Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Yeni bir dilin dünyasına Ömer Seyfettin'le girmek

        Birdenbire oldu benimki.

        Hüznün göğe vurduğu bir güz günü; kuşların bile Kürtçe öttüğü, iki dağ arasında sıkışmış üç haneli bir köyden alıp Türkçe konuşmayanların yaş odunla dövüldüğü bir yatılı mektebe bıraktılar beni. O zamana kadar bildiğim dilin bütün kelimelerinin hükmünü kaybedip yerine hiçbirini bilmediğim, hiçbirine, hiçbir anlam veremediğim başka bir dilin kelimelerinin hükümran olduğu başka bir dünyaya ayak basmıştım.

        Şairden desturla “Her şey birdenbire oldu”, “Birdenbire karardı eski dünyam”, bir süre karanlıkta kaldım; sonra birdenbire “vurdu gün ışığı” çevreme. “Gökyüzü birdenbire” griden maviye döndü. Birdenbire yepyeni bir hafıza tomurcuklanmaya başladı içimde; “yollar, kırlar, kediler, insanlar” birdenbire başka bir anlama büründü.

        REKLAM

        Kürtçenin dünyasından çıkıp Türkçenin dünyasına girmem birdenbire oldu.

        İlk zamanlar ağzımdan çıkan her yabancı kelime, dilime batan bir kıymık gibi yaktı canımı. Yemekhanede, hamamda, yatakhanede, terzide, berberde yankılanan bu yeni sesler korosu, kulaklarımda uğuldayan bir rüzgârdı sanki. Hocalar, hademeler, aşçılar, çaycılar, terzi, berber, çamaşırcı kadınlar hep birlikte aynı dilde konuşuyor, aynı şakalara gülüyor, aynı kurallarla hizaya geliyordu; bense kendi içimdeki o üç haneli köyün sessizliğine sığınmış, dünyayı sessiz bir film gibi şaşkın şaşkın seyrediyordum.

        Günden güne, dayımın anlattığı tüm masallar, annemin ninnileri, dağların arkasında bıraktığım anadilimin kelimelerinden oluşmuş o güvenli kale; geceleri yavaş yavaş yıkılıp, yattığım ranzanın o soğuk, gri demirlerine çarpıp un ufak oluyordu. Usul usul bir dilin dünyasından çıkıp, yeni bir dilin dünyasına giriyordum. Bir yanım gittikçe öksüzleşiyor, diğer yanım ise kâinatı yeni keşfeden bir çocuk kâşifin büyülenmiş şaşkınlığını yaşıyordu. Yeni dilimin yeni kelimelerine aşina olup teker teker onları dağarcığıma özenle yerleştirirken, çevreye ve dış dünyaya karşı yeni bir zırhla kuşandığımın farkına varıyordum.

        REKLAM

        Dilimden sürgün olmuş, başka bir dilin dünyasına ayak basmıştım.

        Yeni dilimin dünyasında kendimi kelebek avcısına benzer bir kelime avcısı olarak görmeye başladım kısa bir süre sonra. Yabancı kelimelerden müteşekkil bir ormanda bir patika belirmişti önümde. Yavaş yavaş sınırlarımın dışına taşıyordum. Akranlarımdan çok önce söktüm okuma yazmayı.

        Onlardan önce yan yana getirip anlamlı cümleler kurmaya başladım yeni dilimin yeni kelimeleriyle.

        *

        “Akşam erken iniyor”du o kasvetli mektebe.

        Yemekten sonra, mektebin yüksek duvarlarının dışına çıkmamak şartıyla avluda bir iki saat dolaşmak, gürültü yapmak, şakalaşmak, birbirimizle didişmek serbestti. Sonra zil çalar, etüt için tekrar sınıflara doluşurduk. Yatmadan önce o bir saat çoğunlukla okumayla geçiyordu. Hocanın uygun gördüğü bir hikâyeyi sınıfta birisi yüksek sesle okur, sonra hep birlikte ondan payımıza düşen hisse üzerine hoca bize sorular sorar, ana fikrini, verdiği dersi hülasa eder; bizi yeni dilimizin yeni dünyasında yeni yolculuklara çıkarmak için uğraşıp dururdu.

        REKLAM

        O hikâyeleri, en erken okumayı öğrenen talebelerden birisi olduğumdan genellikle ben okurdum sınıfta yüksek sesle onları. Bir akşam hoca bir kitaptan bir hikâye koydu önüme: “Oku,” dedi, “yüksek sesle.”

        Okumaya başladım. Ömer Seyfettin’in “Kaşağı” adlı hikayesiydi bu.

        *

        Hikâyenin anlatıcısı Ömer, kardeşi Hasan’la birlikte babalarına ait bir çiftlikte yaşıyorlar. Çiftlikte o kadar çok at var ki, çocuklar sabahtan akşama kadar atlarla ilgileniyor, onlara ait her şeyi merak ediyorlar. Ömer bir gün, ahırdaki atları tımar etmek için kullanılan kaşağıyı alır. Aleti nasıl kullanacağını henüz bilmediğinden kurcalarken kırar onu. Babasının çok kızacağını düşünür ve korkar. Suçu kabullenip babasına gerçeği anlatmak yerine, kaşağıyı kardeşi Hasan’ın kırdığını söyler. Baba hemen inanır buna ve Hasan’ı ağır bir şekilde cezalandırır. Ve asıl felaket bundan sonra başlar. Söylediği yalandan dolayı anlatıcı yavaş yavaş vicdan azabı çekmeye başlar. İç sıkıntısı arttıkça babasına gerçeği söylemek ister fakat gittikçe büyüyen korkusundan ve gururundan bir türlü kaşağıyı kendisinin kırdığını söyleyemez.

        REKLAM

        Bu arada kardeşi Hasan, onulmaz bir hastalığa yakalanır; bir süre illete kafa tutar ama kısa bir süre sonra hastalığa yenilip ölür. Ömer’in yalanı, işte tam bu noktada geri dönülmez bir hal alır. Artık kardeşine gerçeği söyleyip ondan özür dileme şansı kalmamıştır. Hasan’ın ölümünden sonra Ömer, yaptığı kötülüğün ağırlığı altında ezilir, hep o vicdan azabıyla yaşar.

        *

        Yüksek sesle, çok az tekleyerek okuduğum hikâyenin sonuna ne zaman geldim bilmiyorum. Hikâyeyi dinleyen arkadaşlarımın büyük çoğunluğu, henüz yeni dillerine pek vakıf olamadıklarından fazla üzülmemişti anlaşılan ama hikâye beni can evimden vurmuştu.

        REKLAM

        Dilini henüz tam olarak sökemediğim bu yeni dünya, bana kapılarını kuralları ya da grameriyle değil; insanlığın en ortak ve en çıplak duygusu olan “suçluluk” ve “pişmanlık” üzerinden açmıştı.

        O zamana kadar Kürtçe sözlü masal ve hikâye dünyasında büyümüştüm. Dayım, meşhur bir “çîrokbêj”, yani masal anlatıcısıydı. Köyün biraz dışında kalan evimize her geldiğinde, bilhassa karlı kış gecelerinde akşam yemeğinden sonra ev ahalisine mutlaka bir masal, hikâye veya yaşanmış ilginç bir macera anlatırdı. O uzun karlı kış gecelerini, dayımın o anlatıları kısaltırdı. Ben de yanına oturur, ağzından çıkan her kelimeyi hafızama nakşeder, hayran hayran onu dinler; büyüyünce onun gibi bir “anlatıcı” olmanın hayalini kurardım.

        REKLAM

        Çok değil, kısa bir süre sonra sözünü ettiğim o kasvetli mektebe gelince, etütten sonra çekildiğimiz yatakhanenin ışıkları söner sönmez, dayımdan öğrendiğim o hikâyelerden, masallardan birisini, güzel güzel uyusunlar; benim gibi o hayal aleminde masal kahramanlarıyla birlikte muhteşem yolculuklara çıksınlar diye mutlaka anlatırdım arkadaşlarıma. Nöbetçi öğretmen, bazen koğuş kapısına kulağını dayar, içerdekilere yasak olan Kürtçeyle masal anlatan herifi suçüstü yakalardı... Neyse, konumuz o çocuğun o masallar yüzünden başına gelenler değil. Bütün bu anlattıklarım, henüz yeni dilimin dünyasına girmediğim ilk günlere ait hatıralar...

        REKLAM

        Ama işte o etüt sırasında hocanın yüksek sesle okuttuğu “Kaşağı” adlı o yazılı hikâye, hiçbir yönüyle benzemiyordu dayımın anlattığı sözlü hikayelere. Dayımın hikayelerinde, masallarında kahramanlar çok merhametliydi. Bu yeni dünyanın yeni diliyle okuduğum hikaye ise kafama inen sert bir cisimdi sanki. Şimdi düşünüyorum da o hikâyeden sonra içimde kalan en baskın his; büyük bir suçluluk, kesif bir çaresizlik ve derin bir hüzündü. Ağır bir duygusal yük binmişti sanki sırtıma.

        Galiba Ömer’in yalanı yüzünden Hasan’ın ceza alması, o zaman henüz adlandıramadığım “empati” denilen yeteneği tetiklemişti içimde. O zamana kadar hiç tereddüt etmeden söylediğim bütün küçük yalanlar üşüşmüştü beynime. “Acaba benim yüzümden başkalarının başına kötü bir şey gelir mi?” korkusu yerleşti içime. (Daha sonra, aynı koğuşta anlattığım masallardan dolayı nöbetçi öğretmen suçluyu bulamayınca herkesi sıra dayağına çekmekle tehdit ettiğinde; korka korka, “Ben anlatıyordum öğretmenim,” deyip çıktım meydana.)

        REKLAM

        Galiba ölümün geri dönülmez bir gerçek olduğunu, o hikâyeyi okuduktan sonra daha iyi kavramaya başladım. Hasan ansızın hastalanıp ölmüştü; Ömer ondan af dilemeye fırsat bulmadan yazar hikâyeyi bitirmişti. Ölüm karşısında insanın çaresizliğiydi bu işte. Yoksa benim babam da tıpkı Hasan’ın babası gibi gerçeği ortaya çıkarmadan mı karar veriyordu bizler hakkında? Gerçeği iyice araştırmadan karar vermek, bir babaya olan güvenin zedelenmesine yol açmaz mıydı?

        Yedi erkek kardeşin en küçüğüydüm. Bütün ağabeylerim şimdiye kadar bana çok iyi davranmışlardı. Hiçbir ağabeyim Hasan gibi yapmaz; beni, o hikâyeden sonra sorgulamaya başladığım babamın o güven vermeyen adaletiyle baş başa bırakmazdı.

        REKLAM

        O günden itibaren aklıma bu hikâye geldikçe, en derinimde baş gösteren “keşke” diye bir duygunun ağırlığını uzun bir süre atamadım üzerimden. Kaşağı denilen -ki o sırada bu kelimenin anlamını dahi bilmiyordum- küçük bir nesne kırılmış, onunla birlikte bir çocuğun masumiyeti de paramparça olmuştu. Çocuk, kısa bir süre başını derde sokacak küçük bir korkudan kurtulmak için bir yalan söylemişti. Ama yalanın sonucu, tahmininden çok daha büyüktü. Yazar küçük bir yalanın nasıl bir vicdan azabına dönüştüğünü anlatıyordu bu hikâyede bize.

        Hikâyenin trajedisi şuradaydı:

        Hasan’ın cezalandırılmasıyla başlayan şey, Hasan’ın ölümüyle bitmiyor; asıl ceza anlatıcının içinde başlıyordu. Vicdan çoğu zaman yargıçtır; eline adaletin sopasını aldığında, kendisine nasıl bir ceza vereceğini bir o bilir.

        REKLAM

        Kuşkusuz bu fikirler, benim bugünkü fikirlerimdir. O gece o hikâyeyi okuduktan sonra hissettiklerimi anlatmak galiba bugün mümkün değil. Benim için bugün önemli olan, o hikâyeyi o gece yüksek sesle arkadaşlarıma okuduktan sonra hissettiklerimi bugün anlatmak değil zaten. Bugün anlatmak istediğim şey; yeni öğrendiğim bu dilimle okuduğum o hikâyenin yazarının, o gün okuduğum günümüz edebiyat dilinin kurucu babası olmasıdır.

        *

        1908'den hemen sonra Selanik'te Ali Canip, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp bir araya geldi. Gökalp’ın yazdığı “yeni hayat”ın gereği olarak “yeni lisan” hareketini başlatmadan önce, Osmanlıcayı kullanan münevverana, hareketin lideri Ömer Seyfettin “Enderuncu” diyordu. Ona göre behemehal bu eski dil bir kenara bırakılmalı, Tanpınar’ın deyimiyle “unutulmuş ecdat diline dönüş” yapılmalıydı. Çıkardıkları “Genç Kalemler”dergisinde yazdıkları yazılarda, “ecdat dilinin” yaygınlaşması ilkelerini ortaya koyuyor ve bunun yöntemlerini ilan ediyorlardı. Onlara göre “her millet kendi lisanında yaşar” ve “lisan vatan kadar mukaddes” bir şeydi. Vatanda düşmanların yaşamalarını nasıl istemiyorsak, lisanımızda da Türkçe olmayan ecnebi kelimeleri ve ecnebi kaidelerini istememeliyiz.

        REKLAM

        Ömer Seyfettin’e göre o zamana kadar şairler ve edipler, Türk adı altında bir millet olduğunu, Türkçe diye canlı bir dilin var olduğunu akıllarına bile getirmemişlerdi. Edebiyata Arapça ve Acemce karışımı Enderun dili egemendi. Tarihte kendini bu hale sokmuş başka bir millet yoktu. Bu da başımıza büyük bir felaket getirmişti; bütün bu facialardan sonra millet şimdi titreyip kendine geliyor, Türkler de “biz varız” diyordu. Bir milleti var eden temel şey de o milletin dili ve edebiyatıdır. Halk şimdi Enderun edebiyatını ve Enderun dilini istemiyordu. Osmanlıda okuryazarlığın düşük olmasının sebebi de bu dildi. Halk, kitap dilini kendi dili olarak görmediği için ona yaklaşmak istememişti.

        REKLAM

        Ömer Seyfettin, 1911'de Selanik'te başlayan “Yeni Lisan Hareketi”nin hem fikir babası hem de en güçlü uygulayıcısıydı. Türkçenin sadeleşmesi ve bugünkü haline kavuşmasında, buna bağlı olarak “Milli Edebiyat”ın doğumunda onun rolü büyüktü; hatta bu işin öncüsüydü.

        Onun yaptığı, dilde bir devrimdir. Ömer Seyfettin’e kadar gelen bir edebi dil, bir de Ömer Seyfettin’den sonra başlayan bir edebi dil vardır. Yeni Lisan hareketi, Ömer Seyfettin’in yakın arkadaşı Ali Canip Yöntem’e yazdığı meşhur mektupla resmiyet kazandı. Ömer Seyfettin mektubunda şu tarihi çağrıyı yaptı:

        “Gelin, dilde ve edebiyatta bir ihtilal yapalım. Arapça ve Farsça kuralları, tamlamaları bir kenara atıp kendi dilimizle, yani Türkçe ile yazalım.”

        REKLAM

        Şüphesiz ondan önce de konuşma diline yakın yazı yazan muharrirler vardı ancak Ömer Seyfettin’den sonra arı bir Türkçeyle ifade etmek, metin yazmak muntazam bir hal aldı. Ömer Seyfettin’den önce Divan edebiyatının kuralları yazıya egemendi. Ömer Seyfettin’le birlikte yeni yazı dili halkın dili oldu, Türkçeye Türkçe dil bilgisi egemen oldu. Ziya Gökalp, Diyarbekir’de çıkardığı “Küçük Mecmua”da onun bu muazzam başarısını şöyle anlattı:

        “Yeni lisan cereyanı dallanarak Türkçülük, halka doğruculuk, milli kültür hareketlerinin doğmasına sebep oldu. İşte bütün bu fikri cereyanın başlangıcı, Ömer Seyfettin’in saf, masum ruhunda feveran eden sârî, müstevli bir iman sıtmasıydı.”

        REKLAM

        Ömer Seyfettin’in öncülüğündeki “Genç Kalemler”, “yeni hayatın” sözcüsüydü. Bu dergi etrafında bir araya gelen Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ile Ali Canip’ye göre, “ulus-devlete” giden yol dilden geçiyordu.

        Yeni lisan, genç yazarlar ve şairler arasında kısa sürede tuttu. Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif gibi devrin otorite muharrirleri, kullandıkları yeni “ecdat dili” yüzünden önce bu gençleri alaya aldılar. Ancak onlara rağmen cereyan alıp başını gitti. “Genç Kalemler”in davası kısa süre zarfında edebiyat aleminde kabul gördü. Reşat Nuri, Falih Rıfkı, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Halit Fahri, Enis Behiç, Faruk Nafiz gibi genç muharrirler, yeni lisanı hemen benimsediler; İstanbul’da konuşulan Türkçe, “yeni lisanın” esasını teşkil etmeye başladı. Genç yazarlar “halka doğru” gitmişlerdi. Ali Canip’e göre onlar halkın diline karşı gitmemişler, halkın dilini değerlendirerek yeni bir edebiyat dili yaratmışlardı. (Zafer Toprak, “Türkiye’de Yeni Hayat-İnkılap ve Travma-1908-1928”, s. 8-18, İş Kültür Yayınları)

        REKLAM

        *

        Peki, ilkokula başladığım sene hayatıma giren “yeni dilimin” ilk yazılı hikâyesinin yazarı, “yeni lisanın” hem teorisyeni hem de uygulayıcısı olan Ömer Seyfettin kimdi?

        1884 yılında Balıkesir’in Gönen ilçesinde dünyaya gelmişti. Babası Kafkas göçmeni alaylı bir subaydı, annesi ise Ankaralı bir topçu kaymakamının kızıydı. Babası, “bir bakışından ödümüz kopardı” dediği, Türkçe okuduğum ilk hikâye olan “Kaşağı”dakine benzer sert ve disiplinli bir askerdi. Annesi ise oldukça dindar biri olup, “İlk Namaz” ve “Ant” hikâyelerinde anlattığı gibi ona ilk dini eğitimi aşılamış bir kadındı. Çocukluğu, babasının görevi nedeniyle Gönen, İnebolu ve Ayancık'ta geçti. Daha sonra İstanbul’a taşındılar. Küçük yaştan itibaren askeri disiplinin içinde büyüdü.

        REKLAM

        Eyüp Askerî Baytar Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra Edirne Askerî İdadisi’ne geçti. Edebiyata ve şiire olan aşırı ilgisi nedeniyle okuldaki arkadaşları ona “Deli, Şair Ömer” lakabı taktı. İstanbul’daki Mekteb-i Harbiye-i Şahane yıllarında Balkanlar’daki ayrılıkçı isyanlar patlak verince, okulundan erken mezun edilerek teğmen rütbesiyle cepheye sevk edildi.

        Ömer Seyfettin’in hayatındaki en büyük fikri kırılma, subay olarak görev yaptığı İzmir, Kuşadası ve ardından gönderildiği Balkan sınır boylarında gerçekleşti.

        Ruh dünyası imparatorluğun yıkılış acılarıyla şekillendi. Bu dönemde yaşadığı kimlik sorgulamaları, onu Osmanlıcılık fikrinden kesin bir Türkçülük, milliyetçilik ve ülkücülük anlayışına sürükledi. Askerlikten istifa etti, kendini tamamen edebiyata vermek için Selanik’e yerleşti.

        REKLAM

        Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle yeniden orduya çağrıldı. Yanya Kalesi savunmasında Yunan ordusuna esir düştü. Yaklaşık bir yıl süren esaret hayatında bile okumaya ve hikaye yazmaya devam etti.

        Esaret dönüşü İstanbul’a yerleşti ve hayatında kısa ve mutsuz bir evlilik dönemi başladı, bir kızı oldu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, savaşın ve yalnızlığın ortasında Kabataş Sultanisi’nde edebiyat öğretmenliği yapıyordu.

        Şu sözler onundur:

        “Yanya Kalesi’nde bir seneden ziyade esirlik... İstanbul’a döndüğümde karşılaştığım zorluklar... İşte dört senedir bu felaketli harp... Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken kim edebiyatla uğraşabilir? Ama ben uğraştım.”

        REKLAM

        Hayatının son aylarında ağır şeker hastalığına yakalandı ancak dönemin tıp yetersizliği nedeniyle kendisine sadece “eklem romatizması” teşhisi konulabildi. Yalnızlık ve acılar içinde geçen son günlerinin ardından 6 Mart 1920'de vefat etti.

        Henüz 36 yaşındaydı.

        *

        Ömer Seyfettin, hiçbir dönemde benim yazarım olmadı. Onu ilk okuduğum andan itibaren, damağımda bıraktığı tat, hep paslı demir tadına benzer bir şey oldu, soğuk ve itici… Bana Türkçeyi sevdiren o değil, Sait Faik’tir. Yine de o kasvetli mektebin gri ranzalarında, henüz kelimelerine bile vakıf olamadığım yabancı bir dilin dünyasına fırlatıldığımda hissettiğim o ilk sarsıntı; aslında bireysel yabancılaşmamdan koca bir milletin uyanışına uzanan tarihsel bir köprüydü benim için. Dilini henüz tam sökemediğim o yeni dünyada, kalbime “Kaşağı” ile batan o ilk “suçluluk” kıymığı, zamanla beni can evimden vuran yabancı bir ses olmaktan çıkıp, anadilimin sınırlarını çizen bir zırha dönüştü içimde. O gece yatakhanede arkadaşlarıma yasak bir dille masallar anlatan o çocuk ruhum ile Selanik sokaklarında “Gelin, dilde ihtilal yapalım!” diye haykıran Ömer Seyfettin, benim dünyamda aynı sancılı toprağın çocuklarıydı. Kendi içimdeki o üç haneli köyün sessizliğinden çıkıp yeni bir dilin evrenini keşfetme serüvenim; dilde sadeliğin, edebiyatta millileşmenin ve kendi kimliğime dönmenin de hikâyesiydi aslında.

        REKLAM

        İşte bu yüzden, o gün o kasvetli mektepte yüksek sesle okuduğum metin, sadece hüzünlü bir çocukluk hikâyesi değil; küllerinden doğan modern Türk edebiyatının ve bugün yaşayan ortak dilimizin benim zihnimdeki ilk kalp atışıydı.

        Anadilimin hikayesi mi? O tarih öncesi kadar eski…