Dünya ekonomisi bugünlerde görünmeyen ama etkisi çok güçlü bir sıkışmanın içinde. Enerji hatları zorlanıyor, hava sahaları daralıyor, tedarik zincirleri aksıyor. Sorun sadece petrol ya da uçak değil; topyekûn sistemin kendisi baskı altında. Bu tablonun merkezinde ise Orta Doğu var.
Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilim, küresel petrol akışının yaklaşık beşte birini riske sokmuş durumda. Tankerlerin beklemesi, sigorta maliyetlerinin artması ve geçişlerin yavaşlaması petrol fiyatlarını kısa sürede 120 doların üzerine taşıdı. İniş çıkışlarda gelişmelere göre kısa aralıklarla değişiyor. ABD’nin stratejik rezervlerinden piyasaya verdiği yüz milyonlarca varillik petrol bile bu baskıyı ancak sınırlı süre hafifletebildi. Ama asıl kırılma petrolün kendisinde değil, taşınmasında.
Bugün piyasada petrol var, fakat akışı sorunlu. Bu da klasik arz krizinden daha tehlikeli bir durum oluşturuyor. Lojistik kilitlenme şu an dünyanın en önemli meselesi haline gelmiş durumda.
Doğal gaz tarafında ise tablo daha da hassas. Katar’daki Ras Laffan gibi dünyanın en büyük LNG merkezlerinden birinde yaşanan aksama, Avrupa ve Asya arasında yeni bir rekabet başlattı. Avrupa, Rus gazından çıkış sürecini hızlandırırken LNG’ye daha fazla yükleniyor. Aynı LNG’ye talip olan Asya ile rekabet ise fiyatları yukarı çekiyor.
Üstelik risk sadece üretimle sınırlı değil. Bab el-Mendeb Boğazı gibi ikinci kritik geçiş noktalarının da tehdit altında olması, küresel enerji ticaretinin iki ana damarını aynı anda baskı altına alıyor.
OPEC+ cephesinde ise tablo zayıf. Açıklanan üretim artışlarının sahada karşılığı yok. Körfez’deki güvenlik riski nedeniyle üretim artsa bile sevkiyat sınırlı kalıyor. ABD’de kaya petrolü üretimi artış sinyali veriyor, ancak bu artışın piyasayı dengelemesi zaman alacak. Kısacası enerji piyasası şu an gerçek üretimden çok risk algısıyla fiyatlanıyor. Bu enerji sıkışmasının birebir yansıması ise havacılıkta görülüyor.
Hava sahalarının kapanması ve riskli bölgelerin artması nedeniyle uçuş rotaları uzuyor. Bu da yakıt tüketimini artırıyor. Aynı anda uçak üreticilerinin teslimat gecikmeleri havayollarının filo büyütmesini zorlaştırıyor. Bu yüzden Lufthansa gibi şirketler emekliye ayırdıkları A380’leri yeniden uçurmaya başladı. Çünkü talep yüksek, kapasite sınırlı. Bunun sonucu olarak daha pahalı biletler, daha uzun uçuş süreleri ve daha düşük operasyonel verimlilik ortaya çıkıyor. Türkiye de bu iki büyük dalganın tam ortasında yer alıyor.
Türkiye’nin petrol ve doğal gazda dışa bağımlılığı yüksek. Petrolün 120 dolar bandında kalması, akaryakıt fiyatlarından lojistiğe kadar her alanda maliyet artışı anlamına geliyor. Bu da doğrudan enflasyona yansıyor.
Doğal gaz tarafında ise LNG maliyetlerindeki artış dikkat çekiyor. Özellikle spot LNG’ye bağımlı kısımda fiyatlar hızla yükseliyor. Bu durum, uzun vadeli ve sabit fiyatlı anlaşmaların önemini bir kez daha ortaya koyuyor.
Havacılık tarındaki durum ise daha ilginç bir konuma sahip. Yakıt maliyetleri arttıkça havayollarının giderleri yükseliyor. Bu da bilet fiyatlarına yansıyor. Ancak burada Türkiye için önemli bir avantaj var. Kriz dönemlerinde coğrafya öne çıkar. Türkiye ve Türk havacılık şirketleri; başta THY, Pegasus, AJet olmak üzere krizleri iyi yönetiyorlar. Coğrafya avantajından nasıl faydalanılması gerektiğini iyi biliyor. Havalimanı tarafında zaten her türlü hazırlıklar var.
- Hafta sonu İtalya’da yakıt kesintisi başladı. “3 saatten kısa uçuşlara yakıt verilmeyecek” haberleri tedirginliğe sebep oldu. Türkiye’de böyle bir durum yok. Fakat benzer yakıt kısıtlaması olursa öncelik kime verilebilir konusu tartışılabilir. Havacılıktaki yakıt krizinin çok farklı etkileşim alanları olduğu için Brent petrol tarafındaki gelişmelerden bağımsız değerlendirilmesi gerekiyor. Mesela Türkiye’de geçen cuma günü uçak yakıtının tonu 1.841 doları gördü. Krizden önce 700-800 dolar seviyesindeki duruma göre değerlendirildiğinde gelişmeler sektör açısından sıkıntılı.
Türkiye’de uçak yakıtı alanında yetkin isimlerle görüştüğümde ise fiyat dalgalanmalarına rağmen yakın zamanda tedarik anlamında bir sıkıntı olmayacağını TÜPRAŞ teyit etmiş. Halbuki şu an Avrupa’nın tamamında uçak yakıt sıkıntısı söz konusu. Çünkü depoları 4 hafta için kurgulanmış. Ülkemizde ve çeşitle devletler uçak yakıt fiyatları 15-30 günlük dilimlerde, %3 aşağı veya yukarı hareket etmesi halinde havayollarına yansıtılıyor. Sektördeki asıl meselelerden birisi de yolcunun azaldığı bir dönemde artan yakıt fiyatları biletlere yansıtıp/yansıtmama ikilemi…
Bu kriz anında İstanbul Havalimanı’nda uçak yakıtı tüketiminin geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 10 seviyesinde artması, Antalya Havalimanı’na olan trafikte düşme olmadığı gibi krize rağmen geçen yılki rakamlar yakalanmış ve paskalya tatili için Avrupa’dan gelenlerle yükselişe geçmiş. Bütün bunlar coğrafya avantajının iyi kullanıldığını gösteriyor.
Avrupa ile Asya arasında alternatif ve güvenli hava koridorları önem kazanırken, Türkiye’nin hava sahası ve İstanbul’un hub/merkez rolü daha da değerli hale geliyor. Benzer şekilde enerji tarafında da Avrupa’nın Rus gazından çıkış süreci, Türkiye’yi TANAP ve TürkAkım gibi hatlar üzerinden kritik bir geçiş ülkesi konumuna taşıyor.
Görüldüğü üzere enerji ve havacılık tarafında kriz hem risk hem fırsat üretiyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın uzun vadeli projeksiyonlarının, geliştirdiği politikalarıyla krizi atlatıyoruz. Bakanlık yetkililerin de vurguladığı üzere enerjide arz çeşitliliğinin artırılması, LNG’de uzun vadeli kontratların genişletilmesi, yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlandırılması ve depolama kapasitesinin büyütülmesi artık ertelenebilir konular değil.
Yeni dönemde ise ucuz enerji sürecinin geride kaldığını göreceğiz. Enerji pahalıysa ulaşım pahalı olur. Ulaşım pahalıysa ticaret yavaşlar. Dünya bu yeni dengeye geçerken Türkiye’nin önünde iki yol var: ya maliyet baskısı altında kalacak ya da bulunduğu coğrafyayı avantaja çevirerek yeni enerji ve lojistik düzeninin merkezlerinden biri olacak.
Coğrafya avantajımızı iyi kullanmayı bildiğimize ve gerekli donanıma da sahip olduğumuza göre birazcık sabırla bu krizi en iyi atlatan ülkelerden birisi olacağız.
THY fırtınadan güçlenerek çıkıyor
Körfez’de başlayan kriz, küresel havacılıkta pek çok şirket için risk anlamına gelirken, benim haftalar önce burada dile getirdiğim bir tespitin bugün rakamlarla doğrulandığını görüyoruz. Türk Hava Yolları (THY), bu tür jeopolitik dalgalanmaların içinden kayıp vermeden çıkacak nadir şirketlerden birisi. Hatta bu ortam, THY’nin doluluk oranlarını daha da artıracağı bir dönem yaratır demiştim. Mart 2026 sonuçları, tam olarak bunu gösteriyor.
THY mart ayında yolcu sayısını geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 16 artırarak 7,2 milyona çıkardı. Krizin ortasında ulaşılan bu büyüme, şirketin bölgesel gerilimlerden nasıl ayrıştığını açık şekilde ortaya koyuyor.
Şubat ayında 6,5 milyon olan yolcu sayısının martta 7,2 milyona yükselmesi ise aylık bazda yaklaşık yüzde 11’lik güçlü bir sıçrama demek. Kriz döneminde böyle bir ivme yakalamak ve geçen toplam doluluk oranını %83,6’ya çıkarmak her havayoluna nasip olmaz. Bu oran geçen yıla göre 6,1 puanlık artış anlamına geliyor. Dış hat doluluğunun %83,7 ve iç hat doluluğunun ise %82,3 olması önemli bir başarıdır.
Bunlar, Körfez krizinin tam ortasında dahi talebin THY’ye yöneldiğini gösteriyor. Yani bir ay önce söylediğim gibi, bölgesel hava sahası daraldığında “güvenli, büyük ve küresel” bir taşıyıcı olarak THY’nin tercih edilme payı artıyor.
Bir diğer önemli veri de THY filosu mart sonu itibarıyla 472 uçaktan 528’e çıkarak yüzde 11,9 büyümesidir. Koltuk kapasitesi (AKK) yüzde 8,7 artarak 22,8 milyar seviyesine ulaşmış. Bu ölçek büyümesi, şirketin kriz ortamında bile bir savunma pozisyonunda değil; tam tersine, ileriye yürüyen, kapasitesini genişletmeye devam eden bir strateji izlediğini gösteriyor.
Taşınan kargo-postanın yüzde 8,8 artışla 198,3 bin tona çıkması, THY’nin sadece yolcuda değil, lojistikte de güçlendiğini ortaya koyuyor. Netice itibariyle kriz THY’yi zayıflatmadı, daha da güçlendirdi.
Bölgesel hava sahalarının daraldığı, Körfez’de enerji ve güvenlik krizinin büyüdüğü bir dönemde THY’nin yolcu, doluluk, kapasite ve filo tarafında güçlenerek yoluna devam etmesi, yıllardır altını çizdiğim bir gerçeği bir kez daha teyit ediyor: THY, kriz dönemlerinin taşıyıcısı değil; kriz dönemlerinde büyüyen, güçlenen, talebi üzerine çeken bir marka.
Küresel türbülansın arttığı her dönemde THY’nin daha fazla tercih edilmesi de tesadüf değil; güçlü yönetim, geniş uçuş ağı ve güven algısının doğal sonucu. Açıklanan rakamlar da Körfez’deki gerginlik başladığında yaptığımız o tespitin altını kalın çizgilerle bir kez daha çiziyor. Özetle; THY, fırtınayı arkasına alarak ilerliyor.