Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar En iyi hastane filmlerinden bir

        İsviçreli yönetmen Petra Biondina Volpe’nin yönettiği, uluslararası başlığı “Late Shift” olan “Gece Vardiyası” (Heldin), eski hemşire Madeline Calvelage tarafından yazılan bir kitaptan uyarlama… Kitabın orijinal Almanca adı: “Unser Beruf ist nicht das Problem: Es sind die Umstände”… Google’ın Türkçe’ye “Mesleğimiz sorun değil: sorun koşullar” diye çevirdiği bir başlık bu… Aynı zamanda, filmin ana fikrini de özetliyor. “Gece Vardiyası”nın, hemşirelik mesleği üzerine çekilen en önemli ve kayda değer birkaç filmden biri olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, alışageldiğimiz tarzda hastane ve doktor dramalarından hayli farklı durduğunu söylemem gerek.

        Sahiciliğiyle dikkat çeken bir film “Gece Vardiyası”… Yönetmen Volpe’nin yazdığı senaryonun en parlak yanı, aşırıya kaçan, uç noktalarda dolaşan melodramatik bir hikâyeyle karşımıza gelmemesi… İsviçre’de bir hastanedeyiz ve gece vardiyasından önceki mesaisinde hemşire Floria Lind’i (Leonie Benesch) takip ediyoruz. Kuşkusuz, sıradan bir gün yaşamıyor. Hayli yoğun ve sıkıntılı saatler geçiriyor ama film bittiğinde birçok gününün böyle geçtiğini, hastanedeki hiçbir mesaisinin onun için çok kolay olmadığını tahmin ediyoruz.

        Hastaneye gelişi ve hemşire üniformasını giymesiyle başlıyor film. Meslektaşlarıyla arasında geçen ilk konuşmalardan, Floria’nın çalıştığı vardiyada hemşire eksikliği problemi olduğunu anlıyoruz. Nöbeti devraldığı meslektaşı, ona vardiyasında sorumlu olduğu hastaları tek tek saydığında ve neler yapması gerektiğini söylediğinde, bizi bekleyen krizin hangi hastalardan veya nereden çıkacağını hesap etmeye çalışıyoruz. Gece ilerledikçe, Floria için her hastanın kendine göre hassasiyetleri ve zorlukları olduğu anlaşılıyor.

        Meslektaşı bakması gereken hastaları sayarken hepsine yetişmesi imkânsız geliyor bize. “O hastalardan biri biz olabilirdik” diye iç geçiriyoruz. Üstelik, Türkiye’deki gibi çoğu hastanın refakatçisi yok. Çoğu, her gereksinimi için Floria’ya muhtaç. Onun da yardım isteyecek kimsesi yok. Stajyer Amelie (Selma Jamal Aldin) ve deneyimli meslektaşı Bea (Sonja Riesen), en az onun kadar yoğun... Üstelik sadece hastalar, hasta yakınları değil; hastane içindeki başka birimler tarafından da aranıyor ve acilen yapması gerekenler bildiriliyor Floria’ya.

        Film boyunca nerdeyse tek bir an dahi boş kalıp, “Şimdi ne yapmam gerekiyor?” diye düşünemiyor. Acilen yapması gereken işler, onu hastane içinde oradan oraya sürüklüyor. Rutin hasta kontrollerini aksatmamak için elinden geleni yapsa da herkese yetişemiyor. Zaman yönetimi veya planlaması yapması nerdeyse imkânsız. Çünkü hep yetişmesi gereken bir yer, acilen ilgilenmesi gereken bir hastası oluyor ve işi hep detaylar üzerine kurulu…

        Film ilerledikçe, hasta ve hasta yakınlarının çoğunun, Floria’nın yaşadığı gündelik zorluklarla ilgilenmemesi, onunla empati kurmaması, sadece hizmet beklemesi, bizi rahatsız etmeye başlıyor. Geciktiğinde ağır şekilde eleştiriliyor, tepki alıyor Floria. Kimisi küfür ediyor, kimisi hakaret… Ama kimse ona nerde olduğunu, ne yaptığını sormuyor. Aynı odayı paylaşanlar dışında hiçbir hasta, başka bir hastanın sorunuyla veya hastanedeki personel eksikliğiyle ilgilenmiyor. Herkes Floria’nın kendisine öncelik vermesini istiyor. Sabırsız ve asabi hastalar, onu yönetime ve doktorlara şikâyet etmekle tehdit ediyor.

        O ise tüm bunlara kısa yanıtlar vererek tartışmayı uzatmamaya, sadece işine odaklanmaya çalışıyor. Sabırlı olması gerektiğinin farkında. Üstüne gelindiğinde profesyonel ve sakin duruşundan taviz vermek istemiyor. Hastaların şikayetini ileten iki doktora “Aynı anda iki yerde bulunamam” demekle yetiniyor ama bastırdığı tepkiyi hissediyoruz.

        Bu arada, işini gerçekten iyi yapıyor. Hastalar ve hasta yakınlarıyla iletişimi harika. İnsanî yanı güçlü… Hastalarıyla sadece profesyonel olarak ilgilenmiyor. Onlarla duygusal bağlar kurmaktan çekinmiyor. Paniğe kapılan yaşlı hastasıyla birlikte şarkı söylediği sahnede, melek gibi bir hemşire olduğunu anlıyoruz. En yoğun anında dahi onları dinlemekten veya onlara moral vermekten geri durmuyor. Kimseyi kırmamaya çalışıyor. Hastası için doktorlarla tartışabiliyor.

        Belki de insanî yanları nedeniyle Floria bize feleğin çemberinden geçmiş, sabırlı ve tecrübeli bir hemşire gibi gelmiyor. Haksızlığa uğradığında içten içe kor gibi yandığının ve her an alevlenebileceğinin farkındayız. Ki alevleniyor zaten bir noktada. Sadece o değil. Hastalar ve hasta yakınlarının da her an gerilim çıkarabileceği ortada…

        Filmin odaklandığı meselelerden biri, bu yoğun tempoda hata yapma ve işinin gereklerini yerine getirememe olasılığı… Sonuçta, hepimiz yoğun iş temposunda hata yapabilen ve hoş görülmeyi bekleyen insanlarız. Floria’nın ise çok fazla hata yapma lüksü yok. Mesleği insan sağlığıyla ilgili ve yapacağı kritik bir hatanın vicdani yükünü ömür boyu taşımak zorunda kalacağını biliyor.

        “Gece Vardiyası”nı seyrederken belirli bir noktadan sonra hemşireliğin nereye kadar sürdürülebilir bir iş olduğunu sorguluyoruz haliyle. Olayların İsviçre gibi, Avrupa’nın orta yerindeki müreffeh bir ülkede geçtiğini hesaba kattığımızda, açıkçası moralimiz daha da bozuluyor. “Film abartıyor” diye düşünmeniz olası ama finaldeki istatistikler, sorunun hafife alınmayacağını ortaya koyuyor ve bir kez daha sağlık sistemi hakkında kaygılı düşüncelere kapılmamızı sağlıyor.

        Ve her şeyden bağımsız olarak… Sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin bu kadar yoğun olduğu, hasta yakınlarının öfkelerini doktorlardan, hemşirelerden çıkardığı bir ülkede “Gece Vardiyası”nı izlemek tam bir gerilim filmi duygusu veriyor.

        Senaryoyu da yazan Petra B. Volpe, Floria’yı filmin nerdeyse yüzde 90’ında işini yaparken gösteriyor bize. Onu ilaç hazırlarken, hastaların ateşi ve tansiyonuna bakarken, detaylarla ilgilenirken, oradan oraya koştururken ve çevresindeki insanlarla iletişim halindeyken görüyoruz. Özel hayatına ve geçmiş öyküsüne çok az yer veriliyor. Sadece birkaç sahnede, özel hayatında bazı sorunlar yaşayan biri olduğunu anlıyoruz. Floria’nın gösterdiği emeğe odaklanılması, filmin en sevdiğim yanlarından biri oldu. Filmin orijinal adının “kadın kahraman” anlamına gelmesi de hoş bir nokta….

        Temizlenmiş hemşire giysilerinin hareketli bir tel düzeneğine dizili olarak gösterildiği açılış sahnesi, filmin konseptinin özeti niteliğinde... Soyunma odasında o mütevazı, sade üniformaları giymeleriyle birlikte sağlık sisteminin parçası haline geliyorlar. O noktadan sonra hastalar ve yakınları için hastaneyi temsil ediyorlar. Böylelikle, film daha en baştan, içindeki insandan ziyade o üniformanın hikâyesini anlatacağını söylüyor.

        Volpe’nin kamerası film boyunca Floria’yı takip ediyor. Dardenne Kardeşler’in işçi sınıfinı anlattığı filmlerdeki hareketli el takip kamerasını akla getiren bir yaklaşım bu… Ama aynı zamanda Amerikalıların “walk & talk” dediği hikâye anlatma tarzını da akla getiriyor. Özellikle de “ER” gibi hastane ve “CSI” tarzındaki dizileri… Bu dizilerde karakterleri genellikle hareket halinde konuşurken ve işlerini yaparken görürüz birçok sahnede. Volpe, her iki tarzın sentezini sunuyor filmde.

        “Gece Vardiyası”, her an kötü bir şey olacakmış izlenimi veren bir film… Floria’nın, antibiyotiğini hâlâ alamadığını söyleyen hastaya bir türlü gidememesi… Özel sağlık sigortası nedeniyle ayrıcalıklı bakım isteyen bir diğer hastanın taleplerine yetişememesi… Yakınlarının uyarılarına rağmen yaşlı hastasını gidip kontrol edememesi… Ve peş peşe gelen başka sorunlar, başka krizler… Tüm bunlar, gerilimi yükseltiyor ama yönetmenin derdi sadece gerilim ve akıp giden bir film değil. İşini gerçekten çok iyi yapan ve kimseyi kırmak istemeyen nazik, duyarlı Floria’nın tüm bu stresle baş ettiği veya edemediği anları göstermek istiyor asıl olarak. Hemşirelik mesleği ve sağlık sistemi üzerine düşündürüyor. “Gece Vardiyası”nı seyreden birinin hemşirelere artık çok farklı bakacağı kesin… Çünkü popüler hastane dizilerinin birçoğunda olmayan bir şey var bu filmde. Abartısız gerçekçilik…

        İlker Çatak’ın “Öğretmenler Odası” (Das Lehrerzimmer - 2023) adlı filminde harika bir performans çıkararak dikkatleri üstüne çeken genç Alman oyuncu Leonie Benesch, “Gece Vardiyası”nda yine mükemmel oynuyor. Rol için çok doğru bir seçim olduğu ortada. Sadece o değil, geri kalan tüm kadro başarılı… Hastane çok kültürlü, çok dilli İsviçre toplumunun yansıması gibi… Volpe’nin kayda değer başarılarından biri, tüm yan karakterleri inandırıcı kılabilmesi… Öyle ki, kendimizi film setinde değil, hastanede gibi hissediyoruz. Bu arada, filmin gerçek bir hastanede çekildiğini ekleyelim.

        Amerikalı ve İngiliz eleştirmenlerin radarına girmediği için pek ses getirmeyen; büyük olasılıkla iddiasız hikâyesi nedeniyle majör festivallerin yarışmalı bölümlerine seçilmeyen “Gece Vardiyası”, benim için gerçekten sıkı bir sürpriz oldu. Film boyunca hasta ve hasta yakını olarak yaşadığım tüm hastane deneyimlerim, zihnimde bana eşlik etti. Her filmin yapabileceği bir şey değil bu… Çünkü ana akım dizi ve filmlerdeki hastane sahnelerinin çoğunda bir sette olduğumuzu, hikâye gereği orada olduğumuzu hissediyoruz genelde. “Gece Vardiyası”nda ise böyle bir durum yok. O yüzden, sağlık emekçileri üzerine çekilmiş en iyi filmlerden biri olduğunu düşünüyorum.

        7.5/10