddi bir hesaplaşmaya girişir.

        Fethi Naci’ye göre de Kemal Tahir’in “kişiliğini sonradan değiştirdiği” Kâmil Bey, artık Nazım Hikmet’tir.

        REKLAM

        Tezini şöyle savunur: “Yol Ayrımı”nda Nermin Hanım, Kâmil Bey’i suçlarken ısrarla onun “romantikliği” ve “bencilliği” üzerinde durur. Oysa üçlemenin önceki romanlarında Kâmil Bey’in “romantikliğinden” ve “bencilliğinden” eser yoktur. Nermin Hanım’ın sık sık kullandığı “romantik” kelimesine dikkat! Kemal Tahir ecnebi kelimeleri pek sevmez; pekâlâ “romantik” kelimesinin yerine başka bir kelime arayıp bulacak kudrette bir yazardır ama ısrarla “romantik” deyip duruyor.

        REKLAM

        Nazım Hikmet’in, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adıyla yayımlanmış olan otobiyografik romanının gerçek adı Romantiklerdir.

        *

        Bu denemenin sonuna geldiğimde; Nazım Hikmet’in İzmir’de açılan ve Şelale Kadak’ın yazısına konu olan “Romantika” sergisi haberinin, bu konuda yazmak istediğim yazıyla aynı ana rastlamış olması; edebiyat tanrısının, geçmişin o büyük “Romantik” hesaplaşmasını bugünün gerçeğiyle vaftiz eden kusursuz ve şairane hikmetinden başka bir şey olmasa gerek dedim kendi kendime gülümseyerek.

        REKLAM

        Ve yaslandım arkama.