Clayface’in resimli roman yayıncılığındaki hikâyesi 1940 yılına, Detective Comics’in 40’ncı sayısına kadar gidiyor. O zamanlar adı Basil Karlo’ydu. Hiçbir süper gücü olmayan, sadece maske takan acımasız bir katildi. Oynadığı eski bir korku filminin yeniden çekileceğini ve kendisinin kadroda olmadığını öğrenince, film ekibini teker teker öldürmeye başlıyordu.
Gotham City ve Batman’in başına bela olan kötü adam sıfatıyla yıllar içinde farklı kimliklere ve geçmiş öykülere sahip Clayface’ler çıktı okurların karşısına. En kalıcısı ise 1961’de Detective Comics’in 298’nci sayısında yer alan Matt Hagen oldu. Radyoaktif çamur havuzunda güçlerini kazanan bir hazine avcısıydı.
Yaklaşık 30 yıl sonra “Batman: The Animated Series” adlı çizgi TV dizisinde bu kez başka bir geçmiş öyküsü vardı. Yazarlar en başa, yani Basil Karlo’ya dönerek Matt Hagen’i yeniden aktör haline getirdiler. Öykü ise yüzü deforme olmuş çaresiz bir Hollywood yıldızının, denediği kozmetik ürün nedeniyle canavara dönüşme sürecine evrildi.
Yönetmen James Watkins’in imzasını taşıyan 2026 yapımı solo “Clayface” filmi de 1990’ların animasyon serisindeki trajik Matt Hagen karakterinden esinleniyor. Yaşadığı trajik saldırının ardından yüzü paramparça olan ve Hollywood kariyeri sona eren Matt Hagen (Tom Rhys Harries), tekrar eski günlerine dönmek için Caitlyn Corr (Naomi Ackie) adlı bilim insanını ikna ederek deneysel ve yasa dışı bir tıbbi tedavi almaya başlıyor. Ancak yüz hücrelerini yenilemesini umut ettiği bu gizemli bileşen, onu yavaş yavaş bedeni üzerinde kontrolünü kaybettiği bir sürece taşıyor.
“Clayface”in en sevdiğim yanı, “body horror” (beden korkusu) denilen alt türe grafik anlamda özgün bir yaklaşım getirmesi oldu. Matt Hagen’in yaşadığı tüm o fiziksel deneyimin öncelikle iyi yazıldığını düşünüyorum. Ayrıca yönetmen James Watkins tarafından masa başında çok detaylı şekilde planlanıp tasarlandığı belli oluyor.
Araştırdığınızda, sadece bilgisayar kökenli görüntüler (CGI) ile çalışılmadığını anlıyorsunuz. Adrian Rigby ve Dixie George gibi usta protez makyaj sanatçıları var işin içinde. Bazı kaynaklarda, karakterinin yüzünün erimesi ve mutasyon sürecini göstermek için Tom Rhys Harries'in bedenine 18 aşamalı fiziksel protez makyaj uygulandığını, görsel efekt eklemeleriyle birlikte film boyunca aktörün 27 farklı görünümünün tasarlandığı yazıyor. Oyuncunun yüzüne ve vücuduna yerleştirilen ince silikon parçalardan, özel yapım kontakt lensler ve ağız içi protezlerden söz ediliyor. Harries’in, çekimlerin ilk dönemlerinde her gün tam 4 saatini makyaj koltuğunda geçirdiğini, ilerleyen günlerde sürenin 2 saate kadar indirildiğini öğreniyorsunuz. Sonuçta, eski usul pratik makyaj işçiliğine dayalı tüm bu yoğun emeğe değen bir iş var ortada.
Karakterin geçirdiği dönüşümün ilk aşamalarının bazı sahnelerinde, her şeyi doğrudan göstermek yerine lavaboya düşen kan damlaları ve aynadaki bükülmelerle etkinin iki katına çıktığı anları da not etmek isterim. Tabi, Matt Hagen’in iradesini tümden kaybedip bedenine yaptığı fiziksel müdahale anları da ürpertici… Özetle “Clayface” her şeyiyle safkan bir beden korkusu örneği…
Matt Hagen’in her filmde ayrı karaktere dönüşen bir oyuncu olması ile yaşadıkları arasındaki tekinsiz bağ, filmin lehine işleyen dramatik bir öğe… Oyunculuk becerilerini kullanarak, çocukluğu ve gençliğini geçirdiği kenar mahalleden kurtulması ve Hollywood’da star olması geçmiş hikâyesinin en kritik özelliği… Sonuçta, görünümün her şey anlamına geldiği bir mesleği var ve yüzündeki deformasyon nedeniyle her şeyini kaybedip yeniden kenar mahalleye dönmek istemiyor. Mesleğini kaybetmesine neden olacak trajik çıkışsızlığı ve uç noktalara gitmekten hiç çekinmemesi, hikâyeye sağlam bir temel veriyor. Arketiplerde kahramanı kurtaran kraliçe veya tanrıçayı akla getiren bilim insanı Caitlyn Corr’la ilişkisi de filmin güçlü yanlarından biri… Caitlyn Corr’un uyurken Matt’i gözlemlediği ve kendini arzulamasına tanık olduğu olay da filmin ilgiye değer dönüşüm imgelerinden biri. Matt, Caitlyn’e dönüşmek, kurtarıcısının bir parçası olmak istiyor adeta. İkisi arasındaki yakınlaşma ve karşılıklı ilgi çok bariz ama Caitlyn’in nişanlısı John Borelli (Max Minghella) ile arasında iyi bir ilişki olması, öyküyü aşk üçgenine çeviriyor. Matt Hagen’ın, kendisi için iyi işler yapan dürüst, idealist ve korkusuz Borelli’yle ilişkisi ise ne yazık ki geliştirilemiyor. Hagen’ın Borelli konusunda bir ikilem yaşayıp yaşamadığı bile belli olmuyor.
Hikâyenin bir başka zayıf yanı, Hagen’ın yüzünü kaybetmesiyle sonuçlanan olay örgüsü… Burada karşımıza Gotham’ın suç baronu Markos Szabo (David Dencik) ve sevgilisi Mia (Joana Ribeiro) gibi kötülüğü temsil eden tek boyutlu dümdüz, sıkıcı karakterler çıkıyor. Bana sorarsanız, Markos gibi bir antagonist ile Mia gibi demode bir meşum kadın figürü hikâyenin seviyesini düşürüyor.
Kafama en çok takılan nokta ise Mike Flanagan ve Hossein Amini imzalı senaryonun karakterin bir kötü adama dönüşmesini yeterince iyi yansıtamaması... Matt Hagen’ın Hollywood’dan eski mahallesine düşüşünün çok hızlı gerçekleşmesi de bana senaryo zaafı gibi geliyor. Eski günlerine dönme özlemi içindeyken sorumlulardan hesap sorma fikrinin sanki hiç aklında olmaması, intikam duygusunun nerdeyse kendiliğinden gelişerek filmi ve karakteri ele geçirmesi, yine çok aceleye geliyor. Dahası Hagen, yabancılaştığımız ve motivasyonunu tam olarak anlamadığımız ani bir değişim yaşıyor. Matt Hagen’in gece kulübündeki intikam şovundan değil, Borelli konusunda verdiği karardan söz ediyorum. Film oradaki psikolojik değişimin, motivasyonun hakkını veremiyor, detaylandıramıyor. Buna karşılık, yakın arkadaşı Corey Bowery (Joshua James) ile yüzleştiği, sevgi, acıma ve öfkenin birbirine karıştığı karavan sahnesi çok daha iyi… Çünkü orada kendi içinde bir çatışma yaşadığı belli…
“Clayface”, benzer bir karakter değişimi anlatan 2019 yapımı “Joker”ın ne yazık ki gerisinde kalıyor. Filmin en beğendiğim yanlarından biri Rob Hardy imzalı görüntü yönetimi oldu. Yönetmen Alex Garland ile yaptığı “Ex Machina” (2014) ve “Annihilation”ın (2018) yanı sıra “Mission: Impossible – Fallout” (2018), “Civil War” (2024) gibi filmleriyle tanınan İngiliz görüntü yönetmeni Hardy, beden korkusunu içeren detay sahnelerde çok iyi iş çıkarmasının yanı sıra filmin genelinde gerçekçilik ile dışavurumculuk arasında gidip gelen etkili bir görsel atmosfer kuruyor. Rob Hardy ve yönetmen Watkins, filme dijitalin keskin görüntü dokusundan uzakta bir hava vermek için 1970’lerden kalma Panavision C serisi anamorfik lensler tercih ediyorlar.