ABD’de yapılacak Kongre seçimlerine birkaç gün kaldı. Seçimin siyasi boyutu çokça konuşuluyor tartışılıyor elbette. Türkiye açısından değerlendirmeler de önemli. Ancak ben bu yazıda bunların dışında bir konuya değinmek istiyorum.
ABD’deki seçmenler adayları tanımak, vaatlerini karşılaştırmak, hatta oy kullanırken karşılarına çıkacak konuları anlamak için daha fazla yapay zekaya başvuruyor.
Bunu ben söylemiyorum. Çok yakın tarihli birkaç araştırma var elimde. Birlikte irdeleyelim.
Ekim ayında National Conference on Citizenship tarafından yapılan iki ayrı araştırma, seçimlerde yapay zeka kullanım hızını gösteriyor. Ayın başında Amerikalıların yüzde 14’ü Kongre ve valilik adayları hakkında bilgi almak için yapay zeka kullandığını söylerken, iki hafta sonra bu oran yüzde 25’e yükselmiş. Seçimlerle ilgili herhangi bir konuda yapay zekaya başvuranların oranı ise yüzde 40’a ulaşmış. Bununla birlikte Amerikalıların yalnızca yüzde 22’si bu sistemlerin adaylar hakkında tarafsız bilgi sunduğuna güçlü biçimde güveniyor.
Bu veriler bize siyasette yeni bir dönemin işaretlerini veriyor. Sadece Amerika’da değil elbette. Dünyanın her yerinde insanlar siyasi tercihlerini belirlerken güvenilirliğinden emin olmadıkları bir aracı daha fazla kullanıyor.
Harvard Kennedy School bünyesindeki Ash Center’ın 30 Ekim’de yayınladığı çalışma da bu gelişmenin diğer tarafını ortaya koyuyor.
Amerikan seçim kampanyaları artık yapay zeka sistemlerinin adaylar hakkında ne söylediğini takip ediyor. Bunun için özel araçlar geliştiren şirketler gün geçtikçe artıyor. Kampanyaları yürütenler, seçmenlerin yapay zekaya yönelttiği soruların cevaplarında daha fazla yer almanın yollarını arıyorlar.
Temmuz ayında bu köşede yayımlanan ABD seçimlerinde sürpriz faktör başlıklı yazıda, seçmenlerin siyasi kararlarını yapay zekaya danışmaya başlamasının sonuçlarını ele almıştım. Ardından Algoritmaların hafızasında Türkiye ve 8,3 milyar yapay insan yazılarında, bu sistemlerin siyasi kanaatlerin oluşumu ve kamuoyunun geleceği üzerindeki etkilerini tartışmıştım. Harvard’ın son çalışması, o gün dikkat çektiğim gelişmelerin Amerikan seçimlerinde nasıl karşılık bulmaya başladığını gösteriyor.
Tüm bunlar bize şunu gösteriyor. Siyasi partiler yıllarca seçmene ulaşmak için gazeteleri, televizyonları ve sonrasında elbette sosyal medyayı kullandı. Hala da kullanılıyor bu araçlar elbette. Ama şimdi ise seçmenin siyasi bilgiyi edindiği yeni bir alanla karşı karşıyalar. Üstelik bu alanın nasıl işlediği, hangi kaynaklara öncelik verdiği ve cevapları nasıl oluşturduğu henüz çok iyi bilinmiyor.
Örneğin bir seçmen iki partinin ya da adayın ekonomi politikalarını karşılaştırmak istediğinde yapay zekaya sorabiliyor. Sistem farklı kaynaklardan bilgileri derleyip birkaç paragrafla bir karşılaştırma sunuyor kullanıcıya. Ancak bu karşılaştırmada hangi vaatlerin öne çıkarıldığı, hangi eleştirilerin yer aldığı veya hangi konuların dışarıda bırakıldığı kullanıcının oy tercihini değiştirebilir.
Siyasi partiler de bu nedenle yeni bir alana yatırım yapmaya başladı. GEO, yani Generative Engine Optimization (Üretken Motor Optimizasyonu), yani yapay zeka sistemlerinin ürettiği cevaplarda belirli içeriklerin daha görünür olmasını sağlamaya yönelik çalışmaların genel adı.
Daha önce bu köşede de değindiğim GEO, artık siyasi kampanyaların gündeminde. Artık şirketler adayların farklı yapay zeka modellerinde nasıl göründüğünü takip edebiliyor ve görünürlüklerini artırmaya yönelik öneriler sunabiliyorlar.
Dolayısıyla siyasi rekabetin yeni bir cephesi oluşuyor artık günümüzde. Partiler seçmenlere kendilerini anlatırken, yapay zekanın da kendilerini nasıl anlattığıyla ilgilenmek zorunda kalıyor.
Bu gelişmenin siyaset bilimi açısından üzerinde durulması gereken sonuçları var.
Alman düşünür Habermas, demokratik siyasetin temelinde kamusal tartışmanın bulunduğunu savunur. Ona göre vatandaşların ortak meseleleri özgürce tartışabildiği, farklı görüşlerin karşılaşabildiği ve siyasi iktidarın eleştiriye açık olduğu bir kamusal alan, demokratik meşruiyetin oluşmasında önemli bir yere sahiptir.
İşte seçim süreçlerinde yapay zekanın siyasi bilgiye erişmek için daha çok kullanılması, bu kamusal alanın işleyişini de etkileyebilir.
Çünkü gazetelerde yayımlanan bir haber veya televizyondaki siyasi tartışma, çok sayıda insanın aynı içerikle karşılaşmasını sağlıyordu şimdiye kadar. Bilgi kişiye özel değildi, kamusaldı. Yapay zeka ise her kullanıcıyla ayrı bir konuşma yürütüyor. Sorulara, kullanılan modele ve konuşmanın bağlamına göre farklı cevaplar üretebiliyor. Yani moda tabirle kişiselleştirilmiş bir bilgiyle karşı karşıya kalıyor seçmen.
Böylece aynı aday hakkında bilgi almak isteyen iki seçmen, birbirinden farklı değerlendirmelerle karşılaşabiliyor. Bu durum siyasi meselelerin daha kolay anlaşılmasını sağlayabilir elbette. Ancak vatandaşların birbirilerinin hangi bilgilere dayanarak kanaat oluşturduğunu görmesi de zorlaşabilir.
Habermas’ın kamusal alan yaklaşımı açısından üzerinde durulması gereken nokta burası. Demokratik tartışma, farklı görüşlerin birbirleriyle karşılaşmasına ve eleştirilmesine ihtiyaç duyar. Siyasi bilginin giderek kişiye özel konuşmalar içerisinde üretilmesi, bu karşılaşmaların niteliğini değiştirebilir. Çünkü ortak bir bilgi zemini yok oluyor böylece.
Malum sosyal medya algoritmalarıyla benzer bir süreci zaten yaşıyoruz. İnsanların hangi haberlerle karşılaşacağı, hangi siyasi tartışmaları göreceği ya da hangi görüşlere daha fazla maruz kalacağı büyük ölçüde sosyal medya şirketlerinin insafına ve iradesine bağlı hale geldi.
İşte yapay zekayla birlikte bu süreç başka bir aşamaya geçiyor. Kullanıcı artık kendisine sunulan haberler arasında gezinmek yerine doğrudan soru soruyor ve hazırlanmış bir cevap alıyor.
Ülkemiz açısından da üzerinde durulması gereken gelişmeler bunlar.
Siyasi partiler hala dijital iletişimi büyük ölçüde sosyal medya etkileşimi üzerinden değerlendiriyor. Oysa seçmenlerin bilgi edinme alışkanlıkları değişiyor ve siyasi iletişimin yöntemleri de bununla birlikte değişecek elbette.
Hatta daha da kritik bir durumu da parantez içinde aktarmak isterim. Yapay zeka sistemlerinin Türkiye’nin siyasi tarihini, toplumsal meselelerini ve güncel tartışmalarını hangi kaynaklardan öğrendiği de önem kazanacak. Eksik veya tek taraflı bilgilerle oluşturulan cevapların geniş kitlelere ulaşması, siyasi tartışmaların kapsamını etkileyecektir.
Harvard’ın çalışması yapay zekanın seçim sonuçlarını değiştirdiğini göstermiyor. Bu konuda henüz yeterli kanıt yok. Ancak siyasi kampanyaların yeni duruma uyum sağlamaya başladığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Bence önümüzdeki dönemde asıl tartışacağımız konu da burada şekillenecek.
Bir yandan siyasi partiler seçmenlere ulaşmaya çalışırken seçmenler de onları anlamak için yapay zekaya başvuruyor. İki tarafın da aynı sistemlere yönelmesi, siyasi iletişimin yapısını değiştirebilir.
Bir zamanlar seçimleri kazanmak için gazetelerin manşetlerinde, televizyon ekranlarında ve sosyal medya akışlarında görünmek gerekiyordu.
Şimdi bunlara yeni bir alan ekleniyor: Seçmenin yapay zekaya sorduğu sorunun cevabında yer almak.