Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Komünizm, hayal edilen bir cennet olarak zihinlerde kaldığı sürece, insanoğlunun şimdiye kadar tasarladığı en kusursuz dünya düzenidir; komünistler ise o hayali cennetin en adil bekçileri... Ancak o ideali yeryüzüne indirmeye ve hayata geçirmeye kalkıştığınız an (“Komünist bir ülkede yaşamadan komünist olmak kolaydır”- Svetlana Aleksiyeviç), o adil insanlar bu kutsal amaç uğruna dünyanın en vahşi, en barbar katil sürüsüne dönüşmek zorunda kalırlar. Çünkü proletarya diktatörlüğü altında burjuvaların tamamını “dönüştürmeden” veya ortadan kaldırmadan o; kimsenin kimseyi sömürmediği, sınıfsız düzene varmak mümkün değildir.

        REKLAM

        *

        Âdem Babamız cennetten kovulduğu günden beri onun çocukları olan bizler, hep kaybettiğimiz o harikulade bahçeyi yeryüzünde yeniden inşa etmek için dur durak bilmeden çırpınıp duruyoruz.

        Gençlik yıllarımızda hepimizin kalbini küt küt attırarak göğüs kafesinden fırlatan, çevirisi berbat o kalın kitapların satır aralarında bulduğumuz şey de tam olarak şöyle bir şeydi:

        Yoksulluğun bittiği, adaletsizliğin tarihe karıştığı, "yarin yanağından gayri" herkesin her şeyi bölüştüğü sömürüsüz, baskısız bir dünya...

        O yıllarda, bir gece vakti milyarlarca yıldızın yanıp söndüğü pürüzsüz bir gökyüzüne yüzünüzü çevirip baksaydınız, o büyülü boşlukta, o büyük rüyaya inanan çocukların gözlerindeki adalet ışığından daha parlak bir şey görmeniz mümkün değildi. Dünyayı güzelleştirmekten başka amacı olmayan, tertemiz, şiirsel bir adanmışlıktı o hülya. (En azından ben böyle hissediyordum.)

        REKLAM

        *

        Tarih, melekler yeryüzünde devlet kurmaya kalkışırsa, ortaya çıkan şeyin bir cennet değil, aksine kusursuz bir cehennem olduğunu defalarca göstermiştir biz zavallı insanlara. Suç, o yüce fikirlerin kendisinde değil, o fikirleri hayata geçirmek için kesici ve delici aletlerle meydana fırlayan insanın fıtratındadır. İçlerinden en ideal olan komünizm fikri, insanın bencil, değişken ve kusurlu doğasına çarpınca bir anda un ufak oldu. Ve komünistler, ellerindeki teoriyi hayata uyduramayınca hayatı teoriye uydurmaya çalıştılar. Bu da doğanın ve toplumun kanunlarını zorlamadan, kan dökmeden mümkün olan bir şey değildi.

        REKLAM

        Büyük Çek romancı Milan Kundera bir yerde, “Totalitarizm sadece bir caniler rejimi değildir; totalitarizm, cennet kurmak isteyen şairlerin rejimidir,” der. Ne kadar muazzam bir tespit... Sibirya’nın steplerinden Gulag Takım Adalarına, Çin’in kültür ihtilalinden, Kamboçya’nın ölüm tarlalarına, Kim İl Sung’un toplama kamplarına kadar, o korkunç kitle kıyımlarına imza atanlar, sabahları güne canavarlık yapmak için uyanan azılı katiller değildi. Onlar, zihinlerindeki o kusursuz, pırıl pırıl geleceğe ulaşmak için bugünü feda etmeyi “tarihsel bir ödev” sayan inançlı insanlardı. Kutsal bir amaç uğruna yola çıktıkları için, döktükleri kanın o büyük geleceği arındıracak bir su gibi aktığına inandılar. Kendilerini o kadar haklı ve o kadar temiz görüyorlardı ki her muhalif sesi bastırdılar ve karşılarına çıkan her insanı, o kutlu amaca giden yolda temizlenmesi gereken birer “haşere” gibi gördüler. Vahşet, tam da bu mutlak haklılık duygusunun gölgesinde büyüdü.

        REKLAM

        Bizim kuşağın ve bizden önceki kuşakların trajedisi de buydu işte. Şiirlerle, türkülerle kurulan o muhayyel cennetin kapısına vardığımızda bizi karşılayan şey adalet değil, insanı insandan koparan, vicdanı ideolojinin emrine veren, Kafkaesk, soğuk ve barbar bir bürokrasi oldu. Anladık ki insanı zorla hizaya sokarak, onu zorla “iyi” ve “eşit” yapmaya çalışarak var edilecek hiçbir düzen insani olamaz. İyiliği zorbalıkla dayatmak, kötülüğün en sinsi ve en ölümcül halidir. Çünkü yeryüzü hiçbir zaman bir dünyevi kitabın pürüzsüz sayfaları gibi olmadı; insan da hiçbir zaman bir teorinin boyun eğen uysal neferi olamaz.

        REKLAM

        *

        İşte bu mutlak haklılık duygusunun ve yeryüzünde zorla cennet yaratma çılgınlığının en somut, en can acıtıcı sahnelerinden biri 1930'ların Sovyetler Birliği'nde, Stalin ile dâhi besteci Dmitri Şostakoviç arasında yaşandı. Stalin ve etrafındaki o “adil cennetin bekçileri”, her şeyin olduğu gibi müziğin de kusursuz ve pürüzsüz, partinin ideallerine uygun olmasını istiyorlardı. Onlara göre halkın müziği; insan ruhunun karanlık dehlizlerini, tereddütlerini ya da hüznünü değil, o muhayyel cennetin neşesini ve zaferini dökmeliydi notalara.

        Bir gece Stalin, Şostakoviç’in “Mtsenskli Lady Macbeth” operasını izlemeye gitti. Gerisini, bana göre şu anda yaşayan romancılar arasında dünyanın en iyilerinden biri olan İngiliz romancı Julian Barnes, “Zamanın Gürültüsü” (Ayrıntı Yayınları) adlı harikulade kitabında şöyle anlatır:

        REKLAM

        “Besteci, 26 Ocak 1936 günü kendi yapıtının icrasına katılma talimatı aldı. Yoldaş Stalin orada olacaktı; aynı zamanda Yoldaş Molotov, Mikoyan ve Jdanov da oradaydı. Onlar hükümet locasındaki yerlerini aldılar. Bu locanın, tam da vurmalı ve nefesli çalgıların üzerinde bulunmak gibi bir talihsizliği vardı. ‘Mtsenskli Lady Macbeth’in bölümleri mütevazı ve yalın bir tarzda çalınacak şekilde notalandırılmamıştı.

        Orkestra şefi locasından hükümet locasına doğru baktığını anımsıyordu. Stalin küçük bir perdenin arkasına gizlenmişti; diğer seçkin yoldaşlar ise onun orada olduğunun bilinciyle dalkavukça yüzlerini dönüyorlardı; görünmez bir mevcudiyetti bu. İcranın niteliği göz önünde tutulursa hem şef hem de orkestra anlaşılır bir biçimde heyecanlıydılar. Katerina'nın düğününden önceki arada, ahşap ve bakır üflemeli çalgılar, notaya alınan perdeden daha yüksek bir tonda çalmaya giriştiler. Derken bir virüs gibi orkestranın her bir kesimine yayılır gibi oldu bu durum. Şef farkına vardıysa da aciz kaldı. Orkestra gitgide daha yüksek ses perdelerine çıktı. Vurmalı çalgılar ve üflemeliler, altlarında ne zaman son perde gürleyecek olsa, pencere camlarını kıracak kadar yüksek ses çıkarıyordu. Yoldaş Mikoyan ve Jdanov bir çeşit teatral ürpertiye kapılıyor, perdenin ardındaki figüre doğru dönüp alaycı lakırdılar ediyorlardı.

        REKLAM

        Dördüncü perde başlarken, dinleyiciler başlarını hükümet locasına doğru kaldırdıklarında locanın boşalmış olduğunu gördüler.” (s.27)

        *

        Şostakoviç, müziğinde insanın saf gerçeğini, trajedisini ve kusurlarını anlatıyordu; yani hayata ve insana ayna tutuyordu. Ulusun lideri Yoldaş Stalin ise bestekârın müziğini beğenmemişti. Onun yaptığı “toplumcu gerçekçi” değil, “yoz” müzikti.

        Ertesi gün “Pravda” gazetesinde, bizzat Stalin’in dikte ettirdiği bir eleştiri yazısı yayımlandı. Julian Barnes, romanında o anı şöyle anlatır:

        “(Şostakoviç) Arhangelsk tren istasyonunda, Pravda’yı donmuş parmaklarla açınca, üçüncü sayfada sapmayı belirleyen ve mahkûm eden bir manşet bulmuştu: ‘MÜZİK YERİNE KARMAŞA.’ Hemen Moskova yoluyla eve dönmeye karar verdi, Moskova’da bazılarının tavsiyelerini almaya çalışacaktı. Trende, donmuş manzara gözlerinin önünden geçerken makaleyi beş altı kez yeniden okudu.” (s.34)

        REKLAM

        “Müzik Yerine Karmaşa...” O andan itibaren, bu üç kelimenin, çizginin dışına çıkmış olan kendisi için verilen bir infaz emri olduğuna emindi.

        Dehşet bir korku sardı her yanını. O üç kelime, üç zehirli ok olup saplandı yüreğine. Bu sözlerin ruhunda yarattığı derin sarsıntıya benzer bir sarsıntıyı o zamana kadar hiç hissetmemişti. Korku, aniden bir şehrin üstüne çöken koyu bir sis gibi, kâbus olup çöktü üzerine.

        Stalin, “Büyük Temizliğe” o sene başlamıştı. Her gün etrafından birkaç arkadaşı eksiliyordu. Bu hadiseden çok değil birkaç ay sonra, Stalin’in emriyle “Moskova Duruşmaları” başladı. Devrimi beraber yaptığı arkadaşları Lev Kamenev ile Grigori Zinoviev “vatan hainliği” suçlamasıyla kurşuna dizildiler.

        REKLAM

        Devrim kendi evlatlarını, Stalin de kendi yoldaşlarını birer birer yiyordu. Büyük bestekârın en büyük hamisi Kızıl Ordu Mareşali Mihail Tuhaçevski kurşuna dizilmek üzereydi. En yakın arkadaşı, ünlü tiyatro yönetmeni Meyerhold tutuklanmış, ağır işkencelerden sonra kurşuna dizilmişti. Yönetmenin karısı evinde bıçaklanarak öldürülmüştü. Dehşet dalgası bestekârın ailesine de sıçramıştı. Kayınvalidesi Gulag çalışma kampına gönderilmiş, eniştesi tutuklanıp öldürülmüş, kız kardeşi sürgüne gönderilmişti.

        Şostakoviç, o meşhur Beşinci Senfoni’yi yazarken etrafında kelimenin tam anlamıyla bir insan kıyımı yaşanıyordu. Daha önce sahnelediği operayı yüce önder beğenmemişti ve bu, onun ölüm fermanıydı.

        REKLAM

        *

        “Pravda”da o eleştiri yazısı yayımlandıktan sonra bir bavul hazırladı; her an sıranın kendisine gelebileceğini düşünerek yatağa girdi ancak hiç uyuyamadı. Her gece gizli polisin onu alıp götürmesini beklerken, sırf çocukları onun tutuklanışına şahit olmasınlar diye yaşadığı o korkuyu yaşamasınlar diye asansörün önünde sigara üstüne sigara içerek sabahı bekledi.

        Barnes’a göre bestekâr, “Ölmekten korkmuyordu, yaşamaktan korkuyordu.” Çünkü yaşamak, her gün yeni bir taviz vermek, sistemin emrine girmek ve kendi ilkelerini çiğnemek anlamına geliyordu.

        *

        Uçsuz bucaksız koca Rusya coğrafyasını “yeryüzü cennetine” çevirmek için kolları sıvayan Bolşevikler, Barnes’ın deyimiyle “Ovalayıp ovalayıp bütün eski Rusluğu yıkayıp” yok ettikten sonra “üste parlak yeni bir Sovyetik cila atmaya” kalkışmışlardı. Ama işler hiç de istedikleri gibi “yürümedi, cila sürülür sürülmez neredeyse” koca coğrafyanın her yeri “anında pul pul dökülmeye başladı.”

        REKLAM

        Dökülmenin önüne geçmek için Stalin, Sovyetler Birliği'nde tek adam diktatörlüğünü ve totaliter bürokratik sistemi hiçbir çatlak sese izin vermeyecek şekilde perçinlemenin yolunu seçti; tarihin gördüğü en kanlı önleyici iç savaşı ve siyasi temizlik operasyonunu başlattı.

        Barnes, romanında şunları yazar:“Rus olmak kötümser olmaktı; Sovyet olmak iyimser olmaktı. İşte bu yüzden Sovyet Rusya sözcükleri kendi kendisiyle çelişen sözcüklerdi. İktidar bunu hiçbir zaman anlamamıştı. Nüfusun yeterli bir bölümünü öldürüp gerisini de bir propaganda ve terör diyetiyle besleyecek olursanız, o zaman bundan iyimserlik çıkar diye düşünülüyordu. Ama bunun mantığı neresindeydi? Tıpkı ona, çeşitli şekillerde ve sözcüklerle, müzik bürokratları ve gazete başyazıları söyleyip durdukları gibi, istedikleri şey ‘iyimser bir Şostakoviç’ti.” (s.77)

        REKLAM

        Büyük bestekâr, sıranın kendisine geldiğini biliyordu. Ne nedamet getirebiliyordu ne de direnmeye gücü vardı. Elinde valiz, korkuyla beklemekten başka bir şey gelmiyordu elinden. Romancıya göre, korku insanı her gece bir valizle asansör başında ölümü bekletecek kadar somutlaştığında, “geriye ne onur kalır ne sessizlik; sadece zamanın o sağır edici gürültüsüne kulak vermeye başlar insan.”

        Şostakoviç için cehennem, Sibirya’nın donmuş toprakları ya da ensesine girecek bir kurşunun soğukluğu değildi; cehennem, Stalin’in, ruhunun tek nefes borusu olan müziğine tıkıştırdığı o üç kelimeydi. Stalin sadece onu susturmak istemiyordu; onu hayatta bırakarak, basacağı her notasını bir biat senedine dönüştürerek yaşayan bir ölüye çevirmek istiyordu ama o henüz bunun farkında değildi. Bu; bir diktatör ile bir bestekârın değil, mutlak gücün, o gücün altında ezilirken bile üflemelilerin arasına gizli isyanlar saklayan saf dehayla giriştiği o kedi-fare oyununun trajik hikayesiydi.

        REKLAM

        *

        Kapısında bir nöbetçi, valizi hazır her gece uyumadan ölüm yolculuğuna çıkarılmayı beklerken, bir gece yarısı Şostakoviç’in evinin telefonu çalar. Korkuyla açar telefonu; telefonun öbür ucunda, iki dudağının arasından çıkacak tek kelimeyle hayatını sonlandırmaya muktedir Yoldaş Stalin vardır. Diktatör, bestekâra emri bizzat kendisi verir:“Hazırlan, New York’ta yapılacak olan ‘Dünya Barış Konferansı’na’ gidiyorsun!”

        Bestekâr, korkudan tir tir titreyerek müziğinin kendi ülkesinde yasaklı olduğunu ve Amerikalı gazetecilerin karşısında zor durumda kalacağını söyleyerek gitmeyi reddeder. Stalin ise o meşhur, sakin ve tehditkar tonuyla, “Biz o yasağı kaldırırız, Yoldaş Şostakoviç, siz sağlığınıza dikkat edin” der ve telefonu kapatır. Barnes’a göre bu sahne, diktatörün kurbanıyla eğlenmesiydi. Diktatör bestekâra bu emri vererek, “Hayatın benim elimde; istediğim an seni yok ederim, istediğim an göklere çıkarırım” demek istiyordu.

        REKLAM

        *

        Bestekâr, diktatöre karşı açıktan bir direnişe geçmez. Direnirse eğer, bu sadece kendi ölümüyle sonuçlanmayacak; karısının, çocuklarının ve kız kardeşinin de Gulag kamplarına gönderilmesi anlamına gelecekti. Şostakoviç bu yüzden Stalin'e karşı “ironi” silahına başvurur. Bundan sonra rejimin duymak istediği görkemli, muzaffer senfoniler, besteler gibi yapacak! Ancak Stalin’in diktatörlüğünü kutlaması beklenen 5. Senfoni'nin finaline öyle yapay, öyle zoraki ve abartılı bir sevinç ritmi (marş tonu) koyar ki dikkatli kulaklar bunun bir kutlama değil, silah zoruyla sevindirilen bir halkın çığlığı olduğunu hemen anlar. Stalin bu kurnazlığı fark edemez ya da işine geldiği için görmezden gelir.

        REKLAM

        *

        Diktatörün bestekârla giriştiği kedi-fare oyununda, sanatçıya ölüm yolculuğu yerine New York yolculuğu düşer. Diktatör bestekârı hemen öldürmeyecek, onu bir propaganda aracı haline getirecektir. Diktatörün emriyle bestekâr, Amerika’da yapılan Barış Konferansı’na gönderilir. Artık kendisi değil, diktatörün sözcüsüdür. New York’ta kendi ülkesinde yasaklanmış ve “yoz” damgasını yemiş olan müziği savunamaz. Şostakoviç, Stravinski hayranıydı; ama o büyük bestekârın lehine hiçbir şey söyleyemez, tam tersine rejimin ona yazıp “bunları söyleyeceksin” dediği konuşma metinlerinin dışına çıkamaz, Stravinski’yi kötüledikçe kötüler. Barnes’a göre, sanatçının ruhunun kirlendiği, onurunun tamamen kırıldığı an o andır işte.

        REKLAM

        *

        Diktatör, bestekârı “burjuva alışkanlıklarından” kurtarsın, onu yeniden “topluma kazandırsın”, “eğitsin”, ona “ideolojik mürebbiyelik” (aynı totaliter ideolojiye sahip bizdeki teşkilatta, bu tür işleri yapanların adı “perspektifçi”dir) yapsın diye “proleter devrimci” Yoldaş Troşkin’i öğretmen olarak görevlendirmişti. Troşkin, yüce önderin Şostakoviç gibi sıradan bir sünepeyi telefondan aradığını duyunca, dünyası değişir. “Doğru mu?” diye sorar, “Josef Stalin’in sizi telefonda şahsen aradığı doğru mu?” diye sorar Şostakoviç’e.

        Ulu Önder’in bestekârla telefonda konuşmuş olması büyük bir hadiseydi. Kendisini “proleter devrimci” yapsın diye görevlendirilmiş öğretmeni Troşkin evine geldiğinde gözü duvardaki telefona ilişir. Gider önünde durur ve Şostakoviç’e; “Yüce Önder’in sizi bu telefonda aradığı doğru mu, ben yeni duydum da” der. Oysa Stalin’le konuştuğu telefon o değildi, yine de; ‘Evet, doğru,’ diye cevap verir Şostakoviç. Troşkin telefona hayran hayran bakar. ‘Stalin ne büyük adam. Devletin onca önemli işi dururken size bile vakit ayırabiliyor demek. ’‘Evet, gerçekten hayret verici.’‘ Çok tanınmış bir besteci olduğunuzun farkındayım’ diye konuşmasını sürdürür öğretmen Troşkin. ‘Ama Büyük Önder’imizle karşılaştırıldığınızda siz kimsiniz ki?’‘Ben bir solucanım’ diye cevap verir Şostakoviç. ‘Evet, siz gerçekten de bir solucansınız’ der Troşkin ve tekrar telefona bakar. ‘Bu telefon çoktan bir müzeye kaldırılmış olmalıydı, yazık hâlâ bu berbat duvarda duruyor’ der.” (s.132)

        REKLAM

        Troşkin, “ideolojik mürebbiyelik” görevini başarıyla yapmış; rejim büyük bestekârı bir “solucana” dönüştürmüş, onu öldürmemiş ama onu her şeyiyle teslim almıştı. Bu yüzden kaydedilen ilerlemeden son derece memnun kalır “perspektifçi”. Ancak dâhi bestekârın eğitiminin üzerinden henüz birkaç ay geçmişken ve Troşkin daha onun çalışma odasının duvarını Yoldaş Stalin’in görkemli bir portresiyle asmamışken, her ölümlü insan gibi Stalin de ölür. O günden itibaren Şostakoviç, bir daha “perspektifçisini” göremez.

        *

        Şostakoviç, hayatta kalmak için rejime fiziksel olarak boyun eğdi, ironiye sığındı ve bir dalkavuk gibi davrandı. Ancak “propaganda”, “ideoloji”, “tiranlık” ve “korkunun”ürettiği tüm bu “zamanın gürültüsü” içinde sığındığı tek şey müzik oldu. Rejimler, diktatörler ve onların yarattığı gürültünün geçici; kalıcı olan tek şeyin, “zamanın gürültüsü” içinden süzüp çıkardığı saf ve ölümsüz müzik olduğunu biliyordu çünkü.

        REKLAM

        Stalin 1953 yılında öldüğünde, Şostakoviç fiziksel bir rahatlama yaşadı ancak ruhsal olarak asla özgürleşemedi. Barnes, Stalin’in Şostakoviç’in zihninde yarattığı tahribatın kalıcı olduğunu çarpıcı bir şekilde işler romanında. Stalin gitmiştir ama kurduğu korku mekanizması Şostakoviç’in hücrelerine işlemiştir. Bestekâr, Stalin sonrasındaki Kruşçev döneminde bile ne zaman bir melodi yazsa, hâlâ “Acaba o bunu beğenir miydi?” paranoyasını hissetmeye devam eder.

        Ve kendine hep şu soruyu sorar: “Lenin müziği hüzünlü buluyordu. Stalin müzikten anladığını ve müziği takdir ettiğini düşünüyordu. Kruşçev müziği hor görüyordu. Bir besteci için hangisi en kötüsüdür?” (s.121)

        REKLAM

        Bestekâr yaşadıkça kendisini “yaşayan bir ölü” olarak gördü. Uzun hayatının son yıllarında tüberküloz, kalp sorunları ve kas hastalıklarıyla boğuşurken ölümü bir ceza olarak değil; bu bitmek bilmeyen vicdan azabından ve “zamanın gürültüsünden” kaçışı sağlayacak tek asil kurtuluş olarak gördü ve onu metanetle bekledi.

        9 Ağustos 1975’te Moskova’da öldü.

        *

        Lenin’in hüznü, Stalin’in kibri ve Kruşçev’in hor görüsü arasında ezilen bestekâr, ömrünü bir “solucan” gibi yaşamaya zorlansa da zihnindeki o asil isyanı “tanrının nefesi olan” müziğe dönüştürmekten asla geri durmadı.

        İdeolojiler insanı dönüştürmeye çalışırken zalimleşir; sanat ise insanı olduğu gibi kabul ederek ebedileştirir.