Bu yıl Oscar ödüllerinde En İyi Animasyon kategorisine aday olan beş film arasında orijinal dili Fransızca olan iki yapım dikkat çekiyor: İlki, Fransa ve Belçika yapımı “Küçük Amélie” (Amélie et la métaphysique des tubes); diğeri Fransa, ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı “Arco”… Her iki film de Türkiye’de şu anda gösterimde…
“Küçük Amélie”, eserlerinin çoğu Türkçe’ye çevrilen Fransız yazar Amélie Nothomb’un 2000 yılında yayımlanan otobiyografik romanı “Yağmuru Seven Çocuk”tan (Métaphysique des tubes) sinemaya uyarlandı. Bağımsız bir yapım olan filmi, Maïlys Vallade ve Liane-Cho Han Jin Kuang yönetti. Senaryo yazımında onlara eşlik eden isim ise Aude Py oldu.
Film, 1967’de Japonya’da, Kobe şehrinin kırsal bölgesinde doğan Belçikalı bir kız çocuğunun hikâyesini anlatıyor. Doktor doğumdan hemen sonra Amélie için anne ve babasına “Sebzeden farkı yok” diyor. Gerçekten de bitki gibi yaşıyor Amélie. Ta ki, 2 yaşına girene kadar… Doğum gününde gerçekleşen depremden hemen sonra ilk kez harekete geçiyor. Ama çevresiyle kurduğu etkileşim, iletişim hoşuna gitmiyor. Annesi, babası, ablası ve abisinin şaşkın bakışları altında avazı çıktığı kadar ağlamaya başlıyor. Sonraki günlerde bir türlü geçmeyen ağlama krizleriyle evi herkes için cehenneme çeviriyor. Annesi ve babası ne yapacaklarını kara kara düşünürken Belçika’dan gelen babaanne, ülkesinden getirdiği beyaz çikolatanın muhteşem lezzetiyle Amélie’yi susturmayı başarıyor. Amélie, o günden sonra ailesi ve çevresindeki dünyayla etkileşime geçmeye başlıyor.
Küçük AmélieAmélie, 2 yaşına kadar hiç konuşmuyor ama biz onun iç sesini nerdeyse doğduğu andan itibaren duyuyoruz. İlk 2 yıl boyunca kendini dış dünyaya kapatması, tanrıyla arasında bağ kurması ve dış dünyayla hiç etkileşime girmemesi, bellekle ilgili sembolik nitelik taşıyor aynı zamanda. Her şey Amélie’nin biriktirmeye başladığı ilk anıları üzerine aslında… Ki finale doğru, Amélie’nin kısa hayatında yaşadığı en büyük krizden, “zihninde güzel hatıralar biriktirme” fikriyle çıktığını unutmamak gerek. “Bir büyüme filmi” demek ne kadar doğru olur, emin değilim. Sonuçta, “Küçük Amélie” 3 yaşına kadar olan anılar, anlar, duygular, düşünceler ve dünyayı tanıma üzerine bir film…
Babaannenin Belçika’ya dönmesi ve yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığının ardından Amélie, Japon bakıcısı Nishio-San’la güçlü bir bağ kuruyor. Dahası, aksi ev sahibesi ve Nishio-San’ın ilişkisi üzerinden, Japon halkının II. Dünya Savaşı sırasında yaşadığı sosyal travmanın bıraktığı izlere de tanık oluyor. Japon kültürünü tanıyor, adının ilk hecesi olan “ame”nin Japonca’da yağmur anlamına geldiğini öğreniyor; alfabedeki karşılığını görüyor. Tüm bunlar o kadar hoşuna gidiyor ki kendini Japon olarak görmeye başlıyor. Dolayısıyla, ırk ve etnik kökenlerin bir çocuğun zihninde ne ifade ettiğine de bakıyor film. Nishio-San’ı ailesinden biri gibi görüyor Amélie. Nishio-San ve onun temsil ettiği Japonya, onun için en az aile sıcaklığı kadar önem taşıyor. O yaşta bir tür aidiyet hissediyor.
Küçük Amélie“Küçük Amélie”, biçim ve içeriği birbirinden ayıramayacağınız filmlerden… O yüzden en beğendiğim yanı, animasyon formuna cuk oturan bir hikâye anlatması, daha doğrusu görsel bir dünya kurması… Çünkü tam anlamıyla bir hikâye anlatımından söz etmek zor. Daha çok Amélie’nin dünyayı algılaması ve yakın çevresiyle ilişkileri üzerine kurulu bir film seyrediyoruz. Yer yer onun zihnindeki hayal alemine de giriyoruz. Mesela, kendini yiyeceklerin girip çıktığı bir tüpe benzetmesi veya karlı kış gününü sihirbaz gibi güneşli bir ilkbahar sabahına çevirmesi… Boğulma tehlikesi atlattığı iki sahnenin dekupajı şiir gibi adeta…. Özellikle, yeniden doğum anlamına gelen ikincisi…
Tüm bunları gerçek mekânlarda oyuncularla çektiğiniz bir filmle de anlatabilirsiniz kuşkusuz ama asla bu filmdeki animasyon stilinin ruhunu yakalayamazsınız. Çünkü animasyon, Amélie’nin naifliğini, saflığını anlatmak için belki de en ideal format… Amélie için filmde gerçeklerle hayallerin birbirinden ayrılamadığı o kadar çok an var ki… Çevresindeki dünya onun için, yeni keşfettiği bir harikalar alemi sonuçta… İşte bu yüzden, filmdeki resimler, çocuk kitaplarından çıkmış gibi….
Filmi birlikte yöneten Maïlys Vallade ve Liane-Cho Han, 2-3 yaşlarındaki bir çocuğun zihnini, dünyayı algılama şeklini yakalamayı başaran özgün bir grafik dille geliyorlar karşımıza. Çizim tekniği ve anlatı yapısı açısından “Küçük Amélie”nin başka hiçbir filmi hatırlatmayan bir yaklaşımı var. Yine de Hayao Miyazaki’nin Studio Ghibli’de yaptığı eski usul çocuk çizgi filmlerini hatırlatan bir yanı olduğu inkâr edilemez. Özellikle de şirin Amélie’nin “Heidi”yi (Arupusu no shôjo Haiji – 1979) hatırlatan çizimleri… Karakterler ve arka plan, el çizimi eski çocuk animasyonlarını akla getiriyor.
Küçük AmélieKlasik Japon resmi de filmin esin kaynakları arasında. Vallade ve Han, bazen kuru kalem bazense sulu boyaları hatırlatan bir renk paleti tercih ediyorlar. Canlı renkler var elbette. Özellikle, ilkbaharda canlanan doğa çok güzel anlatılıyor ama koyu renkler pek tercih edilmiyor. Başta beyaz olmak üzere açık tonların sık sık kullanıldığını görüyoruz. Beyaz kâğıdı, üzerindeki el çizimini ve boyayı bize hissettiren bir tarz bu… Yapay zekâ veya bilgisayarla yapılan animasyonların film endüstrisini sürüklediği bir çağda “Küçük Amélie”, sadece grafik tarzıyla dahi övgüyü ve ilgiyi hak ediyor.
Oscar’a aday olan diğer Fransız yapımı “Arco” da Hollywood tarzı animasyonların ileri teknoloji destekli görsel estetiğinden uzak duran bir film… Karakter çizimlerindeki eski usul çizgi filmlerin naifliğini daha gerçekçi ve resimsel yanı ağır basan arka planlarla birleştiren kendine özgü bir tarzı var.
“Arco”yu Gilles Cazaux ile birlikte yöneten Ugo Bienvenu, ilk uzun filminde hikâyeyi senaryo değil, tümüyle çizimler üzerinden geliştirmiş. Felix de Girvy, onun ortaya çıkardığı storyboard’u bir senaryoya çevirmiş ve diyalogları yazmış.
“Arco” da “Küçük Amélie” gibi çocuk bakış açısına bağlı kalan bir film. Ama çocukların yaşı daha büyük… Ayrıca hikâye örgüsünün öne çıktığı bir film seyrediyoruz.
Arco“Arco” bir bilimkurgu… Hem de iyi bir bilimkurgu… Farklı yanı, iki ayrı gelecekte geçmesi; alttan alta bu iki geleceği karşılaştırması… İlki uzak, diğeri yakın gelecek… Tam olarak hangi tarihte geçtiğini bilemediğimiz “uzak geleceğe” filmde çok süre ayrılmıyor. Hem imgesel hem duygusal olarak bize bir “ütopya hissi” veriyor. Küçük Arco’nun yaşadığı çağda, ileri teknoloji öyle bir noktaya gelmiş durumda ki insanlar zaman yolculuklarıyla geçmişe gidebiliyorlar. Hem de hiç zorlanmadan, basit donanımlarla…
“Jetgiller” (The Jetsons 1962-1963) adlı çizgi diziyi hatırlatan bir gelecek tasarımı var “Arco”da. İnsanlar, bulutlara uzanan yükseltilerin üzerinde kurulan evlerde yaşıyorlar. Ama “Jetgiller”deki yoğun metropol hayatı, hava trafiği yok. Burada, her aile bulutlara yakın bir yerde kendi çiftlik hayatını sürdürüyor sanki. Gelişen teknoloji yatakta uyuma alışkanlığını da değiştirmiş. Ev, meyve ve sebze bahçelerinin içinde. Çok fazla detay verilmiyor ama teknoloji ile doğayı bir araya getiren; insanların kendilerine çok zaman ayırabildiği güzel bir dünyada yaşadıklarını hissediyoruz.
Bu dünyada çok vakit geçiremiyoruz; çünkü filmin iki ana karakterinden biri olan Arco, sabırsızlığı nedeniyle bu ütopyadan ayrılıyor. Zaman yolculuğu yapmak, özellikle de dinozorları görmek için 12 yaşına kadar beklemek istemiyor ve bir sabah erkenden kalkıyor. Ablasının gökkuşağı renklerindeki pelerinini giyiyor ve kendini boşluğa bırakıyor. Ne var ki, istediği zamana gidemiyor Arco. 2075’de buluyor kendini… Tesadüfen karşılaştığı akranı Iris’in yaşadığı çağa… Oraya varır varmaz ne kadar büyük bir hata yaptığını anlıyor ve hemen ailesine, evine dönmek istiyor. Iris de ona yardım etmeye çalışıyor. Bu arada, “zaman yolcusu” Arco’nun varlığını fark edip, onun peşine düşenler de var.
ArcoFilm, ön planda serüven tarzında bir arkadaşlık ve kaçış hikâyesi anlatırken, alt metinlerde Arco ve Iris’in yaşadığı çağları karşılaştırıyor. Filmin kritik noktalarından biri, Arco’nun çağına oranla 2075’te ileri teknolojinin çok daha fazla karşımıza çıkması...
Arco’nun çağı, gökkuşağı renginde iz bırakarak uçan insanları, elmasları andıran enerji kaynakları, ev tasarımları ve yerçekimine meydan okuyan uyku tüpleriyle masalsı bir yer… 2075’in ise günümüzden en önemli farkı, robotları ve yapay zekâları hayatın her alanında görmemiz... Buna karşılık, insanlar hâlâ çok çalışıyorlar. Mesela, Iris’in ebeveynleri başka bir şehirde çalışıyor ve akşamları evlerine, çocuklarının yanına dönemiyorlar. İletişim kuruyor, hatta görüşüyorlar ama fiziksel olarak değil… Iris’in tüm bunlardan memnun olmadığını, okuldaki robot öğretmenlerden sıkıldığını, annesi ve babasıyla fiziksel olarak görüşmek istediğini hissediyoruz.
2075’te zaman geçirdikçe, teknolojinin ilerlediği ama yaşam kalitesinin çok yükselmediği, günümüze oranla pek fazla şeyin değişmediği, giderek netleşiyor. Sözgelimi, iklim krizinin bitmediğini; korunmak için yeni yöntemler bulunmuş olsa dahi son yıllarda Yeryüzü’nün başına bela olan doğal felaketlerin tam gaz devam ettiğini görüyoruz. Arco’nun Iris’e “Bizim evde hiç robot yok” demesi bizi düşündürüyor. Zaman yolculuğunun yapıldığı bir çağda evde robot olmaması, 10 yaşındaki Arco’nun bile evde yapacak düzenli işlerinin olması, 2026 itibarıyla bizim anlamakta zorlanacağımız çok farklı bir gelişmişliğin ve uygarlığın işareti aslında. Filmin en hoş ve düşündürücü yanı burası aslında… 2075’in aslında çok parlak bir gelecek olmadığını, hatta bir tür distopya olduğunu düşünmek mümkün. O noktada, ütopya ile distopyayı içeren bir film seyrediyoruz.
Arco“Arco”nun hikâyesi, Hollywood aile animasyonları gibi başlasa da o şekilde sona ermiyor. Finalde, tüm eylemlerimizin bir bedeli olduğu fikri ağır basıyor. “Arco” eğlenceli yanlara sahip melankolik bir film ve duygusal olarak seyirciyi kuşatmayı, damakta buruk tat bırakmayı başarıyor. Zaman yolculuğu üzerine yeni bir fikir içeren hikâyesi ve kendine özgü grafik tarzıyla ilgiyi hak ediyor.
“Küçük Amelie”yi olduğu gibi “Arco”yu da gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Her ikisi de animasyonda farklı grafik tarzları ve derinlikli hikâyeleri destekleyen Avrupa ekolünden gelen filmler…