Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Muhsin Kızılkaya Yağmur, şehre bir bela gibi yağarken!

        Otel odasının penceresinden dışarıyı seyrediyorum. Yağmur, bir kamçı gibi dövüyor camları. Dünden beri aralıksız yağıyor rahmet. Önümde şehir uzanıyor. Bu şiddette yağmur yağmasa, bu inatla pus kaplamasa göz mesafemi, buradan Boğazın karşı kıyıları, Ahmed Arif’in “…. lo kimin yurdu” dediği yerler görünecek. Aşağıda yeni yapılmış Barbaros Hayrettin Paşa Camii… Avlusuna düşen yağmur, yıkıyor fayansları. Sırrı Süreyya Önder ile Kadir İnanır’ın cenaze namazlarını bu avluda kılmıştık.

        Cadde tenha, şehir birkaç günden beri teslim olmuş yağmura.

        *

        Bir kız ismi olarak şahanedir yağmur; İstanbul’da şu anda bir bodrum katında oturan biri için ise korkunç bir felaket...

        REKLAM

        Romantik bir aşık için “beraber ıslanmanın” hayalini kurmaktır yağmur; bir çoban için, sığınacak hiçbir ağaç kovuğunun, mağaranın, kaya girintisinin bulunmadığı düz bir arazide, çattığı en büyük beladır yağmur.

        Bir şair için “aşığın gözyaşlarıyla” özdeştir yağmur; kuraklıktan mustarip bir çiftçi için gelsin diye yolunu gözlediği Allah’tan bir nimet, toprağın bağrına düşen ilk can damlasıdır yağmur.

        Pencereleri sımsıkı kapalı, loş odalarında yalnızlığıyla baş başa kalmış hüzünbazlar için dinmek bilmeyen bir iç çekiştir yağmur; yeni bir aşka yelken açmış, kalbi kıpır kıpır atan heyecanlı sevgililer için ise el ele yürüyecekleri yolları yıkayıp temizleyen neşeli bir şarkıdır yağmur.

        REKLAM

        Yağmur, engin denizlerin ortasında fırtınayla boğuşan bir kaptan için dalgaları azdıran öfkeli bir kırbaçtır; yollara düşmüş hırpani bir derviş için ise yeryüzünün tozunu toprağını silkeleyip temizleyen, yorucu bir yolculuktan sonra sığınılan şefkatli bir han odasıdır yağmur.

        Tuvalinin başında, renklerin suyla dansını izleyen bir ressam için ilham dolu bir şaheserdir yağmur; ekmeğini sokaktan kazanan, sattığı şeyler ıslanmasın diye tezgahını telaşla naylonla örten bir seyyar satıcı için ise rızkını kesen bir düşmandır yağmur.

        Yağmur, şömininin başında kahvesini içip camdan dışarıyı seyreden dertsiz, tasasız bir varsıl için doğanın dinlendirici müziğidir; ayakkabısı su alan, evinin duvarları rutubet kokan dertli bir yoksul için ise hayatın yükünü ağırlaştıran azgın bir düşmandır yağmur.

        REKLAM

        Yağmur, sadece gökten düşen su damlaları değil; düştüğü hayatın rengini alan şeffaf bir aynadır.

        *

        Pencereden seyrediyorum durmadan yağan yağmuru. Valilik evlerinizden çıkmayın diye uyarmış ahaliyi. Aşağıdaki caddeden tek tük insanlar geçiyor. Hiçbirisi şemsiye açmamış, beraberinde rüzgarı getirmiş olan bu şiddetli yağmura şemsiye ne yapabilir ki.

        Victor Hugo’nun, not defterime kaydettiğim şu sözü geliyor aklıma:

        “En çok da yağmur yağdığında seviyorum bu şehri; herkesin yüzü ıslak, başı öne eğik, sanki herkes suçunu kabullenmiş gibi…”

        Hak veriyorum Hugo’ya. Yağmur, bu koca şehrin caddelerinde yürüyen insanlara, şehrin bu hale gelmesinde kendi paylarını hatırlatıyor mu sahiden? Necip Fazıl’ın şiirindeki gibi:

        REKLAM

        Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,

        Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.

        Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,

        Aynalar yüzümü tanımaz olur.

        *

        Otel penceresinden süzülen damlalara bakarken, zihnim beni alıp ta uzaklara, çocukluğumda keçi güttüğüm, o erken baharın soğuk ilk günlerine götürdü bir anda.

        Akşamdan söz vermiş askerden yeni dönmüş ağabeyim Selman. Sabah erkenden bana teslim edeceği keçileri, şu karşıdaki dağın yamaçlarına götürüp akşama kadar güdersem eğer, akşam namazından ve yemeğinden sonra oturup “Saatli Maarif Takvimi” yaprağının arkasında yazılan her şeyi okuyup tercüme edecek bana.

        Henüz Türkçe bilmiyorum, takvim yaprağının arkasında yazılan hadisleri de okuyamıyorum ama o yaprağın arkasında yazılı her şeyi dehşet merak ediyorum. O yılların takvim yapraklarının arkasında neler neler yazılıydı; o günlerden kalanlar bilir… Bir kere yemek yapan kadınlara kolaylık olsun diye “Bugün ne pişirsem?” sorusunun cevabı vardı. O yemek isimleri benim için hiçbir şey ifade etmiyordu, hemen hemen hepsi yabancıydı, genellikle evde tek bir yemek pişerdi ve hepimiz aynı yemeği hep birlikte yerdik. “Tarihte Bugün” köşesinde ise “Türk tarihinde o gün olup bitenler, bilhassa Atatürk devrimleri” sıralanırdı. Onlar da ilgimi çekmezdi. Asıl ilgimi çeken, hikaye edilmiş İslam tarihi ve peygamber hadisleriydi. Ağabeyim o hikayeleri okuyup tercüme derken can kulağıyla dinlerdim.

        REKLAM

        Bahar ayları, çok yağmur yağardı o dağlara. Keçiler, yeni yeni filizlenmekte olan mazı ve meşe ağaçlarına dadanmış durmadan taze yaprak yerken çoğu zaman yağmurdan korunmak için bir kaya kovuğuna sığınırdım ben de. Yağmur şiddetini arttırdığında sanki gökten, sudan sütunlar inerdi yeryüzüne. Kendimi yapayalnız, çaresiz hissederdim. Çakan her şimşek, sanki iki dağ birbiriyle çarpışmış gibi ses çıkarırdı. Köy aşağıda pusun içinde kalır, yüzlerce metre yüksekte, o yağmurun altında ıslandıkça, akşam eve varıp, sobanın arkasına kurulup, koparıp ağabeyimin namazını bitirsin diye elimde heyecanla tuttuğum takvim yaprağının arkasındaki hikayelerin bana yaşatacağı hayallerin, hayalini kurardım.

        REKLAM

        Ağabeyimin yamacına sokulacak, gözlerimi elindeki o küçücük kâğıt parçasına dikecektim. Benim için henüz çözemediğim gizemli sembollerden ibaret o Türkçe harfler, ağabeyimin dudaklarından döküldükçe, her biri büyülü birer masala dönüşecekti. Biliyordum; önce o günün hadis-i şerifini okuyacak, İslam tarihinden, çöllerden, adaletli halifelerden ve Hazreti Ali’den bahseden o kıssayı bana tercüme edecekti. O an sanki odanın duvarları yıkılacak ve ben kendimi o uçsuz bucaksız çöllerde, devesinin yularını çeken bir yolcu gibi hissedecektim.

        Olsun, yağmur şimdi istediği kadar yağsındı. Tamam, üşüyordum, çaresizdim ama akşam olup da beni bu çektiğim azaba katlanmaya ikna eden o an geldiğinde; üşümeyi de ıslanmayı da unutacaktım. Çöl sıcakları, sobanın ısısı olarak yansıyacaktı bana. Ağabeyimin sesindeki her iniş çıkış, yağan yağmurun çıkardığı ses gibi zihnime kazınacaktı.

        REKLAM

        Hadislerin ardından sıra arkadaki küçük hikâyeye gelecekti. Hikâye, bir padişah ile bir dervişin karşılaşmasını anlatacaktı mesela. Dervişin padişaha verdiği, bu dünyanın geçiciliğine dair o ibretlik dersi dinlerken; annem toprak damlı evin tavanından dökülen “dilop”ların altına bakır bir tas koyacaktı. Tasa değen her su damlasının çıkaracağı ses umurumda olmayacaktı. Ben o sırada sadece ana dilime tercüme edilmiş olan kelimelerin ruhumda yankılanan seslerini duyacaktım.

        O zamanlar, o yağmurlarında ıslandığım ve iple çektiğim akşamlarda; takvimden eksilen her yaprağın sadece biten bir gün olmadığını bilmiyordum. O yaprakların eksilmesinin, beni o hiç görmediğim, henüz eşiğine bile adımımı atmadığım yepyeni bir dünyaya, Türkçenin zenginliğine ve bilmediğim uzak şehirlere götüren küçük adımlar olduğunu idrak edememiştim henüz.

        REKLAM

        *

        Yağmur, şiddetini daha da arttırmış, durmadan otel odasının camını dövüyordu. Aniden sanki bir rüyadan uyanmışım gibi geldi bana. Çocukluğumun o puslu köy odası; alttaki ahırda bulunan hayvanların nefesiyle sobanın ısısının harmanlanıp odayı sımsıcak hale getirdiği o anlar, gündüz çakan şimşekler, sığındığım ağaç kovuğu, kaya girintisi, gökten inen su sütunları ve ağabeyimin müzikal bir tını gibi beynime yerleşmiş olan o sıcacık sesi kayboldu bir anda.

        Karşımda yine bugün oldukça tenha; caddelerinden çok az insanın aktığı, Victor Hugo’yu haklı çıkartan o çaresiz şehir duruyordu. Şehirler inşa etmiştik ama şehre yağacak yağmurun nereye akacağını hesap edememiştik galiba. Caddeler nehir yataklarına dönmüştü.

        REKLAM

        Döndüm, sehpanın üzerinde duran telefonuma baktım. Sorsam, ekrandaki yapay zekâ bana yağmura, şehre ve büyük çaresizliğimize dair istemediğim kadar malumat verecek. Her şey vereceğim tek bir komuta bağlıydı. O bilgiye, destanlara, masallara ve hadislere ulaşmak için artık sabahtan akşama kadar yağmur altında, bir dağ başında keçi gütmeme gerek yoktu; her şey uzağımın çok yakınındaydı.

        Ama hiçbir teknoloji; soğukların henüz bizi terk etmediği o erken bahar aylarında, bir kaya kovuğunda yağmurun dinmesini beklerken kurduğum hayallerin ve o sarı takvim yaprağının arkasında gizlenen saf mutluluğun yerini tutamaz, bugün buna eminim artık.

        REKLAM

        *

        Hayatı bu kadar zorlayan, insana ilillah dedirten bu yağmuru görünce, şairlerin yağmuru alabildiğine romantikleştirerek anlatmaları bende inandırıcılığını yitirse de “lanet olsun aşka” da “şiire” de diyemiyorum yine de. Biliyorum Türk şiirinin semalarında bulutlar her şair için farklı farklı renktedir; her usta kendi iç iklimine göre, yağmura başka bir duygunun rengini verir.

        Mesela Attila İlhan’ın şiirlerinde bulvarlara yalnızlıkla yağmur hep aynı anda yağar. O ıslak caddelerde neon lambaları yanıp sönerken, yakaları kalkık pardösülerin içinde gizli bir keder saklıdır. Şair, sokak lambalarının altında sırılsıklam ıslanan bir İstanbul’u ya da Paris’i anlatırken aslında insan ruhunun o derin, kaçınılmaz yalnızlığına götürür bizi. Onun dünyasında yağmur, şehri yıkayan bir tabiat hadisesi değil; melankolinin, hüznün, kederin, ayrılığın ve limandaki son gemiyi kaçırmış olmanın çaresizliğidir.

        REKLAM

        “Eğer şairsem beni tanırsan

        Yağmurdan korktuğumu bilirsen

        Gözlerim aklına gelirse

        Elimden tut yoksa düşeceğim

        Yağmur beni götürecek yoksa beni.”

        Necip Fazıl Kısakürek için ise yağmur, fizikötesi bir ürperişin ve ilahi bir muhasebenin habercisidir. Onun “Yağmur” şiirinde gökten inen her damla, yeryüzünü ve insan nefsini temizleyen nurlu birer katreye dönüşür. “Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi?” derken, asıl ıslananın insan bedeni değil, hakikate susamış ruhu olduğunu hatırlatır bize.

        Ahmet Hamdi Tanpınar’a gelince yağmuru bir zaman ve rüya estetiği içinde eritir o. Onun dizelerinde yağmur sesleri; insanı alıp geçmiş hatıraların durgun sularına götüren ritmik bir musiki gibidir. Yağmur yağarken zaman yavaşlar, mekân silikleşir ve geriye sadece rüya ile gerçek arasında sıkışmış saf bir duygu kalır:

        REKLAM

        "Varsın bahçelerde rüzgâr gezinsin,

        Yağmur ince ince toprağa sinsin,

        Bir başka âlemden gelmiş gibisin,

        Dalmış gözlerinle pencerelerde."

        Cahit Sıtkı Tarancı'ya baktığımızda ise pencerelere vuran damlalar, yaşama sevincinin yanında hep o gizli ölüm korkusunu ve geçip giden gençliğin hüznünü terennüm ettiğini görürüz. Yağmurlu günler içine döner şair, odasının sıcaklığına sığınır, işte o saat dışarıdaki dünyanın geçiciliğini sorgulama zamanıdır:

        "Kâfi değilmiş gibi gelişi sonbaharın,

        Yardıma mı koşuyor bu yağmur, esmer yağmur?

        Karanlık bir mabette yükselen sütunların

        Esrarlı dehşetini kalbime döker yağmur!.."

        REKLAM

        Edip Cansever’in şiirinde ise yağmur; büyük şehirlerin hayhuyu içinde sıkışıp kalmış modern bireyin iç karmaşasını açar bize. Onun dizelerinde damlalar, vitrin camlarına ve neon ışıklarına çarparak insanın yüzünde parçalanır. Gökyüzünden inen su, insanı ferahlatmak yerine kalabalıklar içindeki o derin yalnızlığını daha da belirginleştirir:

        "Yanıp yanıp sönüyor ışıklandırılmış gözlerin.

        Giderek bir yağmur kalabalığına karışıyor."

        Sezai Karakoç ise yağmuru, tamamen farklı ve kutsal bir boyuta taşınır. Diğer şairlerde hüzün, yalnızlık ya da melankoli barındıran damlalar; Karakoç’un dünyasında yeryüzünü uyandıran ilahi bir rahmetin ve dirilişin müjdecisi olur çıkar. Yağmur, kuruyan toprağı yeşerttiği gibi, beton binaların arasında çoraklaşan insan ruhunu da yıkayıp fıtratına döndürür:

        REKLAM

        "Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,

        Meyveler sabırla olgunlaşırmış.

        Bir gün gözlerimin ta içine bak,

        Anlarsın ölüler niçin yaşarmış."

        Hülasa Türk şairlerinin mısralarında yağmur asla sadece meteorolojik bir vaka değildir. Yağmur; Attila İlhan’da bir bulvar yalnızlığı, Necip Fazıl’da manevi bir muhasebe, Tanpınar’da geçmişe açılan bir zaman kapısı, Cahit Sıtkı’da hüzünlü bir yaşlanma korkusu, Edip Cansever’de modern şehrin melankolisi, Turgut Uyar’da “Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak” temennisi ve Sezai Karakoç’ta ruhsal bir diriliş müjdecisidir. Her ne kadar şu anda şehre yağdığı gibi yağmur bazen “bela” kesilse de başımıza; ne zaman penceremize vuran damlaların sesini dinlesek, aslında sadece gökyüzünün sesini değil, o sesin içinde bu toprakların büyük ustalarının ruhumuza bıraktığı o ıslak ve ölümsüz dizelerin yankısını hissederiz.

        REKLAM

        *

        Ya roman?

        Yağmur deyince, adı üzerinde, aklıma ilk önce Kemal Tahir’in “Rahmet Yolları Kesti”si gelir.

        Romanda, şiirden farklı olarak yağmurun rengi de değişir. Kemal Tahir’in bu ölümsüz eserinde yağmur, şairlerin pencerelerine vuran o romantik damlalar olmaktan çok uzaktır. Orada yağmur beladır; Anadolu’nun çamurlu yollarını kapatan, eşkıyanın hareketini kısıtlayan, köylünün kaderini tayin eden sert ve amansız bir tabiat kuvvetidir. Romanda durmadan yağmur yağar. Ara vermeden yağan o sağanak, adeta karakterlerin iç dünyasındaki sıkışmışlığın, toplumsal düzendeki tıkanıklığın ve adaletsizliğin yeryüzüne bürünmüş halidir. "Rahmet" kelimesinin ironik bir şekilde yolları kesen bir engele dönüşmesi, insanın doğa ve kendi yarattığı düzen karşısındaki çaresizliğinin remzidir.

        REKLAM

        Yaşar Kemal’in romanlarında da “İnce Memed”te olsun, “Yer Demir Gök Bakır”da olsun, yağmur, köylü için ya mutlak bir kurtuluş ya da her şeyi silip süpüren büyük bir felakettir. Toprağın çatlaklarından sızan su, pamuk işçilerinin alın terine karışır; buradaki yağmur berekettir, ekmektir ve hayat mücadelesinin ta kendisidir.

        Kısacası, şairlerin kaleminde ruhu dinlendiren ya da hüzünlendiren bir musiki olan yağmur; romancıların elinde toplumsal gerçekliğin, insanın doğayla olan amansız kavgasının en güçlü anlatım araçlarından birine dönüşür.

        *

        Pencereden uzaklaştım. Cama vuran her tıkırtı, bir süre sonra bu toprakların şair ve yazarlarının ruhumuza bıraktığı ıslak, ölümsüz birer dizesine dönüştü içimde, kendi kendime mırıldandım: Varsın rahmet yollarımızı kessin, varsın bilinçsizce inşa ettiğimiz şehir yağmurla birlikte ağlasın; ardını düşünmeden kurduğumuz o beton hapishanelerde gökyüzü bize haddimizi bildirdiği müddetçe, ne o duvarların ardında güvenli bir hayat sürdürebiliriz ne de doğanın öfkesinden kaçıp sığınacak korunaklı bir saçak altı bulabiliriz.

        REKLAM

        Yağmur yağacak ve biz daha uzun yıllar büyük çaresizliğimiz karşısında yağmur gibi gözyaşı dökmeye devam edeceğiz.