Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya İki hikâye, tek hakikat

        Aynı hastane odasında, biri duvar dibinde öteki pencere önünde yatan ve pencere önündekinin duvar dibindeki arkadaşına her gün dışarıda gördüklerini en ince ayrıntısına kadar anlattığı o hikayeyi okuduğum günden beri; hapishaneye düşmüş ve çok uzun yıllar yatacağı belli olan bir adama, dışarıda kalmış çok yakın bir arkadaşının her gün gördüklerini bir mektupla yazarak anlatan bir adamın hikayesi dolanıyor kafamda.

        İlk hikaye zihnin duvarlarını yıkma gücü üzerinedir biliyorum; ikincisi dışarıyı içeridekine taşımak üzerine olacak. İki hikayenin de derdi aynıdır:

        Fiziken tutsak olan birine, hayal gücü ve şefkat yoluyla özgürlük hediye etmeye kalkışmak...

        REKLAM

        Hastane odasındaki iki felçli hastanın hikayesi yazılıdır bir yerde, müellifini bulamadım. Başta, gerçeküstü edebiyatın babalarından İtalyan Dino Buzzati’nin hikayesi sandım ama değilmiş. Kafamı meşgul eden bu ikinci hikayeye ise yakın bir zamanda; Orhan Kemal’in, hapishanede Nâzım Hikmet aracılığıyla önce gıyaben tanıştığı, daha sonra bu tanışıklığı bir mektup arkadaşlığına dönüştürdüğü ve hapishaneden çıktıktan sonra sıkı dost olduğu Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda çıktı karşıma.

        *

        Kemal Tahir ile Orhan Kemal, tanışmalarını ve Orhan Kemal’in ölümüne kadar süren o sıkı dostluklarını Nâzım Hikmet’e borçludurlar. Günün birinde sıska, kuru bir dala benzeyen bir delikanlı Bursa Cezaevi’ne getirilir. Askerdeyken Nâzım Hikmet’in kitaplarını hem bulundurmaktan hem de okumaktan suçlu bulunmuştur. Nâzım Hikmet, bu çocuktaki cevheri çabuk keşfeder. Daha önce Kemal Tahir’e “yatırım” yapmış ve onu yazar olmaya sevk etmiştir; şimdi ise tıpkı onun gibi her halinden gayret ve dirayet akan bu yeni genci yetiştirerek “dünya üzerine salmaya” gelmiştir sıra.

        REKLAM

        Nazım Hikmet ile Orhan Kemal, üç buçuk sene aynı koğuşta kalırlar. Bu süre zarfında Orhan Kemal edebi yönden bir hayli pişer. Bu arada, Nâzım Hikmet’in tanışmalarına vesile olduğu arkadaşı Kemal Tahir’le de durmadan mektuplaşırlar. Cezasının bitimine doğru Orhan Kemal, gündüzleri hapishane dışına çıkıp çalışma izni hakkına kavuşur. Her gün düzenli bir şekilde şehre götürülür; o da bu durumu Kemal Tahir’e bir mektupla bildirir. Bunun üzerine Kemal Tahir, kendisinden dışarıyı anlatmasını ister.

        Orhan Kemal, içerideki dostuna yazdığı mektupta gördüğü her şeyi günü gününe aktarır; o da hayal edebilsin diye tüm ayrıntıları kelimelerle mektubuna döker. İşte bu mektup, çok uzun süredir kafamı meşgul eden ve sınırları yıkmaya çalışan o adamın hikayesine çok benziyor: Dışarıdaki dostun içerideki dosta, dışarısının her halini yazarak kelimeler aracılığıyla tutsak kaldığı duvarları yıkma çabası...

        REKLAM

        Orhan Kemal’in Kemal Tahir’e yazdığı bu mektup tarihsizdir ancak önceki tarihli mektuplara bakıldığında, 1942 baharında yazıldığı kolayca anlaşılır.

        Orhan Kemal; kendisi gibi dışarı çıkıp çalışma imkanı olmayan, ondan çok uzak bir şehirdeki hapishanede bulunan dostu Kemal Tahir’e mektupla hem özgürlüğü hissettirmek hem de kelimeler aracılığıyla onun hayal gücünü tetiklemek istemiştir belli. Çünkü mahpusluk hayatı sonsuz bir rutindir. Belki de insanı hapishanede esas yıkan şey özgürlüğünden mahrum kalması değil, o öldürücü rutine mahkum edilmesidir. Bilgi ve rutin insanı korur ama merak özgürleştirir. Bu yüzden aklı başında çoğu mahkum, hapishanede hem çok okur hem de yeni bir dil öğrenmeye çalışır. Zira yeni öğrendiğimiz her şey, zihnimizdeki bir tel örgüyü kaldırıp atar.

        REKLAM

        *

        Şimdi gelelim Orhan Kemal’in Bursa’yı, Malatya Hapishanesi’nde bulunan Kemal Tahir’e anlattığı o güzelim mektubuna:

        Kardeşim Kemal Tahir,

        Bugün son olarak işe çıkıyorum. Belki on gün, belki on beş gün çıkmayacağım. Çünkü dışarının serbestisine alışınca çalışmak kabil olmuyor. Halbuki ilk hikaye kitabımın intişarı için devamlı ve titiz bir çalışma lazım.

        Bursa şehrine dair benden manzaralar beklediğinizi yazmışsınız. Haklısınız. Bursa gibi renkli ve Bursa gibi harikulade tabiat manzaralarını tespit etmek bir hikayeci için değil, bu işle meşgul olmayanlar için bile kabil olacak kadar kolay bir şey.

        REKLAM

        Mesela Çekirge semti... Buraya geldiniz mi bilmem. Kırmızı otobüsler sizi Ulu Cami’nin önünden aldı farz edelim. Yol parke döşelidir, pek de muntazam değildir. Otobüsün içinde sarsıla sarsıla bir müddet gidersiniz. Bu dar ve gayrimuntazam yolun iki kenarındaki dükkanlar pek süslüdür. En göze çarpan manzara “döner kebapçılar”dır. Berberler, kartpostal ve kitapçı dükkanları, bilhassa manavlar... Mevsimine göre portakal, limon, elma, armut, şeftali, erik, kayısıdan tutun, sebzelerin envai bulunur. Tabi Beyoğlu’ndakiler gibi. Yani intizam ve pahalılık itibariyle...

        Otobüs yürüyor. Bu caddenin iki tarafında dehşetli tezatlara rastlamak her zaman kabildir. Gayet lüks bir lokantanın hemen yanı başında küçük bir aktar dükkanı; sahibi uzun sakallı, beyaz gözlüklü bir ihtiyardır ve başında takkesi vardır. Dışarının otomobil, mantar iskarpin, yağmurluk, kürklü manto, manikürlü tırnak, rujlu dudaklarına öyle yabancı yabancı bakar ki insan bu adamın hem kör hem sağır olduğuna kanaat getireceği gelir.

        REKLAM

        Otobüs yürüyor. Mezar taşları ve murabba şeklinde kesilmiş fayans, çini, çimento saksılar teşhir eden dükkanları, kereste biçen makinelerin gürültüsünü arkanızda bırakıp birdenbire geniş bir caddeye çıkarsınız. Bu yol da “Altıparmak” denilen mahalle kadar bu genişliği muhafaza eder. Burada yol ikiye bölünür. Ortada ağaçlar dikilidir ve yolun öbür tarafı bir dağ sırtıdır ki kışın yaprağını dökmeyen ağaçlarla mesturdur. Bu kısım, Çekirge’de daha fazlalaşmak üzere, Bursa’nın en mükemmel ve İstanbul’a en çok benzeyen yerleridir.

        Otobüs kıvrıla büküle uzayan yollarda homurdana soluya, her mevkıfta dura dura, müşteri ala indire Çelik Palas’ı geçer.

        REKLAM

        Evler artık konaklaşmışlardır. Tahta oymaları bir tentene kadar işlemelidir. Pencerelerinde ekseriya genç kadınlar dışarıyı seyretmektedir. Yazın kısa kollu entariler giyen genç kızların parlak göğüslerini, tombul kollarını bol bol görürsünüz. Kışın hava yağışlı değilse, zamanın modasına uyan Bursalı hanımların mütenasip vücutları birer sanat abidesi gibidir. Dar mantoların içinde yürürken mütemadiyen kıpırdayan, hatta sağa sola çalkalanan kalçalar, gayet mevzun -Necip Fazıl’ın sevmemesine rağmen- ipek çoraplı bacaklar ve “Ulan ne karı be!” dedirten bir heyet-i umumiye insanı mest eder.

        Karagöz’ün mezarı önünden geçerken gözlerinizi aşağı kaydırırsanız, yirmi beş dakikadan beri çıktığınız yokuşun sizi hangi irtifaya ulaştırdığını derhal anlarsınız. Bir dağ sırtındasınız ve sağınız dehşetli boşluktur. Bursa Ovası... Serviler, yollar, sürülmüş tarlalar, su birikintileri, çayırlar bu hafif buzlu bir cam gerisinden bakılıyormuş gibi sislidir. Irmak veya derelerle su birikintileri güneşte gümüş gibi parlar. İri kanatlı siyah kuşlar bu sisli ovanın üzerinde süzülerek uçarken sizden çok aşağıdadırlar.

        REKLAM

        Otobüs homurdanmaktadır. Yolunuz tekmil asfalttır ve ancak iki otobüs yan yana geçebilir. Yani cadde dardır. Sağınızda ve solunuzda gene oymaları dantela gibi işlemeli salhurde, harap konaklar; oyulmuş gözlere benzeyen, kanatları sarkmış, kopuk pencereleriyle insana karanlık karanlık bakan köşkler... Eskiden çok sevilmiş, sonra terk edilmiş ve aşığı ölmüş bir ihtiyar orospu gibi iç çeker ve maziyi hayallerken dudakları güler gibi gelir. Sanki o bakışla derin derin göğüs geçirir ve “Hiçbiriniz benim sevgili kadar güzel değilsiniz. Hey gidi günler hey! Biz neler gördük!” demek ister.

        Çekirge... Mütemadiyen radyosu çalan bir tatlıcı dükkanının önünden bir kavis çizerek dönen ve durak yerine gelip homurtusu kesilen otobüsün şimdilik işi bitmiştir artık. İnersiniz. Önünüzde sağa sola ve yan sokaklara ayrılan parke döşeli yollar vardır. Solda bir sokağa sapın. Hafif meyilli bir yokuş tırmanıyorsunuz. İki yanınızda yüksek konaklar birbirlerine yaslanmış gibidirler. Hep o, “Hey gidi günler hey... Biz neler gördük!” diyen asırdideler fasilesinden.

        REKLAM

        Sokak o kadar tenhadır ki insan ürker. Zanneder ki konakların pencerelerinden gözetleniyorum ve herhangi bir yerimdeki falsoya gülüyorlar. Konuşmalar fısıltı nevindendir. Arada bir yoğurtçu zuhur eder. Bu inleyen gürültüye etrafın sessizliği hayretle büyüyen gözleriyle bakıyor gibi gelir size. Yan konakların pencerelerinden bazen çok güzel bir kadın bir hayal gibi kıpırdar. Tekrar bakarsınız. Hayal aynı yerindedir. Duramazsınız, utanırsınız ve nihayet geçersiniz. Ben bu Çekirge’yi Beyrut’u çok benzetiyorum.

        Banyolar... Gayenize vardınız. Zaten siz de Çekirge’ye banyoya gelmiştiniz. Hep o asırdide ahşap konakların insana dudak büken, beğenmeyen istiğnası önünde yürürken; sıkı sıkıya kapatılmış, müteaccip ağızlara benzeyen kapıların üzerinde küçük, büyük, güzel ve çirkin yazılı levhalar görürsünüz: “Emek Oteli”, “Servinaz Oteli”, “Ada Palas” ve daha bir sürü pansiyon, mansiyon falan filan.

        REKLAM

        Mesela “Emek Banyosu”na girdiniz. Durun, bu bahsi şimdi konuşmayalım. Mevhum af kanunundan sonra sizinle Bursa’da buluşalım, Emek Banyosu’na gelelim. Daha iyi. Mamafih Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’i birlikte getirmeyelim. O bizi aşağıdaki lokantada beklesin, Misket şarabı içsin. Çünkü ben yengeden korkarım. (Nâzım Hikmet’in eşi Piraye - MK) “Nâzım Hikmet’i öyle yerlere götürmek cesaretim yok.”

        (...)

        Hoşça kal kardeşim. Gözlerinden öperim.

        Raşit Kemali

        *

        Öteden beri zihnimi meşgul eden hikayeye gelince... Hikayedeki adam, kendi hırsına ve arzusuna odaklandığı için zihnine kapkara bir haset duvarı örmüştür. Kendisine anlatılan dış dünyayla yetinmez, orayı bizzat kendi gözleriyle görmek ister.

        REKLAM

        Hikaye şöyle:

        Aynı kaderin, aynı gri hastane odasının içine hapsettiği iki adam... İkisinin de kalbi yorgun, ikisinin de göğsünde taşıdığı can bir kuş kadar ürkek. Biri pencerenin tam dibinde yatıyor, hayata açılan o tek menfezin yanı başında; diğeri ise odanın o dilsiz, o karanlık dip duvarının dibine mahkûm.

        Pencere kenarındaki adam, her sabah gözlerini o dar dünyaya açtığında aslında arkadaşının karanlığına bir kandil yakar. O küçücük camdan dışarıya bakar, saatlerce iç çekerek anlatmaya başlar. Sadece gördüklerini değil, o dört duvar arasına sıkışıp kalmış iki yaralı ruhun kaderini de kelimelerle yeniden çizer. Bir eski zaman masal anlatıcısı gibi, hiç görmedikleri bir dünyanın taptaze resmini serer arkadaşının önüne:

        REKLAM

        “Bugün hava tam bir nisan sabahı dostum,” diye başlar; sesi titreyerek ama içindeki kocaman yaşama sevincini hiç kaybetmeyerek... “Güneş, parkın ortasındaki o asırlık çınarın yapraklarına öyle bir vuruyor ki sanki ağaç baştan aşağı altın tozuna bulanmış. Bak, karşıdaki bankta her zamanki o ihtiyar çift oturuyor yine. Kadın, adamın üşüyen omuzlarına şefkatle bir hırka atıyor. Ya çocuklar... Ah o çocuklar! Renkli uçurtmalarını gökyüzünün o uçsuz bucaksız maviliğine salmışlar, neşeyle koşuşturuyorlar. Havuzun kenarındaki güvercinler su içmek için birbirleriyle yarışıyor; leylakların kokusu ta buraya, odamızın camına kadar geliyor, inan bana...”

        REKLAM

        Duvar dibindeki adam ise bu anlatılanları zihninin en kuytu, en susuz kalmış köşelerinde büyütür. Kelimeleri, çatlamış bir toprağın yağmuru emmesi gibi büyük bir iştahla dinler. Zaman geçtikçe bu hikayeler onun tek sığınağı, hayata tutunma sebebi olur çıkar. Fakat insan çiğ süt emmiştir ya; o amansız, o zehirli kıskançlık ve haset duygusu da kalbinde sessizce büyümeye başlar. O pencerenin kenarında kendisi olmalıydı! O eşsiz manzarayı, o neşeli çocukları, o ihtiyar çifti ve altın sarısı güneşin çınar yapraklarındaki dansını kendi gözleriyle görmeliydi! Bu arzu; zamanla dostluğun da vefanın da, vicdanın da önüne geçen kapkara bir saplantıya dönüşür içinde.

        REKLAM

        Hastanenin o ağır, ilaç kokulu tekdüze günlerinden bir gün, bir gece yarısı pencere kenarındaki adamın nefesi kesilmeye başlar. Göğsünü sıkan o amansız sızıyla yatağında çırpınırken, gözleri büyük bir çaresizlikle arkadaşına döner. Duvar dibindeki adamın elinin hemen altında hemşireyi çağıracak o küçük, kırmızı düğme duruyor. Parmağını uzatsa, o düğmeye dokunsa, belki de arkadaşının ömrüne birkaç sene daha eklenecek. Fakat adamın aklında sadece o pencere, o muazzam park ve leylak kokulu bahar var. Arkadaşı giderse, o yatak boşalacak! O yatak boşalırsa, dışarıda görünen dünya onun olacak! O zamana kadar kelimelerle gördüklerini, artık gözleriyle görecek.

        REKLAM

        Karanlığın içinde parmağını kımıldatmaz. Vicdanını o karanlığa gömer. Odada sadece kesik kesik alınan son nefeslerin ve kalbin yavaşlayan ritminin o soğuk sesi yankılanır. Pencere kenarındaki adam; arkasında yarım kalmış bir dünya, söylenmemiş birkaç kelime bırakarak sessizce göçüp gider bu fani dünyadan.

        Ertesi sabah, güneş odayı arsızca aydınlatırken görevliler gelir. Duvar dibindeki adamı, büyük bir titizlikle o çok arzuladığı pencere kenarındaki yatağa taşırlar. Adamın kalbi göğsüne sığmıyor; nihayet beklediği o an, o büyük kavuşma gelip çatmıştır. Yatağına yerleşir yerleşmez büyük bir iştah ve heyecanla başını çevirir, gözlerini pencereden dışarıya diker.

        REKLAM

        Fakat dışarıda ne neşeli çocuklar vardır, ne yaşlı çınar ağacı, ne de kokusu odaya dolan leylaklar...

        Gözlerinin daldığı yerde, sadece soğuk, gri ve ruhsuz bir beton duvar vardır, o kadar.

        Arkadaşı, o odanın karanlığını ve ölümün soğukluğunu birbirlerine hissettirmemek için kendi zihnindeki en güzel dünyayı ona hediye etmiştir. Adam, canı pahasına kazandığı o yatakta, kendi vicdanının ördüğü o soğuk duvarla yapayalnız, bir başına kalır.

        *

        Sözün ve kelimelerin gücü, insanın insanı var etme çabasında gizlidir. Orhan Kemal’in Bursa’dan Malatya’daki Kemal Tahir’e yazdığı o kelimelerle çizilmiş resim, tıpkı hastane odasındaki pencere kenarında yatan o fedakâr dostun kelimelerle çizdiği resmin aynısıdır. Biri dört duvar arasındaki arkadaşının hücresine Bursa’nın sokaklarını, sabah uyanan caddelerini, hasret kaldıkları kadınları ve kımıldayan hayatı taşırken; diğeri ise gri bir odanın karanlığına inat, zihnindeki renkli dünyayı hediye eder dostuna. İkisi de aynı amaca hizmet eder aslında:

        REKLAM

        Bedenen tutsak olan ruhları, hayalin gücü ve şefkatin kanatlarıyla özgürleştirmek...

        Nihayetinde insanı asıl yıkan mekânların darlığı ya da taş duvarların soğukluğu değildir; merakın bitmesi ve merhametin tükenmesidir öldürücü olan. Zihnimizdeki tel örgüleri ve haset duvarlarını yıkmayı başarabildiğimiz ölçüde, en dar hücrelerde bile gökyüzünü içimizde hissedebiliriz. Aksi halde, başkasının canı pahasına en güzel manzaralı pencere önlerini kapsak bile, kendi vicdanımızın ördüğü o soğuk ve ruhsuz betondan duvara toslarız hiç beklemediğimiz bir anda.