Futbolun en gözde isimleri şüphesiz teknik direktörlerdir.
Oyuncuları yönetmek, taktik vermek, çalıştırmak, motivasyonlarını, psikolojilerini belli bir seviyeye çıkarmak dışında yönetim ve taraftar ilişkilerini düzenlemek gibi çok şeyi yaparlar.
Tıpkı öğretmenlik gibi.
Öğretmen olmakta tek başına yüksek okul bitirmekle olmaz.
Pedagojik formasyon eğitimini de almak zorundadırlar. Bu mesleği yapabilmeleri için bu süreç zorunlu bir koşuldur.
Teknik direktörler olmak için TFF’nin uyguladığı UEFA kriterleri geçerlidir.
Tıpkı öğretmenler gibi eğitimlerini tamamlamaları gerekir.
Bizim teknik direktörlerimiz bu aşamaları kolay geçerken, Avrupalı meslektaşları pratik olarak işe daha alttan başlar.
Federasyonlarından aldıkları lisansları olsa da, işi temelinden öğrenmek isterler.
Örneğin, Fenerbahçe’nin yardımcı antrenörü Dirk Kuyt.
Hollanda gol krallığı yaşamış, milli takım da oynamış, Liverpool formasını defalarca giymiş. Ardından Fenerbahçe’ye gelmiş.
Futbolu bırakınca doğal olarak antrenörlüğü seçmiş.
Teknik direktörlük lisansı olmasına karşın, gitmiş U19 takımını çalıştırmış. Deneyim kazanmış. Ardından teknik direktörlük yapmış.
Hiç gocunmamış. Şimdi, İsmail Kartal’ın yardımcılığını üstlenmiş.
Kariyerse kariyer. Hem de en üst düzey.
Bize gelince.
Futbolu bırakan yıldız oyuncular, TFF’nin kursunu bitirmeden bile bir takımın başına geçiyor.
Hatta, lisanları olmadığı için, onların yerine bir başkası maç öncesi ve sonrası demeç verir oldu.
İsim vermeye gerek yok.
Şu an Süper Lig teknik direktörlerine bakın. Hangisi altyapılarda çalıştı. Ya da yardımcı antrenörlük yaptı.
Futbolcu olmak başka, antrenörlük yapmak başka.
Eğitim ve tecrübe herkesi geliştirir.
Ülkemiz de tepeden inme teknik direktörlük çok cazip.
Bu da bize özgü bir durum.