Necip Fazıl Kısakürek ile Aziz Nesin... Biri sağdan, öteki soldan, Türk fikir hayatının en sert, en çatışmacı; kıymetli Mehdi Eker’in deyimiyle “cevher değeri yüksek iki madeni”, evreninde “çok yıldız” bulunan iki kıymetli aydını...
Bilerek “entelektüel” demiyorum zira ikisi de “entelektüel”den çok birer “aydın”dır. Aydın “hırçın”, entelektüel “ölçülü”dür. Entelektüel “mutedil”, aydın “agresif”tir.
Entelektüel; ılımlı, makul, dengeli, sakin, temkinli, uzlaşmacı, mülayim, barışçıl ve soğukkanlı tavrını her şart altında muhafaza eder. Buna karşılık aydın; hırçın, atak, sert, haşin, cüretkâr, dik başlı, militan, sivri dilli, kavgacı, uzlaşmaz ve tahripkâr tavrından pek taviz vermemekle övünür.
Entelektüel anlamaya çalışır, aydın anlatır. Entelektüel şüphe eder, aydın bir fikre koşulsuz inanır. Entelektüel sorularıyla yaşar, aydın cevaplarıyla hayatta kalır. Biri hakikatin peşinden giderken kendi yanılgılarını da hesaba katar; diğeri ise çoktan hakikati bulmuştur ve onu başkalarına empoze etmek için acele eder. Bu yüzden entelektüelin sesi alçak; aydınını sesi yüksektir. Biri düşüncenin kapısını aralık bırakır, diğeri bulduğu gerçeğin kapısında tam teçhizatlı nöbete durur. Entelektüel kendi aklından da kuşku duyar, aydın ise çoğu zaman kendi aklını hakikatin ta kendisi sanır. Birinin tereddüdü düşüncesinin derinliğinden, ötekinin öfkesi inancının kesinliğinden beslenir.
Ve bazen bir toplumun en büyük talihsizliği, aydınlarının çok konuşması ama entelektüellerinin az dinlenmesidir. Çünkü öfke kalabalıkları harekete geçirir, fakat kuşku insanı kendisiyle yüzleştirir. Kalabalıklar öfkeli olanı alkışlar; hakikatin peşine düşen ise çoğu zaman alkışların kesildiği yerde yapayalnız, melul melul bir başına kalır.
*
Necip Fazıl ile Aziz Nesin, sadece iki zıt fikrin, iki ideolojik dünyanın birer temsilcisi değildi. İkisi de nevi şahsına münhasır birer aydındı. İkisi de yaşadıkları toplumla kavgalıydı. İkisi de fikirlerini yumuşatarak söylemekten hoşlanmazdı. İkisi de karşısındakini ikna etmekten çok sarsmak isteyen iki güçlü karakterdi. İkisine göre de aydın olmak, toplum içinde rahatça yaşamak değil, toplumla hesaplaşmak demekti.
Bu, onları birleştiren ortak yanlarıydı. Ayrıldıkları nokta ise şuydu:
Aziz Nesin, toplumun kutsallarını “sorgulayarak” değiştirmeye yeltenmişti; Necip Fazıl ise aynı kutsalları “yeniden kurarak” dönüştürmeye...
*
İkisi için de “agresif aydın” dedim demincek. Aziz Nesin’den 9 yaş büyük olan Necip Fazıl; mevcut düzenin, yanlışlarını düzelterek düzelebileceğine inanmıyordu; o düzene temelden karşıydı çünkü. Sadece düzenin yanlışlarını değil, temelini de reddediyordu. Cumhuriyetin kurucu zihniyetiyle meselesi vardı. Geçmişe dönüp, “Ulu Hakan” sıfatını o ortaya attı. Hem Batılılaşmaya hem de materyalist fikre karşıydı; ikisinin yerine İslam merkezli bir dünya görüşünü öneriyordu. Şiir, hitabet ve polemik en büyük silahlarıydı. “Büyük Doğu” adıyla bir fikir hareketinin kurucu babasıydı.
Hakikat kürsüsünün baş hatibiydi. Fikirleri, o kürsüden topluma doğru dalga dalga yayıldı. Huruç hareketini yukarıdan aşağıya doğru başlattı. Dünyayı sadece eleştirmiyor, onu şu şekilde yeniden tasnif ediyordu:
İnananlar ve inanmayanlar... Hakikatin tarafında olanlar ve o hakikate ihanet edenler... Ruhu temsil edenler ve maddeye teslim olanlar...
Öfkeli bir münevverdi. Öfkesi, ahlaki ve fizik ötesi bir kesinlikten güç alıyordu. O sadece bir şair, bir sanatkâr değildi; aynı zamanda bir dava adamı, bir hakikat taşıyıcısıydı. Buna iman etmiş olması, sertliğini besleyen yegâne şeydi. Gücünü, fikrini büyük bir heyecana, heyecanını da bir “bağlılık biçimine” dönüştürebilmesinden alıyordu. Bu durum onun en büyük handikapıydı. Zira en belirgin kusuru, muarızlarını anlamaya çalışmak yerine onları birer düşmana dönüştürme eğilimi taşımasıydı.
*
Aziz Nesin de en az Necip Fazıl kadar agresifti. Hırçınlığını, muktedir olanı gülünçleştirme cesaretinden alıyordu. Necip Fazıl’daki şiir ve hitabet silahı, onda mizah biçimini almıştı. Devlete, dini taassuba, bürokrasiye, milliyetçiliğe ve toplumsal ikiyüzlülüğe hep bu silahla saldırdı. Onda mizah bir eğlence aracı değildi; onun mizahı insanı kendisi hakkında da şüpheye düşürürdü. Aziz Nesin, Necip Fazıl’ın tersine yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru bir eleştiri hattı kurmuştu.
Hedefi belliydi:
Güçlü olan, kendisini dokunulmaz sanan ve kalabalıkların arkasına saklanan... Ciddi bürokratı, ahlaklı geçinen yobazı, iktidarda olmanın her şey olduğunu sanan politikacıyı mizah silahıyla sıradanlaştırıp gülünçleştirdi.
Hapishaneyi, sürgünü, işsizliği ve açlığı göze alarak inandığı fikirleri ölümüne savundu. Muktedir olanla savaşmaktan kaçınmadı. Karşılaşabileceği bütün bedelleri ziyadesiyle ödedi. Hoşgörüsüzlüğe mizahla karşı durdu ama kendi doğrularını savunurken çoğu zaman kendisi hoşgörüsüzlük bataklığına saplandı.
Çoğu zaman kendi fikrinin ürünü olan kesin ve sert hükümleri, değişmez, mutlak gerçek olarak sundu. Bu yüzden çoğu zaman eleştirdiği dogmatizm tuzağına kendisi düştü.
Hiçbir dönemde halk dalkavukluğu yapmadı. Tam tersine; halkı, kendisini okutup yetiştiren bir velinimet olarak gördü. Bu yüzden kendisini ona hep borçlu hissetti. Borcunu da sanatını onun hizmetine sunarak ödemeye çalıştığına inandı.
O halk; kolayca aldatıldığında, cahil kalmakta ısrar ettiğinde ya da güçlü olan karşısında boyun eğdiğinde, Aziz Nesin gözünü kırpmadan onu kendi mizahının hedefi haline getirdi. Halkın yanındaydı, amenna; ama o halkın zaaflarını da teşhir etmekten geri durmuyordu. (“Bu toplumun yüzde 60’ı aptaldır” sözü onundur.) Bu çelişki, yazarlığının en önemli malzemesiydi.
*
Necip Fazıl ise halka Aziz Nesin’in baktığı gibi bakmadı. Cumhuriyet kurulduktan sonra memleket dışına, okumak üzere devletin, dolayısıyla halkın parasıyla gönderilen ilk talebe kafilesinde yer aldığı halde, o parayı Paris kumarhanelerinde ve bohem hayatında gözünü kırpmadan harcadı. Hiçbir dönemde kendisini halka karşı borçlu hissetmedi. Ona göre halkın mevcut hali, hal değildi. Mutlaka kendi idealindeki ahlaki ve manevi düzene doğru dümen kırmalı, behemehal dönüşmeliydi. Kaybedilmiş bir medeniyet vardı. Halkı, kaybettiğine inandığı o medeniyetin yeniden kurulmasında itici güç olmaya çağırıyordu.
*
Necip Fazıl da Aziz Nesin de yaşadıkları toplumun kurulu düzeninden hoşnut değildi. İkisi de bu düzenin değişmesi gerektiğine inanıyordu. Aziz Nesin bu değişimi sosyalist bir bilinçle, bilimle, eleştiri ve sorgulamayla olabileceğini savunurken; Necip Fazıl inanç ve ülkü etrafında toplumsal bir seferberlik öneriyordu.
İkisi de çok öfkeliydi.
Aziz Nesin’in amacı insanın kendi yarattığı tabuları ve putları yıkmaktı. Öfkesini bu istek besliyordu. Necip Fazıl’ın amacı ise yıkılan manevi dünyayı yeniden kurmaktı. Öfkesinin kaynağı buydu. Hedefe varmak için Aziz Nesin kahkahayı ve mizahı kullandı. Necip Fazıl ise şiiri ve hitabet gücüne sığındı.
Birleştikleri tek ortak nokta, ikisinin de yaşananlara seyirci kalmayı kesinlikle reddetmeleriydi.
Aziz Nesin, insanın bilime ve değişime güvenerek her işin üstesinden gelebileceğine inanıyordu. Necip Fazıl ise insanın inanacak bir hakikate ihtiyaç duyduğunu savunuyordu... Biri şüpheyi uyandırmak, diğeri inancı ayağa kaldırmak istiyordu. İkisi de toplumu sarsmak istiyordu; ama sarsıntının ardından nasıl bir insan ve nasıl bir toplum çıkacağı konusunda birbirlerinden temelden ayrılıyorlardı.
*
Necip Fazıl, “Bâbıâli” kitabında; 4 Aralık 1945’te tarihe “Tan Olayı” olarak geçen, sağ görüşlü gençlerin kışkırtılarak bir gazete binasını yakmalarıyla sonuçlanan o vahim hadise günlerine dair, Aziz Nesin ile ilgili bir hatırasını anlatır. Necip Fazıl’a göre “Tan Baskını”, ettiği beddua sonucu meydana gelmişti.
Ona göre olay şöyle gelişmişti:
Baskından birkaç gün önce Tan gazetesinin yazarlarından Aziz Nesin, köşesinde bir fıkra yayımlar. Bu fıkrada; Necip Fazıl’ın Eyüp’te bir şeyhe bağlandığını, o şeyh tarafından ağzı açılıp içine tükürüldüğünü ve arkası sıvazlanarak “Haydi yürü!” diye bu yola sürüldüğünü anlatarak ona alaycı ve hakaret dolu bir dille saldırır. Necip Fazıl bu fıkrayı, Erenköy’deki evinde yatağa uzanmış, kucağında birkaç aylık oğlu Mehmed varken okur.
Okumayı bitirdikten sonra içi yana yana elini hacet dergâhına kaldırır: “Allah’ım, benim hiçbir kıymetim ve şahsım adına istediğim yok! Fakat Efendime edilen bu hakaretin cezasını senden bekliyorum! Tez cezalandır Allah’ım!.. Ey yolun büyükleri!.. Allah’ın izniyle ve ruhaniyetinizle yetişin!”
Necip Fazıl’a göre bu beddua tutar. Sağcı gençler, Tan Gazetesi binasını yakmak üzere Bâbıâli’ye doğru hücuma geçer. Gerisini kendisi şöyle anlatır:
“Bu gazetede karargâh kuran komünizma; ‘Zincirli Hürriyet’ ve türlü isimler taşıyan atılışlarla kendisine tecelli zemini ararken, birdenbire Anadolu ve köklü üniversite gençliğinin pençesine düştü. Eşyası toz gibi havaya savruldu ve makineleri makarna gibi didik didik edildi. Hiçbir resmî ve ısmarlama sevk ile idareye tabi olmaksızın, kendi öz vicdanlarının dürtüsü peşinden harekete geçen bu gençler, Büyük Doğu idarehanesinin önüne gelerek tezahüratlarını göklere çıkarmışlar; Sabık Şair’i pencereye çağırmış ve hitabını çılgın alkışlar içinde dinlemişlerdir. Yara berelerini de aynı idarehanede tedarik ediliveren pansuman malzemesiyle sarmışlardır.” (Babıali, s. 266)
Necip Fazıl’a göre “ilk Büyük Doğu gençliği”, o gün kendini göstermeye başlar.
Yine aktardığına göre, “efendisine” yaptığı hakaretten dolayı gazetesiyle birlikte cezasını bulan Aziz Nesin, “bir süre sonra Sabık Şair’e en keskin alaka ve takdir gözüyle” bakacaktır. Hatta daha sonra, gençlik döneminde maddi olarak en sıkışık ve zor durumda olduğu bir zamanda şiirlerini dergisi “Büyük Doğu”ya gönderir. Üstat, bu şiirleri kendi tarzına uygun bulmasa da ona maddi bir katkı olsun diye dergisinde yayımlar.
*
Aradan geçen uzun yıllar içinde köprülerin altından çok sular akar; Tan gazetesi baskınının öfkesi diner, genç şairlerin ve yazarların her biri Türk edebiyatının kendi kulvarlarındaki zirve isimleri haline gelir. Takvimler 5 Aralık 1980’i gösterdiğinde, geçmişte uğradığı haksızlıklara karşı Necip Fazıl’ın “bedduasını” alan o genç yazar, artık üne kavuşmuş ve Çatalca’da kimsesiz çocuklar için Nesin Vakfını kurmuştur.
Aziz Nesin, o sırada Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’nü kazanan Necip Fazıl’a, vakfın antetli kâğıdıyla tarihi bir mektup gönderir. Gençliğindeki o zor günlerde kendisine uzatılan gizli eli unutmadığını gösteren Nesin, mektubuna hürmet dolu bir ifadeyle, doğrudan “Üstad” hitabıyla başlar. Aziz Nesin’in, şairin ölümünden üç sene önce Necip Fazıl’a gönderdiği mektup şöyle:
“5 Aralık 1980
Üstad,
Çoktan beri ziyaretinize gelmek istiyorum. Ancak ben, sizden çok uzakta oturuyorum. Çatalca’da kimsesiz çocuklar için kurduğum Vakıf’ta yaşamaktayım. Yine de bir gün ziyaretinize geleceğim.
Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü kazandığınız için sizi candan kutlarım. Bu ödülü almakla Kültür Bakanlığını ödüllendirdiniz.
Size gelecektim, ama üç gün sonra Almanya’ya gidiyorum; bir ay sonra döneceğim.
Altı yıldan beri Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı adıyla bir yıllık çıkarmaktayım. Size son sayısını gönderiyorum, tetkik etmeniz için. İnşallah yüzüncü yaşınızda da sizi tebrik etmek bana kısmet olur. Ben sizden dokuz yaş küçüğüm.
Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı için, yetmiş beşinci yaşınıza dair bir yazı vermenizi rica ediyorum. Bu yazıyı eski yazı yazabilirsiniz. Size daha kolay gelirse. Yazmaya zamanınız yoksa bu mektubu size getiren hanıma söyleyerek yazdırabilirsiniz. Ama ben sizin yazınızı tercih ederim.
Yazı istediğiniz uzunlukta olabilir. Her ne isterseniz yazınız. Mesela yetmiş beşinci yaşınız dolayısıyla bir muhasebe, geçmişle bir muhasebe... Yahut hatıralarınızdan bir bölümü anlatabilirsiniz. Şiirinizde yahut tiyatro yazarlığınızdaki merhaleleri de açıklayabilirsiniz, ya da büsbütün başka şeyler...
Yazınızla birlikte bir de fotoğrafınızı rica ediyorum.
Bu yıllığın neşri gecikmiştir. Bu münasebetle mümkün olduğu kadar çabuk gönderirseniz beni sevindireceksiniz.
Ziyaretinize geleceğim.
Yolunuz düşerse bir gün sizi Vakıf’a da misafir etmekten şeref duyarım.
Neslihan Hanımefendiye lütfen saygılarımı bildiriniz.
Her zaman dostluklar...
Aziz Nesin
*
Ölümünden sonra kitap olarak yayımlanan “Birlikte Yaşadıklarım, Birlikte Öldüklerim”adında bir dosyaya aldığı bu mektubun yanında Aziz Nesin’in Necip Fazıl’a dair birçok notu var. Belli ki uzun bir yazı tasarlamaktadır. O notlardan; iki "agresif aydının" ta "Büyük Doğu"dan beri ilişkilerini sürdürdüklerine dair birçok ipucu var.
Onlardan biri şöyle:
“Yılbaşı gecesinin sabahı yolda gördüm. Başka bir Kısakürek akrabasını da gördük. Elli liradan başlayıp indire indire para istedi. Galiba 2,5 liraya razı oldu. Ne tuhaf bu kadar küçüğe inerken bile küçülmezdi.”
Ve şu not: “Dev aynalarına Sığmayan Şair: Necip Fazıl…Ayna ne denli büyük olursa olsun; ister boy aynası, ister duvarı boydan boya kaplayan ayna, ister dev aynası olsun, hiçbir ayna onu bütünüyle yansıtıp gösteremezdi. Salt yüzü bile aynalara sığmazdı, kendi gözünde kendisi öylesine büyüktü...”
Bir başka notta ise, “Nâzım'ı kıskanırdı. Müslüman dünyasında ona öyle değer verilmesini isterdi” dedikten sonra şu cümleyi yazar: “Amacımız bir, iktidarı devirmek. Seninle sonra hesaplaşacağız.”
*
İkisi hangi iktidarı devirmek istedi de devirdi bilinmez. Hesaplaştılar mı, yoksa o “hesaplaşmayı” bize miras bıraktılar da onların adına bugün biz mi yürütüyoruz; bunu da tam bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var:
Coşkun nehirlere benzeyen ve kabına sığmayan bu tür aydınlar, her ne kadar farklı yollardan ilerleseler de gerçeğin peşinden gidenlerin buluştuğu o yalnız ortamda, günün sonunda aynı ortak kaderi paylaşırlar.
Hesaplaşmaları da mahşere kalır!