İngiliz sinemacı Emerald Fennell (1988), oyunculuktan gelen bir isim… Oyuncu olarak “Call the Midwife” (2013-2017) ve “The Crown” (2019-2020) dizileriyle tanındı. Senaryo yazarlığına TV dizileriyle geçti. Yazıp yönettiği ilk uzun konulu filmi “Promising Young Woman”, 2020’de gösterime girdi ve en iyi film dahil 5 dalda aday olduğu Oscar’larda özgün senaryo ödülünü kazanmayı başardı. 2023’te ise “Saltburn” ile adından söz ettirdi, BAFTA ödüllerine 5 dalda aday gösterildi.
İlk iki filminde özgün senaryolarla çalışan Emerald Fennell, bu kez bir edebiyat uyarlamasıyla geliyor karşımıza. İngiliz edebiyatının klasikleri arasında yer alan “Uğultulu Tepeler”e (Wuthering Heights) el atıyor ve sinemaya, televizyona, tiyatroya defalarca adapte edilen 1847 tarihli romana serbest bir yorum getiriyor. Romanın geçtiği dönemi ve genel olay örgüsünü koruyor ama çok şeyi budayıp attığını, değiştirdiğini görüyoruz. Fennell, romanın en güçlü temalarından biri olan aşkı ve onun içindeki cinsel tutkuyu öne çıkaran bir yoruma imza atıyor.
Romanı okuyan veya önceki uyarlamaları seyredenler için açılış sahnesi tam bir sürpriz... Aynı zamanda karanlık… Ölüm, cinsellik, kolektif çılgınlık ve devletin güç kullandığı yasal şiddeti seyretmenin verdiği haz gibi motiflere yer veren bu sahneden sonra gerçekçi bir film beklemek mümkün. Ama bu iddialı girişin ardından, film ilerledikçe Fennell’in yorumunun, realizmle pek ilgisi olmadığı ortaya çıkıyor.
Fennell, romanın girizgahını ve bazı yan karakterleri tümüyle bir tarafa bırakıp, direkt olarak Catherine “Cathy” Earnshaw ile Heathcliff’in ilişkisine odaklanıyor. Hikâye çocukluklarından başlıyor. Küçük Cathy’nin (Charlotte Mellington) babası Mr. Earnshaw’un (Martin Clunes) Heathcliff’i (Owen Cooper) eve getirmesiyle… Earnshaw, sözde “soylu bir gerekçe” öne sürüyor. “Onu döven babasından kurtardım” diyor. Ama film ilerledikçe Heathcliff’in evlatlıktan ziyade karın tokluğuna çalıştırılan bir hizmetkâr olduğu, asla evlat muamelesi görmediği netleşiyor. Earnshaw’un, Heathcliff’i evde canı sıkılan kızı Cathy’ye arkadaş veya kardeş gibi değil, oyuncak gibi takdim etmesi de akılda kalıcı…
Alkol ve kumar bağımlısı Earnshaw, evdeki herkesi zehirleme potansiyeline sahip toksik bir karakter… Cathy ile Heathcliff arasında kısa sürede güçlü bir bağ kurulmasının nedenlerinden biri, birlikte Earnshaw’a karşı sergiledikleri dayanışma duygusu aslında…
Cathy ile Heathcliff’in Margot Robbie ve Jacob Elordi tarafından canlandırılan yetişkinlik çağlarına geldiğimizde, aralarındaki bağın hâlâ güçlü olduğunu görüyoruz ama bu bağı, nasıl tanımlayacaklarını tam olarak bilemiyorlar artık. Özellikle Cathy… Babasının kumar tutkusunun getirdiği iflas ve yoksulluk Cathy’yi, zengin komşu Linton’ların evine doğru çekmeye başlayınca, Heathcliff ile aralarındaki gerilim artıyor.
Filmin ilerleyen bölümlerinde, Heathcliff, Cathy ve Edgar Linton (Shazad Latif) arasındaki aşk üçgenine Isabelle Linton (Alison Oliver) da ekleniyor. Daha doğrusu, Isabelle, Heathcliff ile Cathy arasındaki tutku ve ego savaşında gönüllü bir mağdura dönüşüyor. Öncelikle kendi geleceğini ve konforunu düşünen Nelly’yi (Hong Chau) de unutmamak gerek. Bir lordun gayri meşru kızı olan ve çocukluğundan itibaren Earnshaw’larda yaşayan Nelly, bencil yaklaşımıyla aşka karşı materyalizmi temsil ediyor. Emily Bronte’nin klasik romanını analiz eden bazı uzmanların “gizli antagonist” dediği Nelly, burada nerdeyse “açık antagonist” gibi… Ve bu yaklaşım, onu hiçbir derinliği olmayan klişe bir melodram karakteri haline getiriyor.
“Peki, hangi karakter derinliğine ele alınıyor?” derseniz, “Sadece Cathy” diye yanıt vermek mümkün. Çünkü en azından ikilemlere düşüyor, çelişkiler yaşıyor; aklı ve duyguları arasında kalıyor. Fennell tüm filmi onun duygu değişimleri veya ruhsal serüveni üzerinden kuruyor zaten. Heathcliff ise onun karşısında tek boyutlu kalıyor.
Babasının evinde daha samimi, kendi gibi olabilen bir karakter Cathy. Maddi sıkıntılara rağmen özellikle Heathcliff ile birlikte olduğunda gerçek benliğini bulduğunu hissediyorsunuz. O ele avuca sığmaz, şımarık ve nerdeyse vahşi kız, Linton’ların evinde bir çeşit 18. Yüzyıl Barbie’sine dönüşüyor. Senaryo tekniği açısından, ani ve pek yerine oturmayan bir değişiklik bu… Hayatından memnun üstelik… Heathcliff, hayatına girmese, ömrünün sonuna kadar o şekilde yaşayacağını düşünüyoruz. Ama yatağındaki yumurtaların üzerine oturmasıyla birlikte onun için asıl ikilem başlıyor.
Fennell, filmin dramatik yapısını Cathy’nin duygu değişimleri üzerinden kuruyor. Margot Robbie de oyuncu olarak elinden geleni yapıyor, karakteri ve filmi ayakta tutmasını biliyor.
Başta Heathcliff, diğer tüm karakterler ise hedeflerine kilitlenmiş roketleri andırıyorlar. Biraz tanıdıktan sonra hepsinin ne yapacağını, nasıl davranacağını kestirmek pek zor değil. Heathcliff – Isabel arasındaki hastalıklı ilişki bile nereye gideceğini hiç merak etmediğimiz abartılı bir karikatür gibi kalıyor.
Emily Bronte’nin romanında Heathcliff, beyaz bir İngiliz olarak çıkmaz karşımıza. Etnik kökeni belirsiz, terk edilmiş bir çocuktur. O yüzden ırkçılık ve ayrımcılık, romanı zenginleştiren alt metinlerden biridir. Fennell ise onu öz babasından kötü muamele gören ve istenmeyen beyaz yoksul çocuğa çeviriyor. Karakterin beyaz olmasının filme ne eklediği gerçekten çok belirsiz. Bronte’nin romanından eksilttiği duygu ise hayli büyük… Fennell, sınıf meselesini çok ön plana çıkaramıyor. Tıpkı romanın feminizm, ahlak gibi kritik temalarını filmde aktif hale getiremediği gibi…
Aslına bakarsanız, Emerald Fennell, hikâye ve karakterler itibarıyla eski usul abartılı melodramların pek ötesine geçemiyor. Emily Bronte’nin romanından demode bir melodrama varması ise gerçekten üzücü…
Belli ki, yeni kuşaklar için çok çarpıcı ve etkileyici bir aşk filmi yapmakmış amacı. Açıkçası, hedefine ne ölçüde ulaştığını tahmin etmek zor ama kendi adıma, etkilendiğimi ve çarpıcı bulduğumu söyleyemem.
Sinemada biçimciliği olumsuz anlamda kullanmamaya dikkat ederim. Biçimci yaklaşımı, yönetmenin tarzı veya üslubu olarak görürüm. Hikâye, tema, karakterler ve alt metinlerle bütünleşen, nerdeyse içeriğin kendisine dönüşen biçimsel denemeleri çok severim. Fennell’in ilk filmi “Promising Young Woman”ı da sevmiştim. Çünkü hikâye anlatımını zenginleştiren, derinleştiren bir biçimcilik vardı. “Uğultulu Tepeler”de ise biçim, hikâyeyi sadece daha şık ve etkili hale getiriyor.
Filmin görselliğini oluşturan en önemli unsur olan mekân tasarımı, belki bunun dışında tutulabilir. Fennell, Wuthering Heights ve Linton malikanesini birbiriyle zıt iki resim gibi ele alıyor. Cathy’nin büyüdüğü ev, en iyi dönemlerini geride bırakan bir mekândan nerdeyse virane olmaya doğru evriliyor. Sonlara doğru ise Heathcliff’in marazi ve karanlık yanını temsil etmeye başlıyor. Linton’ların malikanesi, Cathy’nin ruh haliyle değişen bir mekân… Başlangıçta, Cathy için zenginliği, refahı ve mutluluğu temsil ediyor. Tüm malikane, renkleri ve tasarımıyla oyuncak ev maketinden büyütülmüş gibi duruyor. Ama sonlara doğru Cathy ile birlikte renk tonları ve ışığıyla değişmeye başlıyor.
Orijinal roman dahil, birçok uyarlamada Yorkshire kırsalı, ayazı, sert iklimi ve kıraç toprağıyla nerdeyse karakter gibidir. Kışı, soğuğu içinizde hissedersiniz. Fennell filmde tüm bu duyguları büyütebildiği kadar büyütüyor; bazı kadrajlarda ise doğayı dışavurumcu bir mekân gibi düzenliyor.
Fennell, iki malikanenin tasarımını, gerçekçi yaklaşım üzerine kursa da filmin genelinde realizmden uzak duruyor. Birçok sahnede reklam filmi estetiği hissediliyor. Şık görüntüler bulma hedefi, her şeyi belirliyor. Gökyüzünün kızıla kestiği, yağlıboya resimleri andıran çekim başta olmak üzere bazı sahnelerde dışavurumcu tarza meylediyor film. Fennell, iç ve dış mekânlarda farklı tonları ve renk paletlerini kullanıyor. Sembolizmden uzak durmuyor. Son yılların yükselen görüntü yönetmeni İsveçli Linus Sandgren’le birlikte her kadrajı büyük bir özenle, resim gibi çizip boyadıklarını görüyoruz. Sandgren, farklı formatları kullanmasıyla tanınan bir sinemacı… “Uğultulu Tepeler”i de 1950’lerden kalan ama son birkaç yıldır yükselişe geçen eski bir geniş perde formatı olan 35 mm VistaVision tekniğiyle çektiğini biliyoruz. Sandgren’in, IMAX kopyasından seyrettiğim görüntü çalışmasının filmin en iyi taraflarından biri olduğunu düşünüyorum. Anthony Willis’in fon müziği ve Charli XCX imzalı şarkılar da “Uğultulu Tepeler”in seyir keyfini yükseltiyor. Ama tüm bunlar filme duygusal anlamda derinlik getiremiyor.
“Uğultulu Tepeler”i seyrettikten sonra Emerald Fennell’in bu ay Londra’da BFI’da (British Film Institut) gösterilmek üzere seçtiği “13 stilize aşk filmi” seçkisini gördüm. Hepsi de birbirinden iyi filmler… Ama “Uğultulu Tepeler”i seyrederken açıkçası hiçbirini hatırlamadım. Fennell’in filmini seyrederken benim aklıma daha çok, 1980’lerde reklamcılıktan gelen biçimci İngiliz yönetmenleri ve özel olarak da Adrian Lyne’ın filmleri geldi.