Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya "Kendilerininmiş evleri"

        Türk şiirinde; Özdemir Asaf'ın “Bütün renkler hızla kirleniyordu,/Birinciliği beyaza verdiler”; Attila İlhan'ın “Ben sana mecburum bilemezsin/Adını mıh gibi aklımda tutuyorum”; Orhan Veli'nin “Ağlasam sesimi duyar mısınız,/Mısralarımda”; Necip Fazıl'ın “Ne hasta bekler sabahı,/Ne taze ölüyü mezar”; Ahmed Arif'in “Kapama gözlerini üşüyorum” gibi ölümsüz dizelerinin yanında, Behçet Necatigil'in “Kendilerininmiş evleri” mısraını her duyduğumda içimde tuhaf bir burukluk belirir; bu mısra beni, o his neyse onu kabullenişe zorlayan derin bir hüzün ve kedere gark eder. Hayat akıp gitmiş, acımasız zaman silindir gibi ezip geçmiş, nihayetinde bütün hayaller gelip küçük bir eve sığmıştır.

        REKLAM

        *

        Behçet Necatigil’in yukarıdaki dizesini ihtiva eden “Gizli Sevda” şiiri ile Turgut Uyar’ın “Edirnekapı Üstüne Şiir” şiiri, bana göre birbirini tamamlayan iki şiirdir. İstanbul denildi mi Turgut Uyar’ın aklına “Vaiz sokağı gelir hemen/Edirnekapı gelir”, evleri “gelir”. Behçet Necatigil dediler mi benim aklıma “Kendilerininmiş evleri” dizesi gelir.

        Turgut Uyar’ın da “Vaiz Sokağı Numara 70”teki evleri “kendilerinin” değildir. “Arnavutkaldırımlı” sokakta bulunan ev “ahşap”, “iki oda”lıdır. Perdeleri basmadan, “Daha iyisi de olabilirdi”, şöyle “kadife perdeli” ama olmayınca, “basma da güzel olur” hani. “Kim bilir bir gün belki?” beklentisi içindedir.

        REKLAM

        “Evlerin Şairi” Necatigil bir gün, çocukluktan beri arkadaşı olduğu can dostu Tahir Alangu’nun “eski sevgilisiyle” yolda karşılaşır. Tıpkı şiirde yazdığı gibi onu görünce sevinir kadın. Yıllar önce ayrılmışlar Alangu’yla. Ayaküstü biraz konuşurlar, oradan buradan… Evlenmiş, çocukları olmuş, biri kız, biri oğlan. Arkadaşını sorar, şair “hiç değişmedi” der. O gece eve biraz morali bozuk döner şair. Odasına çekilir; arkadaşı Alangu’ya, olup biteni anlatır gibi “Gizli Sevda” şiirini yazar. Şiirin son kıtası şöyledir:

        “Mesutmuş, kocasını seviyormuş,

        Kendilerininmiş evleri.

        Bir suçlu gibi ezik,

        Sana selâm söyledi.”

        REKLAM

        *

        Bu şiirin yazıldığı 1950’li yıllar, memleketin kabuk değiştirmeye başladığı, İkinci Cihan Harbi’nin ardından gelen iktisadi büyüme ve refahın yarattığı iyimserlikle birlikte, Soğuk Savaş gerginliğinin ve köklü kültürel değişimlerin filizlendiği bir zıtlıklar ve yeniden yapılanma yıllardır. Köylülerin “Alaman öküzü” dediği traktör, o zamana kadar bin bir zorlukla sürülen toprağın altını üstüne getirmiş; bu yüzden bir sürü köylü maraba işsiz kalmıştır. Alayı denklerini sırtlarına vurup çoğu Haydarpaşa’ya inmiş, “Ulan İstanbul, sana gününü göstermeye geldim!” diyerek bu şehirde yoksulluğa kafa tutmaya başlamıştır. Kimi devlet arazisine bir gecede derme çatma bir ev kurmuş, bir kısmı kapıcı olmuş, bir kısmı da çarşılarda, pazarlarda yeni geçim yolları keşfetmenin gayreti içine girmiştir. Özellikle İstanbul’a yığılan nüfus nedeniyle zaten plansız gelişmiş olan şehir devasa bir köye dönüşmektedir. Menderes hükümeti de yeni yollar açmak için züccaciyeci dükkânına giren fil misali, tarihî miras falan demeden her yere dozer ve kepçeyle dalmıştır. Şehirlerde yeni bir popüler kültür ortaya çıkmış; gazinolar ve yeni açılan sinemalar, Batı tarzı modern bir hayatı herkesin özlemi hâline getirmiştir. O yıllarda şehirli memurlar ve orta sınıfın erkekleri; fötr şapkaları, ellerinde sefer tasları, boyalı ayakkabıları ve ütülü (eski ama temiz) kıyafetleriyle kıt kanaat geçinmektedir. Hemen hemen tümü kirada oturuyor ve hepsinin hayalinde, akşamları radyo başında ajans haberlerini dinleyecekleri kendilerine ait sıcacık bir evin özlemi vardır.

        REKLAM

        Onlar için mütevazı bir ev sahibi olmak, bu dünyada tek güvenceydi. Kira ödemek, bütçelerinde her ay biraz daha büyüyen “kara deliğin” en büyük sebebiydi. “Küçük insan” için kendi evinin kapısını kilitleyip anahtarını cebine koymak, hayattaki en büyük başarıları ve çocuklarına bırakabileceği en helal mirastı.

        Bu yıllar, eski konakların hızlıca yıktırılıp yerlerine apartmanların dikildiği yıllardır. O sırada Kabataş Lisesinde öğretmenlik yapan Behçet Necatigil gibi birçok şehirli memur için bu yeni apartman daireleri; fayanslı banyosu, buz dolaplı mutfağı ve musluğundan akan suyuyla âdeta çağdaşlaşmanın ve “sınıf atlamanın” sembolü hâline gelmişti. Her küçük aile, bu apartmanlardan bir daire alabilmenin hayalini kuruyordu; ama eski değerlere bağlı birilerinin gönlünde, Necatigil ile Uyar’ın şiirlerinde anlattığı “iki oda bir sofa” eski küçük evler de orada, ulaşılması zor bir hayal olarak duruyordu.

        REKLAM

        Küçük insanın ev sahibi olma özlemi o kadar büyüktü ki, bu tema dönemin edebiyatında ve sinema filmlerinde en çok rağbet gören temalardan biriydi. Özellikle Muzaffer İzgü, Orhan Kemal ve Haldun Taner gibi yazarlar; acımasız ev sahiplerinin karşısında ezilen, zam korkusuyla yaşayan ve tek odalı, rutubetli evlerden kurtulmaya çalışan memurların dramını yazıyorlardı. Yıllarca boğazından keserek, çocuklarının rızkından biriktirerek bir kooperatif evine giren memurun, inşaat bittiğinde evinin kapısına dokunurken döktüğü gözyaşı; Behçet Necatigil’in içinde “kendilerininmiş evleri” dizesi geçen “Gizli Sevda” şiirini yazdığı 1950’ler Türkiye’sinin en hakiki insan manzaralarından biriydi.

        REKLAM

        *

        Turgut Uyar, “Vaiz Sokağı”ndaki evlerini, “Edirnekapı Üstüne Şiir”de uzun uzadıya anlatır. O ev iki oda, bir sofadır. Ne yazık ki ev “kendilerinin” değildir. Kira olarak “Ev sahibi ayda yetmiş lira alır.” Evin kapısında “atnalından, sarımsaktan bir nazarlık” asılıdır. Önünde “kaleler” var, “arkası mezarlık”tır. Şair günün birinde bu sokakta “kendisine ait” bir ev hayali kurar. Hayalini kurduğu ev, “Ferah, aydınlık bir ev”dir. “Bir büyük radyo” alıp akşamüstleri pencerenin önüne geçmeyi düşünür. Tam karşısında “Boy boy sardunyalar, fesleğenler,” karşısında “boy boy bulutlar…” Sokaktan “Ahmet Efendi geçer” selam verir, “Bakkal İbrahim Efendi selam verir, alır selamını.” “Fesleğenler kokar, sardunyalar kızarır”, “geceye karşı” İstanbul sereserpe önünde uzanır. Gemilerin, fabrikaların düdükleri gelir ona. O sırada Sirkeci’den bir tren kalkıyorsa eğer mutlaka bilir. “Alacakaranlıkta kıpır kıpır gölgeler”, “yakınlardaki sinema bahçelerinden sesler gelir”; hepsini duyar, içer, seyreder, “bir hoş olur.”

        REKLAM

        Bütün bunların olabilmesi tek bir şarta bağlıdır:

        Vaiz Sokağı’ndaki ev, Necatigil’in demesiyle “kendilerinin” olmalı. Behçet Necatigil’e göre, bir evin varsa, hele o ev “kendilerininse”, gözü hiçbir şeyi görmez insanın. Hiçbir şeyin “kıl kadar değeri” yoktur. “Oğullar uzaklaşır, kızlar uzaklaşır” bir zaman için evden; oluruna bırakırsın, “gençtir” dersin, “hevesini alsın sokakların” dersin, “Bensiz olamazlar, dönerler” dersin. “Ben büyüğüm, affederim” dersin. Çünkü sen “ev”sin.

        *

        İnsanın evi, krallığının pay-ı tahtıdır.

        Son kaledir, son sığınaktır ev. İnsanın kendini ait hissettiği tek mekandır.

        Evden uzaklaştıkça ev büyür, memleket olur, özlersin; eve yaklaştıkça memleket küçülür, evin memleket olur, koşarsın.

        REKLAM

        Yolun bittiği yerdir ev.

        O yüzden istersen saraylarda kal, döner dönmez “Evim evim, güzel evim...” dersin.

        *

        Behçet Necatigil ile Turgut Uyar’ın şiirinde ev, sadece taştan, ahşaptan, “iki oda bir sofadan” müteşekkil bir sığınak değildir. Ev, insanın bu dünyadaki gövdesi, korunmaya muhtaç ruhunun sert kabuğudur. Turgut Uyar’ın “Vaiz Sokağı Numara 70”te aradığı o ferahlık, sadece geniş pencerelerden giren bir İstanbul aydınlığı değil, hayatın hırpaladığı bir şehir insanının nefes alma çabasıdır. Uyar, dışarıdaki dünyanın, Sirkeci’den kalkan trenlerin, fabrikaların ve geçim sıkıntısının ortasında başını sokabileceği, mülkiyeti kendine ait olmasa da hissi kendine ait bir gökyüzü özler. Onun evinde sardunyalar ve fesleğenler boy verirken, aslında bir adamın kalbindeki kırgınlıklar temize çekilir. Uyar’ın evi, sokağa bakan, sokağın sesini içeri alan ama o sokağın karmaşasına karşı direnen bir kaledir. Ancak ne kadar çabalarsa çabalasın, o evde hep bir “kiralık” olma hissi, dünyaya tam olarak yerleşememiş olmanın o buruk tadı gizlidir. O yüzden ne acıdır ki, iki oda bir sofanın sıcaklığına rağmen, ev hiçbir zaman tamamen “kendilerinin” olamaz.

        REKLAM

        Behçet Necatigil’de ise ev, bir özlemden ziyade bir kader, bir kabulleniş ve neredeyse kutsal bir mabettir. Necatigil, Türk şiirinin “Evlerin Şairi” olarak anılırken, sadece dört duvarın rahatlığını anlatmaz; o duvarların arkasına gizlenen utançları, gizli sevdaları, yoksullukları ve aile olmanın getirdiği o ağır fedakarlıkların şiirini yazar. Necatigil’in evinde dışarısı tekin değildir. Sokak, insanı harcayan, tüketen ve yalnızlaştıran bir yerdir. Bu yüzden insan, ne kadar ezik ve mağlup olursa olsun, akşam vakti o kapıdan içeri girmeli ve kendi kabuğuna çekilmelidir.

        Sokak yaralar, ev ise o yarayı sarar. Gizli sevdalar sokakta yarım kalır, evde ise şiir olur, ölümsüzleşir. Sokakta karşılaştığı Alangu’nun eski sevgilisi için “Mesutmuş, kocasını seviyormuş/Kendilerininmiş evleri” diyerek düşürdüğü mısra, Necatigil’in dünyasındaki en büyük lükstür:

        REKLAM

        Kendine ait bir evde, kendi yazdığı kanunlar mucibince içinde mutsuz da olsa güvende olmak…

        İşte bu noktada iki şairin yolları, aynı caddenin farklı kaldırımlarında kesişir. Turgut Uyar, bir evin özlemiyle sokağın sesini eve taşımak için çabalar; Behçet Necatigil ise, sokağın tehlikelerinden kaçıp evin korunaklı sessizliğine sığınır. Uyar’da ev bir arzu nesnesidir, Necatigil’de ise hayatın olmazsa olmazı... Birinin “kendilerinin olmayan” evindeki yoksunluk hissi, diğerinin “kendilerininmiş” tesellisiyle somutlaşır. İkisi de bilir ki, bu dünyada bir eve sahip olmak, sadece bir mülke sahip olmak demek değildir; zamanın akışına, çocukların büyüyüp uzaklaşmasına, hayatın o hoyrat ritmine karşı bir duruş sergilemektir. “Oğullar uzaklaşır, kızlar uzaklaşır” derken Necatigil, evin o kapsayıcı, affedici ve zamana direnen anne şefkatini ortaya koyar. Ev, terk edilse bile arkada hep bekleyen, kapısı her zaman açık kalan o sarsılmaz limandır. Çünkü insan yaşlanır, sokaklar değişir, sevgililer başkalarıyla evlenir ama ev, hep “ev” olarak kalır; affeder, büyütür ve sarar.

        REKLAM

        *

        Bugünün o janjanlı, cafcaflı, o her şeyi tüketen kışkırtıcı modern dünyası, insanı alıp götürdü ve ne yazık ki upuzun bir uçurumun eşiğine getirip bırakıverdi. Şimdiki zamanın o telaşlı, o yorgun insanı için ev dediğin; artık sığınılacak sıcak bir kucak, başını sokacak bir yuva olmaktan çoktan çıktı. Her şeyinin uzaktan kumandayla idare edildiği “akıllı evler” yapmaya başladı Sezai Karakoç’un “Balkon”unu inşa eden mimarlar. Böylece, vahşi bir çarkın döndüğü bu kapitalist nizamda ev; sadece bir yatırım kalemine, fiyakalı bir güç gösterisine ve nihayetinde doymak bilmez bir mülkiyet hırsının soğuk nesnesine dönüştü. (Arda bir çıkan “falankesin üzerine tapulu şu kadar ev çıktı” haberleri buna delalet!)

        REKLAM

        Oysa bir zamanlar Behçet Necatigil’in o incecik şair kalbiyle şiirler yazdığı ruhu olan “evler”vardı. Modern insan, o eski ve asil ev bilincini ne yazık ki kaybetti; şimdilerde lüks sitelerin o yüksek duvarları ardında, güvenlik kameralarının keskin ve soğuk gözleri altında ve devasa beton blokların arasında kendine sahte cennetler kurmaya çalışıyor. Üstelik bu “daha çok eve, daha çok mülke sahip olma” iştahı, sadece ekonomik bir hırs da değil; ahlaki bir çürümenin, içten içe kokuşmanın da en büyük tetikleyicisi... Daha çok mülk, daha çok daire, daha yüksek kira geliri uğruna her yolu mubah sayan; komşunun külüne muhtaç olduğu o eski dostlukları, o güzelim dayanışmayı ve hepsinden öte vicdanı feda eden yepyeni, köksüz bir insan tipi çıktı ortaya.

        REKLAM

        Bu iki dönem arasındaki en acı, en çarpıcı fark şudur bana göre:

        Mekân genişledikçe insanın ruhu daraldı.

        Eskiden o daracık, o birbirine omuz veren sokaklardaki ahşap ya da kerpiç evlerde, yokluk içinde bile bölüşülen ortak bir kader duygusu (şehre ilk geldiğimizde ölen babamın akşam yemeğini her gece mahallede bizden fakir olan birilerine götürürdüm), sıcacık bir yaşama sevinci tüterdi. Bugün ise akıllı sistemlerle donatılmış, yüzme havuzlu o steril sitelerde, yan komşusunun adını dahi bilmeyen, birbirine yabancı, birbirinin kurdu olmuş derin ve kalabalık yalnızlıklar egemen devasa köylere dönüşmüş şehirlere.

        REKLAM

        Necatigil’in anlattığı o eski zaman insanı, evsizlikten ya da bir evin o ağır yükünden dert yanarken bile insan kalmayı, insanca durmayı becerebilen insandı. Bugünün insanı ise ne tuhaftır ki, ev sahibi oldukça evsizleşen; mülk edindikçe daha çok isteyen, daha çoğuna sahip oldukça aynı oranda yersiz yurtsuzlaşan derin bir manevi boşluğun, dipsiz bir kuyunun içinde debelenip duran insanıdır.

        *

        “Kendilerininmiş evleri,” dizesi bu yüzden götürür beni eski zaman insanının o küçük, gösterişsiz ama içi huzur ve samimiyetle dolu dünyasına. Çünkü o dönemde bir evin kendine ait olması hayatta sahip olunacak en büyük, en saf mutluluktu.

        REKLAM

        Şimdilerde ise o saf mutluluk; eski zaman fotoğraflarında birer hatıra, kudretli şairlerin dokunaklı mısralarında ise kesif bir hüzün olarak kaldı.