Her milletten insan vatanını çok sever ama derler ki hiçbir millet vatanını Ruslar kadar derinden sevemez.
Öksüz kalmak fenadır; hele “vatan öksüzlüğü” beter fenadır, yaşayanlar bilir.
O zamana kadar hiçbir Rus’un aklına; gün gelecek, vatanlarını bırakıp gurbet yollarına düşecekleri, bir daha geri dönmeyecekleri ve el alem kapılarında hasret çeke çeke her birinin bir “vatan öksüzüne” dönüşeceği hiç gelmemişti.
Felaket aniden geldi üzerlerine.
Kızıl ve Beyaz diye iki gruba ayrılmışlardı, çatıştılar. Çatışmayı Kızıllar kazandı. Beyazlar önce şaşırdı. Kısa bir süre sonra o şaşkınlık yerini ilik donduran bir korkuya bıraktı.
Çar basiretsiz davranmıştı, etrafındakiler hinlik etmişti. Saltanat çürümüştü. Sadece sahtekâr Rasputin’e duydukları inanç bile, o idarenin Kemal Tahir’in deyimiyle “birkaç haydut” tarafından yıkılacağının deliliydi.
Kızılların zaferiyle birlikte Rusya’yı Rusya yapan bütün işe yarar insanlara kısa sürede yol göründü.
*
İlk muhacir kafilesi İstanbul’a doğru vapurlarla yola çıktığında, Dersaadet’in sokaklarında yabancı askerler devriye geziyordu. Gelenlerin üzerinde; rütbeleri sökülmüş üniformalar, ceplerinde artık hiçbir çarşının tanımadığı kâğıt rubleler ve gözlerinde tebaası oldukları koca bir imparatorluğun batışından kalma o donuk dehşet vardı.
Şehre girdiklerinde, İstanbul esaret altındaydı.
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Sahnenin Dışındakiler” romanında “...şehrin manzarası çok değişmişti. Dünyanın her milletinden işgal askerleri, Karadeniz’den gelen vapurların şehre her gün döktüğü Beyaz Ruslar, her cinsten kavim kıyafeti, eski payitahtı bir nevi kadim İskenderiye’ye, ırkların ve medeniyetlerin birbirine karıştığı ve kaynaştığı devirlerin o büyük yol uğrağı şehirlerine” (s.256) dönüştürdüğünü söylerken; Kemal Tahir, “Bir Mülkiyet Kalesi”nde “Dersaadet, birkaç meşhur semtiyle şıp diye Saygon'a benzemişti” (s.305) diyor.
*
Çok geçmedi, hepsi aynı anda dehşetli bir şekilde vatanlarını özlemeye başladılar. Sonradan bir uzvunu kaybeden bir insan, mahrum kaldığı sapasağlam günlerini ilk zamanlar nasıl derin bir sızıyla özlerse; onlar da vatanlarını öyle bir hasretle özlemeye başladılar. Gelenler yalnızca birer sığınmacı değil; çöken bir nizamın, asalaklaşmış bir aristokrasinin İstanbul sokaklarına savrulan enkaza dönmüş artıklarıydı. Bu muhaceret, bir devrin kapandığının ilanıydı.
İstanbul, kendi kıyametine yürürken kuzeyden gelen bu solgun, yorgun ve hırpalanmış insan seliyle tarihsel bir tiyatro sahnesine dönmüştü bir anda.
Kemal Tahir’in, “Hür Şehrin İnsanları” romanının kahramanlarında Beyaz Rus asilzade Tamara, bu şehirde ruhunu kaybetmiş o muhacirlerden biridir. “Vatan öksüzlüğünün” ne demek olduğunu şöyle anlatır Tamara:
“Ben bazen ne düşünürüm bilir misin? Orada olsaydım derim… Bir Kolhoz’da amele olsaydım. Ayağımda yırtık çizmeler… Ama, üzerimde baba Rusya’mın gedik yüzü… Sırtımda onun toprağı… Onun toprağı bana erkekmiş gibi geliyor. Hani sevilen bir erkek… Ona sıkıca dayanırsın... Bizde, küçük derecikler bile, başka yerlerin büyük nehirlerinden büyüktür. Yahut biz öyle zannederiz. Bizim memleket devlerin memleketi… İnsan orada kendisini dev gibi hisseder.” (s.571)
Çünkü onlar için artık ne sığındıkları İstanbul gerçek bir yuva olabiliyordu ne de geride bıraktıkları o devler ülkesi bir daha eski haline dönebilirdi.
*
Peki, Bolşevik İhtilali Ruslara ne, bize ne getirdi dersiniz?
İhtilal, kuzeyin o uçsuz bucaksız coğrafyasında asırlık bir tahtı devirip, asırlardır ayakta kalmış hanedanı yerle yeksan ederken, arkasında hem kendi evlatlarının kanıyla sulanmış yeni bir dünya düzeni hem de sınırların ötesine taşan derin bir keder bıraktı.
Devrim, Ruslara Richter ölçeğiyle dokuz büyüklüğünde bir depremin yapamayacağı köklü bir kırılma, muazzam bir altüst oluş getirdi.
Yüzyıllardır süregelen çarlık ihtişamı, yerini sınıfsız bir dünya vaadinin getirdiği sert ve tavizsiz bir disipline bıraktı. Devrim, geniş halk kitlelerine o zamana kadar dünyanın bilmediği, yaşamadığı yeni bir hayat biçimi, yeni bir kimlik sunarken; eski dünyanın generallerine, aydınlarına ve asilzadelerine ise köksüzlük, vatan hasreti ve bitmek bilmeyen bir muhaceret getirdi. Rus insanı, kendi içinde ikiye bölünmenin, kardeş kavgasının ve ideolojik bir çarkın dişlileri arasında yeniden var olmanın sancısını en ağır şekilde yaşadı. Topraklarından sökülen yüz binlerce “Beyaz Rus” için devrim, ceplerinde değersizleşmiş kâğıt rubleler ve gözlerinde batmakta olan bir imparatorluğun donuk dehşetiyle gurbet yollarına düşmek demekti.
*
O sırada biz de derin bir sarsıntı içindeydik. Tam altı asırdan beri dünyanın dört bir bucağına hükmeden imparatorluğumuz, içten içe çürümüş asırlık bir çınar ağacının devrilmesi gibi çatırdayarak devriliyordu. Biz de ikiye ayrılmıştık. Esaret altındaki İstanbul’da, işgalcileriyle balo tertipleyerek, havaya bakıp ıslık çalarak ayakta kalmaya çalışan bir hükümet ile Ankara’da yüzünü geleceğe çevirmiş, güzel günler hayal ederek işgalcilere mermi sıkan hükümet, aynı zamanda birbirleriyle de çarpışma halindeydiler. Hem iç hem dış savaş bütün cephelerde sürüyordu. Sivastopol’dan kalkan vapurlar, yaklaşık yüz elli bin Rus muhaciri iskelelerimize döktüğünde, ortalık bir hayli dağınıktı.
*
Bolşevik İhtilali Rusya’ya kan, gözyaşı, muhacirlik ve kendi vatanlarında henüz anlam veremedikleri bir yabancılaşmayı getirirken; bize de o zamana kadar hiç bilmediğimiz, bir yığın yenilikle dolu “yeni bir hayat” getirdi.
Devrim, Rus aristokratları için büyük bir felaket olurken, bizim aristokratlarımıza ise vur patlasın çal oynasın, yeni bir hayatın kapılarını araladı.
“Fakat bu eğlenen İstanbul'un yanı başında çok bahtsız, mustarip bir İstanbul daha vardı. Daha harp içinde el değiştirmeye başlayan servet, içtimai hayatın nizamını bozmuş, beş altı sene evvel müreffeh sanılan ve eski payitahtın asıl hayatını yapan bütün bir orta sınıfı harap etmişti. Umumi Harp içinde çıkan yangınlarda evi barkı yananların çoğu, hâlâ medreselerde” barınıyordu. (Tanpınar, “Sahnenin Dışındakiler” s.246)
*
Bir kova dolusu berrak suyun içine bir avuç kök boya atıldığında, kısa bir süre zarfında o kovadaki su nasıl bambaşka bir renk alırsa; Beyaz Ruslar da şehre girer girmez şehrin gündelik hayatını, alışkanlıklarını, eğlence dünyasını, giyim kuşam tarzını, sokaklarının kokusunu ve hatta mutfak kültürünü öyle derinden başka bir renge büründürdüler.
Tanpınar, yukarıda adını andığımız romanında şehirdeki bu muazzam değişimi şöyle anlatır:
“İşgal ordularının şehre döktüğü para, kazanç şekillerini altüst etmiş, refah seviyesi tasavvur edilmeyecek derecede el değiştirmişti. Yabancı kuvvetlerin etrafında onların gündelik ihtiyaçları için hemen bir yığın yeni işler çıkmıştı. Biraz atılgan, cerbezeli yahut değerlere karşı az çok kayıtsız insanlar bu işlere sarılmışlar, kaybedilmesi, kazanılması kadar kolay servetler elde etmişlerdi. Bu kolay servetin etrafında Beyaz Rus akımının çok başka mecralar ve şekiller verdiği büyük bir eğlence hayatı başlamıştı. Beyoğlu’nda bir yığın lokanta, bar, dansing açılmış, ağırbaşlı İstanbul efendilerinin bir vakitler gazetelerini okuyarak, alçak sesle dünya gidişi hakkında bedbinliklerini birbirlerine naklettikleri, sabah kahvesi ve akşam çayı içtikleri İstanbul kahveleri manzaralarını değiştirmişlerdi.
Beyaz Kafkas ceketli, ayağı siyah çizmeli, bol pudra içindeki kumral ve beyaz yüzleri düz çizgili, ince, eski hanımlarımızın kullandığı yemenileri andıran eşarplara sarılmış narin Rus kadınları ve kızları, çoğu prenses, kontes, yahut, yüksek burjuva ailesine mensup olduklarını iddia ediyorlardı -Öyle ki, batan Çarlık gemisinden hemen herkes bir asalet unvanı kurtararak gelmişti denebilir-. Acayip ve çok tehlikeli bir peri kafilesi gibi, bu sakin baş dindirme mabetlerine, bir kısmı sakat, göğüsleri nişanlarla dolu, yine Kafkas ve Kazak kıyafetli erkekleriyle beraber üşüşmüşlerdi. Her büyükçe kahvede tombala oynanıyor, muayyen saatlerde ışıklar kısılıyor, narin endamlı delikanlılar, Kafkas dansları, kadınlar ufak tefek plastik rakslar yapıyorlar, semtleri dolayısıyla daha kapalı, müşterisi daha az yerlere, hiç olmazsa gezici çalgıcılar uğruyorlardı.” (s.247).
“Peri kafilesine benzeyen” bu Rus kadınlarıyla şehir ilk defa tanışıyordu. Refik Halit Karay, “Çete” adlı romanında; birçok zengin aileyi yıkan, birçok insanın uğurlarında malını mülkünü harcadığı, insanların onlar için birbirini vurduğu, intihar ettiği veya evlenip mutlu olduğu bu kadınları şöyle anlatır:
“Fırtınalardan tüyleri örselenmiş, kanatları düşük, mecalsiz bir kuş sürüsü, bir sabah şehrin üstüne indi. Sokaklara dağıldı. Dörder beşer, yorgun argın, fakat canlarını kurtarmış olmaktan sevinçli, aşağı yukarı dolaşıyorlardı. Yabancı bir dilin acayip şivesi de beraber gelmişti. Hemen her gördüklerini beğeniyorlardı. ‘Haraşo!’ Galiba, bu kelime ‘güzel, âlâ!’ manasına geliyordu ve İstanbul halkı da beyaz tenli, pürüzsüz ciltli, boylu poslu Rus kadınlarına bu ismi takmıştı: ‘Haraşo...’ En işkenceli, zalim bir ölümden kurtulanlar için, selamete erince elbette hayat ve hayatın ufak tefek zevklerini sağlamak güzel görünürdü. Bu ruhi haletle beğenilmeyecek şeyleri de, sefaleti ve gurbeti de hoş görüyorlardı.” (s.94).
*
Rusya’dan gelen muhacir kafilesi, şehre varıncaya kadar korkunç badireler atlatmıştı. Çoğu, o sırada ne bulduysa üzerine geçirmiş, varını yoğunu geride bırakmış, sadece canlarını yanlarına alarak kendilerini gemilere atmıştı. Günler süren gemi yolculuğunda bedenlerine günlerce su değmemiş, çoğu sefalet içinde bitlenmişti. Bu yüzden limanda hemen karantinaya alındılar, kadınların saçları kökünden kesildi, saçsız kalan kadınlar başlarına ne buldularsa sarmaya başladılar.
Bunun sonucu olarak kesilen saç ve başa bağlanan gelişigüzel tülbent, İstanbul kadınları arasında kısa süre zarfında moda oldu. Bununla da yetinilmedi; İstanbul’un sosyetik kadınları, bu çaresiz muhacirlerin rengarenk, yırtık pırtık kıyafetlerini hemen taklit ederek omuzları yırtık elbiselerini, günümüzün delik moda blucinleri gibi hemen benimsediler. Rus kadınlarına özenen şehrin zengin semtlerindeki kadınlar çarşafı atarak tesettüre bayrak açmaya başladılar. Bütün bunları da birileri, “milli moda” diye lanse etti. Peçe kalkmış, başlar tıpkı Rus kadınları gibi tülbentle sarılıyordu. Zafer Toprak’ın da dediği gibi, “İstanbul’un üst tabaka kadını Cumhuriyet’in kılık kıyafet ve şapka devrimine Mütareke’den itibaren hazırdı.” Mustafa Kemal’e kalan, erkeklerin kılık kıyafetini düzeltmek olacaktı.
*
İstanbullular, denizi Beyaz Ruslarla keşfetti. Zira memleketimize plaj modasını onlar getirdi. Yüzyıllardır denizle hemhal yaşadığı halde ondan fellik fellik kaçan, siyatiklerini azdırmasın diye evlerinin deniz gören cephelerine pencere açmayan İstanbul ahalisi, birden “Fülüre”ye koşmaya başladı.
Şu andaki “Florya” semtinin gerçek ismi “Fülüre” imiş, ben de yeni öğrendim. İstanbul ahalisi daha önce; tarihi çınarları ve memba sularıyla meşhur bu muhitin ormanlarına gider, halk arasında “makara” adı verilen, tekerleme benzeri dönen seslerle öten “fülüre” kuşunun sarhoş edici güzel sesini dinlerlerdi. Ancak Beyaz Rus dilberlerinin burada yarı çıplak bir halde denize girmeleriyle birlikte ahali; bu kez kuşu, çınarı ve şifalı suları bir tarafa bırakarak o dilberleri seyretmek için buraya hücum etti. Bir süre sonra Rusların dili “Fülüre” demeye dönmediği için buranın adı onların şivesiyle “Florya”ya dönüştü. Böylece Ruslar sayesinde “mahrem” büyük bir darbe yedi; gizli saklı, kaçak göçek durumlar ortadan kalktı. Türk kadınları için de açılma, saçılma devri başladı; deniz hamamlarından çıkıp mayolarıyla plajlara gitmeye başladılar.
Plajlardan sonra, Beyaz Rusların İstanbul’a bir diğer hediyesi de barlardır. Şehrin hovardaları, Galata’nın it bağlasan durmaz, izbe batakhanelerinden, meyhanelerinden barlara terfi etti. Böylece eğlence mekanlarımıza barlar da eklenmiş oldu.
Beyaz Ruslarla birlikte; Tanpınar’ın demesiyle “Beyoğlu büsbütün tanınmaz hale” geldi. Semtin hemen hemen bütün lokanta, konser, bar, kabare ve kumarhanelerinin idaresi onlara geçti. Osmanlı delikanlıları, bu yeni mekanlarda, yeni bir eğlence hayatıyla tanıştı. Esaret altındaki şehirde, bu sayede bir canlılık geldi.
Yanlarına kıymetli eşya, mücevher ve kürk alabilenler önce bunları satarak piyasayı bir süre hareketlendirdi; ancak Ruslar bir süre sonra sıfırı tüketti. Bar, kabare ve kumarhane gibi mekanlarda tutunamayan Rus aristokratları, sırtlarında general üniformalarıyla kapıcılık yapmaya, sokaklarda potin bağı, çiçek ya da kâğıttan yapılmış çocuk oyuncaklarını satmaya başladı. Bir kısmı ise sokaklarda tombala ve rulet kurup serbest kumara daldı. Bu hileli oyunlar sayesinde “safderun İstanbul erkeklerini” söğüşlemeye başladılar. Para kazanmak için her yolu deniyorlardı. Güreşin ata sporumuz olduğunu bildiklerinden, bazı mekanlarda cins-i latif Rus kadınlarını güreştirmeye başladılar. Her gece sülün gibi kızlar sahnede güreşe tutuşuyor, bizim erkekler de aval aval seyredip yollarına para döküyorlardı. “Yemekte salça, kadında kalça” atasözümüzün pabucu dama atıldı; şişman, tombul, kalçalı kadınlar Osman Hamdi’nin tablolarına hapsedilerek Türk erkekleri için yeni ideal kadın; sarışın, mavi gözlü, endamlı Rus kadınları oldu çıktı.
Bu kadınlar birçok ressam için de modellik yapmaya başlayarak bu sanatın gelişimine katkı sundu. Namık İsmail, Çallı İbrahim ve Feyhaman Duran aynı modeli birçok kez resmettiler. Ressamlarımız geleneksel manzaraları terk ederek “nü”lere yöneldi. Bizimkiler çıplak kadınları resmetmeye çalışırken, manzara resmini yapmak gelen Rus ressamlara kaldı. Bir süre sonra bütün mekanları bu tür manzara resimleri donatmaya başladı. Onların sayesinde resim sanatı ahaliye açıldı; böylece güzel sanatlarda İslam kuralları aşılarak laik bir anlayış benimsendi.
Rus dilberleri bir süre sonra büyük aşk skandallarına da sebep oldu. Çoğu zengin erkeğin yuvası yıkıldı, varı yoğu elinden gitti. Birçok aşık morfin ve kokaine alıştı. Bir süre sonra Rus dilberlerine tepki doğdu. 1923’ün başında zengin zevatın birçok eşi bir araya gelerek bir çözüm bulsun diye devlete bir istidayla başvurdu. Hanımlar Rus dilberlerinin memleketten kovulmasını istiyorlardı. Verdikleri dilekçede, bu “illeti” günümüzün deyimiyle “dış güçler” bile bile içimize soktuğu belirtiliyordu. Bu dilberler Türklerin elinde kalan son serveti de yutuyor, bizi cıscıbıldak ortada bırakıyorlardı. Asırlardan beri Moskof gavurunun yapamadığını, birkaç dilber kısa yoldan yapmış, bizi tuşa getirmişlerdi. Derhal, alayı sınır dışı edilmeli!
Tombala oyununu bize Beyaz Ruslar getirdi. Esaret altındaki şehrin köşe bucak her kahvesinde; kolları, göğüsleri açık, güler yüzlü, sarı saçlı, mavi gözlü Rus dilberleri dadanmış, kahveyi ikinci evi bilen Türk erkekleriyle tombala oynamaya başlamıştı. Bu afet-i cihanları karşılarında gören erkekler de kesenin ağzını açarak çoluk çocuğunun rızkını bu oyunla onlara kaptırıyorlardı.
Bu oyun bir süre sonra öylesine tehlikeli bir boyuta ulaştı ki durum, “milli afet” ilan edildi. Üç yüz dört yüz kişi bir araya gelerek “Tombalayla Mücadele Derneği”ni kurdu. Dernek üyeleri İstanbul kahvelerini denetlemeye, Rus dilberlerini tehdit etmeye başladı. Bu İttihatçı metotlar sonuç vermeyince, tombala illetine karşı halkı aydınlatıcı konferanslar verme yoluna gidildi. O da olmayınca “Meşihat” devreye girdi. Camilerde tombalanın zararları üzerine vaazlar verildi ve bir süre sonra ortalık duruldu.
Aynı tombalacı kızlar bu kez garsonluğa yöneldiler. Şehirde peş peşe Rus lokantaları açılmıştı. Bu kızların bir görevi de “yolunacak kazı” tespit edip hesabın kabartılmasına yardımcı olmaktı. Türk lokantaları da onlarla rekabet etmek için kendilerine çekidüzen vermek zorunda kaldı.
İstanbul ahalisine pasta zevkini de Ruslar aşıladı. Peş peşe açtıkları pastanelere seçkin müşteriler akın etmeye başlayınca, muhallebici dükkanlarının müşterileri bir hayli azaldı. Aşıklar, bundan böyle, muhallebicilerde değil pastanelerde buluşmaya başladı. (Zafer Toprak, “Türkiye’de Yeni Hayat-İnkılap ve Travma, 1908-1928”, s.57-68, İş Kültür Yayınları)
*
Bolşevik İhtilali, sadece uçsuz bucaksız Rus coğrafyasının değil, Dersaadet’in de kader çizgisine, dolayısıyla da modernleşme maceramıza da muazzam bir etki yaptı. Bir imparatorluğun çöküşünden kaçan aristokratlar, yüksek rütbeli askerler ve hanımefendiler, sığındıkları bu topraklarda hayatta kalma mücadelesi verirken; muhafazakâr bir toplumun eğlence, moda, sanat ve mutfak kültürünü de geri dönülmez biçimde dönüştürdüler. Tombala salonlarından plajlara, pastane kültüründen resim sanatındaki laikleşmeye kadar uzanan bu çarpıcı etkileşim; asırlardır savaş meydanlarında karşı karşıya gelen iki kadim halkı, tarihin en hüzünlü ve en samimi kültür sentezlerinden birinde buluşturdu. Rus muhacirler ceplerindeki son varlığı, Türk erkekleri ise ellerindeki son serveti bu rüzgârda eritirken, geriye Cumhuriyet’in modernleşme eşiğinde kılık kıyafetten toplumsal yaşama kadar çoktan Batılılaşmış ve Mütareke günlerinin küllerinden doğmaya hazır bir İstanbul bıraktılar.
*
Gelenler, sığındıkları bu topraklara kök salamayacaklarını biliyorlardı; nitekim geldikleri gibi, arkalarında hüzünlü şarkılar, yeni eğlence adetleri ve yıkılmış bir imparatorluğun tortusunu bırakarak birer birer Batı rüzgârlarına kapılıp gittiler. Geriye ise İstanbul’un o çok görmüş geçirmiş hafızasında, kurşuni bir kış mevsiminde rıhtıma yanaşan vapur düdüklerinin acı feryadı kaldı.