Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Antalya'daki ulusal yarışma seçkisi üzerine...

        63. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nda, bu yıl Türkiye prömiyerini yapan 12 film seyrettik. Antalya’da artık gelenekselleşen prömiyer şartı, avantajlar kadar dezavantajlar da getiriyor beraberinde. İstanbul ve Adana gibi festivallere katılan nitelikli, iddialı filmlerin devre dışı kalması, beklentileri karşılayamıyor ve özellikle eleştirmenlerin tepkilerine neden oluyor. Tabi, prömiyer şartına sahip olmayan Adana ve İstanbul’un da bazı yıllarda benzer eleştirilerin hedefi haline geldiğini unutmamak gerek.

        Tüm bu tartışmalar bir yana, Antalya, Adana ile birlikte Türkiye’de bağımsız sinemanın yıldızlaştığı, kelimenin gerçek anlamıyla vitrine çıktığı önemli bir festival… Kalabalık salonlar eşliğinde gerçekleşen galalar bile tek başına bağımsız sinemacılar için moral kaynağı…

        REKLAM

        Ulusal Yarışma seçkileri memleket sineması üzerine nihai sözü söyleyebileceğimiz kadar geniş alanlar açmaz ama önemli fikirler verir. Özellikle gidişat konusunda… Festival seçkilerinde yeni eğilimleri hisseder, yeni yönetmenler keşfeder ve bazı değişimleri gözlemleyebilirsiniz. Birbirine hiç benzemeyen filmlerin varlığı bile tek başına çok şey söyleyebilir.

        Çok değil 10 yıl öncesine kadar taşranın ve erkek ana karakterlerin öne çıktığı bir sinemamız vardı. Son yıllarda ise tam tersine kadın ana karakterlerin sayısında artış var. Kadın yönetmenlerin sayısındaki yükselişle paralel ilerleyen bir durum bu ve sevindirici… Bu yılki seçkide İstanbul’da geçen filmlerin sayısında yükseliş vardı. Büyük bölümü evde geçen film sayısı da iki ile sınırlı kaldı.

        REKLAM

        Peki, hikâyeler neleri konu alıyordu? 63’ncü festivalin Ulusal Uzun seçkisi, hikâye ve tema çeşitliliği konusunda hiç de kısıtlı değildi aslında.

        Bu yıl İstanbul ve Adana seçkilerinde de öne çıkan “çekirdek aile krizlerine” baktığımda, Antalya’dan 4 film geliyor aklıma. İlki, Yeşim Ustaoğlu’nun, İstanbul’da yaşayan entelektüel evli çiftin hikâyesini anlatan “Artakalan”ı… Erkek, üniversitede ders veren avangart bir müzisyen; kadınsa evde oğluna bakan bir şair… Ustaoğlu, çiftin geçmiş öyküsüne girmiyor. Sadece evliliğin artık yürümediğini hissettiriyor. Kadın bir sabah otomobiline biniyor ve nereye gideceğini bilmeden yola çıkıyor. Anneannesinin yaşadığı köye kadar uzuyor yolculuğu… Erkek de tek başına yaşayan hasta babasına bakmak için mecburen Trabzon’un yolunu tutuyor. Evliliğe verilen bu mola, her ikisi için de köklere dönüş yolculuğu haline geliyor. “Artakalan”, “yaralı ruhun taşrada iyileşmesi” gibi eski usul temalara yaslanıyor gibi görünse de derinlerde farklı dertlere sahip bir film… Kadın özgürleşerek, erkek ise daha çok sorumluluk alarak iyileşiyor -ki filmin asıl meselesi bu gibi geliyor bana. “Artakalan” ses, müzik ve şiir üzerine bir film aynı zamanda… İnsanın sanatla kendini bulabileceği ve iyileştirebileceği fikri ağır basıyor. “Artakalan” yönetmenliği, senaryosu, görüntüleri, ses kuşağı, sanat yönetimi ve kurgusuyla benim için açık ara seçkinin en iyi filmiydi.

        REKLAM

        Aydın Orak’ın yönettiği “Ölü Arının İğnesi” de evliliğe odaklanan filmlerden… Bu kez bebekli bir çift var karşımızda. Suç dünyasından zengin ve güçlü adamın oğlunun avukatlığını kabul eden babanın iç hesaplaşmaları ve vicdan muhasebesiyle ilgili bir film özünde... Aynı zamanda sorumluluk ve suçluluk duygusu üzerine… İyi baba olmanın gereklerini yerine getirdiğini düşünürken anlık dalgınlık sonucu ömür boyu taşıyacağı ağır bir yükün altına giriyor ana karakter. Orak’ın, dikkatimizi çektiği nokta, maddi değerlerin her şeyin üstüne çıkmasıyla gelen ahlaki zehirlenme hiç kuşkusuz… Film derdini anlatıyor, ikilemleri ortaya koyuyor ama ilgiye değer karakterler ve sürükleyici bir hikâye örgüsü ortaya koymakta zorlanıyor.

        REKLAM

        Festivalde büyükşehirde geçen ve alt sınıftan kadınların hikayesi anlatan iki film de özünde geçim derdi kadar anneliği, aileyi konu alıyor. Büşra Bülbül’ün yönettiği “Bir Anne Hakkında” hastanede yoğun bakımda yatan ve karaciğer nakli bekleyen inşaat işçisi eşinin yokluğunda üç çocuğuna annelik yapmaya, evi geçindirmeye çalışan genç bir kadının hikâyesini anlatıyor. Genç kadın bir yakınından bedavaya aldığı sütü satmaya çalışırken ahlaken yolunu şaşırıyor. Film, bu ahlaki kirlenmenin sınırları ve sonuçları üzerine kuruluyor. Ama ana karakterin iç hesaplaşması yetersiz kalıyor; değişim çok ani oluyor ve motivasyon din üzerinden geliyor. Bu da filmi şematize ediyor.

        REKLAM

        Ragıp Türk’ün yönettiği “Taş ve Tüy”, daha gerçekçi ve sert bir kenar mahalle filmi… Kamera kullanımı, dramatik yapı ve tarz olarak Dardenne Kardeşler’in kadın ana karaktere odaklanan filmlerini akla getiriyor. Sabıkalı ve yoksul genç anne, çocuğunun velayetini alabilmek için tam bir hayat mücadelesi veriyor. Bir sürü engel çıkıyor karşısına… “Taş ve Tüy” annenin çocuğunun geleceği konusundaki ikilemi veya diğer anneyle olan ilişkisini daha derinlemesine ele almak yerine kadın ana karakterin çevresindeki erkeklerin çok da önemli olmayan meselelerine gereğinden fazla zaman ayırarak bence bir fırsat kaçırıyor. Ama yine de festivalin en iyi ikinci filmi olduğunu düşünüyorum.

        REKLAM

        Ferit Karahan’ın dünya prömiyerini Toronto gibi önemli bir festivalde yapan filmi “Cinlerin Düğünü”, bir ailenin uzun yıllara yayılan hikâyesini farklı zaman dilimlerinde geçen üç bölümde ele alıyor. Zaman ve mekânın belirsiz bırakıldığı film, Anadolu’da gerçek sahiplerinin terk ettiği, zorla çıkarıldığı ya da öldürüldüğü bir köy evine askerler tarafından el konulmasıyla açılıyor. Evin eski sahipleri veya bir ateş çevresinde dans ederek silüetlerini gördüğümüz sembolik cinlerin laneti, aileyi hiç rahat bırakmıyor. Karakterlerin farklı zaman dilimlerinde bir çeşit döngüye mahkûm olduğu film, sadece aile bireylerinin günahlarını değil çevrelerindeki toplumu esir alan şiddeti, açgözlülüğü, eril iktidarı ve nobranlığı konu alıyor. “Cinlerin Düğünü” ne aile temasını ne politik alt metnini öne çıkarıyor. Karakterler her şeyin önünde ama hiçbiri psikolojik anlamda derinliğine ele alınamıyor hiçbiri filme damgasını vuramıyor. Bazı karakterlerin eylemlerinin gerçek nedenlerini, motivasyonlarını anlamakta çok zorlanıyor, hiçbiriyle duygusal bağ kuramadan olup bitenleri izliyoruz. Başkalarını silahla kovup onların evine yerleşmenin uğursuzluğu, tekinsizliği iyi konu ama iyi işlendiği söylenemez. Önceki filmi “Okul Tıraşı”ndaki yönetmenlik ve anlatım başarısının ardından Karahan beni çok şaşırttı. Belirsiz bıraktığı noktalar itibarıyla hikâye kurgusunu; oyuncu yönetimini ve daha birçok detayı hiç sevemedim ne yazık ki…

        REKLAM

        Son yıllarda tüm dünyadaki önemli festivallerin seçkilerine artık tür filmlerinin de girdiğini görüyoruz. Antalya’daki ulusal yarışma seçkisi de bu yeni eğilimin dışında değil. Sözgelimi yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Sinan Sertel'in yaptığı “Elisa”, distopik bir bilimkurgu filmi… Nükleer savaş sonrası kurulan otoriter bir rejimde geçiyor ama siyasal ve sosyal yapıya dair çok detay yok. Zaten dış dünyadan yalıtılmış bir maden istasyonundayız. Genetik bağışıklık sağlayan tedavi için gereken cevheri arayan bilim insanlarının merkezle olan tüm bağları kesilince filmin tema ve alt metinleri de kendini gösteriyor. “Elisa” hikâye örgüsünden ziyade bilim ve inanç çatışmasına odaklanan, Tarkovski’nin “Stalker”da tartıştığı konuları deşen bir film… Ama kendi adıma bu temanın altından kalkabildiğini söylemem imkânsız.

        REKLAM

        Emre Kavuk’un yazıp yönettiği “Selma” bir korku gerilim filmi… İnternetteki sosyal medya içerikleriyle çok para kazanmayı amaçlayan üç kız arkadaşın planı, Alzheimer hastası yaşlı bir kadının kapısını çalarak evine girmek ve onu nasıl aldattıklarını gösteren bir canlı yayın yapmak... “Selma”nın daha en baştan sözü nereye getireceği, neyi eleştireceği belli oluyor. Amaç keskin bir sosyal medya eleştirisi getirmek ve bunu yer yer grafik şiddete başvuran bir korku gerilim sinemasıyla yapmak… Konsepti itibarıyla altı dolu bir film “Selma” ama uygulama olarak kendi türünün iyi örneklerinden çok uzak. Sumru Yavrucuk’un oyunculuğu dışında filmin sahicilik inşa etmekte zorlandığını düşünüyorum.

        REKLAM

        Hüseyin Karabey’in Hasan Öztoprak’ın romanından sinemaya uyarladığı “Hakikatin Ölümü”nü gerilim ağırlıklı psikolojik dram olarak değerlendirmek olası… Film, iki eski dava arkadaşının yıllar sonra gerçekleşen tekinsiz ve gergin buluşması üzerine kurulu… Lisede tanışan ve daha sonra aynı siyasi örgütün çatısı altında eylemlere katılan iki arkadaştan biri, yönetici konumunda bir beyaz yakalı; eski günlerinden uzak bir hayatı var. Diğeri ise örgütte çok daha uzun kalmış ve istemediği noktalara sürüklenmiş yorgun bir savaşçı... Karabey, seyirciye karakterler hakkında yeterince bilgi vermeden, daha çok diyaloglara ve iki karakterin ruh hallerine, çatışmalarına odaklanıyor. Karakterlerle aramızdaki mesafe hiç kapanmıyor. Siyasi şubeyi, işkenceyi, silahlı eylemleri, cinayetleri, hayatı ve vicdan azabını konuşuyorlar genelde. Korku ve psikolojik sorunların öne çıktığı, film bittiğinde dahi seyirciye her şeyi söylememekte direnen, sadece verdiği ipuçlarıyla yetinen, yer yer kara mizaha alan açan, ağır tempolu bir tek mekân filmi “Hakikatin Ölümü”. Çok sevdiğimi ve beğendiğimi söylemem mümkün değil. Evde tüm hikâyeyi zorla dinlettirdiği o üç kişiyle özdeşleştiğim ve “Hadi artık meseleye gel” dediğim gerçekten çok an oldu filmde. En önemlisi, sürprizini veya hikâyenin en önemli numarasını neden bu kadar büyük özenle sakladığını, seyirciye bilmece sunduğunu hiç anlamadım. Karakterlerin yaşadığı tarihsel çerçevenin tümüyle bize bırakılması da bence çok doğru bir tercih değil.

        REKLAM

        Peki, Necmi Sancak’ın “Bekle Bizi Brüksel”ini de içerdiği kara mizah ve gerilim unsurlarıyla tür filmi olarak değerlendirmek mümkün mü? Belki ama politik alt metninin diğer tüm özelliklerinin önüne geçtiği kesin. Sancak, Türkiye’deki siyasi kutuplaşmayı seçim gecesinde yaşanan olaylar üzerinden anlatıyor. Toplam üç mekânda geçiyor film. İlki, kaçırılan bir uçak… İkincisi, dört kişinin katıldığı ve iki karşıt cepheye ayrıldıkları tartışma programının canlı yayınlandığı televizyon stüdyosu… Diğeri ise farklı yaşam tarzlarına sahip mahalle sakinlerinin ılımlı ve arabulucu muhtarla buluştukları bir kahve… Her üç mekânda da gerilim giderek yükseliyor. Sancak, kahve ve stüdyo sahnelerinde toplumsal uzlaşmanın neredeyse imkânsız olduğunun altını çizerken uçak kaçırma olayına siyasi kutuplaşmanın ötesinde bir yerden bakıyor. Eksantrik ve dengesiz hava korsanının çılgın fikirleriyle filmi tek başına ele geçirdiği bir bölüm bu… Kara mizah ve sinizm duygusu ağır bassa da karanlık ve umutsuz bir film “Bekle Bizi Brüksel”… Sevmediğim, beğenmediğim yanlarından ilki, yönetmenin tercih ettiği abartılı oyunculuklar; ikincisi, ele aldığı meseleyi yüzeyden komedi tonunda yakalaması ve son olarak finali…

        REKLAM

        Kalan üç filmi ise yukardaki kategorilerden birine koymak açıkçası zor. Sözgelimi, Biket İlhan’ın “Tatlı Maya”sı… Küçük bir kasabada fırın işleten Nazan, doğumu yaklaşan evsiz ve kimsesiz Suriyeli genç kadını evine alır. Rum komşusuyla birlikte onun için elinden geleni her şeyi yapar, fırında iş verir. Ama yabancı düşmanları, Suriyeli kadının kasabada kalmasına karşı çıkarlar… Kadın dayanışması ve ayrımcılık eleştirisinin birleştirilmesine elbette itirazım yok. Ama iyilerle kötüleri kesin çizgilerle birbirinden ayıran, eski Yeşilçam melodramlarını akla getiren hikâye bana tek boyutlu ve basit geldi. O yüzden filmden sinemasal anlamda pek keyif alamadım.

        REKLAM

        Erdi Işık'ın tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanan ve yönetmenliğini Emre Aybek'in üstlendiği “Düğün Şarkıcısı”, 2000’lerin başında Ankara’dan İstanbul’a gelen ve caz şarkıcısı olmak isteyen idealist Şahnaz’ın müzikal serüvenini getiriyor karşımıza. Şahnaz sokaklardan başlıyor serüvenine… Çıkışlar ve inişlerle dolu bu yolculuk sırasında Türkiye’de yaşanan sosyal olaylar, sadece arka plan olarak karşımıza gelmiyor. Terör eylemleri, pandemi ve değişen eğlence hayatı, Şahnaz’ı hiç beklemediği noktalara sürüklüyor. Kara mizah duygusunun hâkim olduğu “Düğün Şarkıcısı”, insanların evlerine kapandığı dönemlerde en büyük darbeyi alan bir iş kolunu anlatması ve sinemamızdaki yeni hikâyeler bulma kısırlığını aşması itibarıyla dikkate değer hiç kuşkusuz. Ama ana karakterin psikolojik anlamda çok derinlikli ve iyi yazıldığını düşünmüyorum. Kültürel yozlaşmanın simgesi haline düğün salonu üzerinden yapılan “görgüsüz, eğitimsiz taşralılar İstanbul’u ele geçiriyor” fikrini de hiç sevemedim ve komik bulamadım. Kadın cinayetleriyle kültürel yozlaşmayı bir araya getiren final de bana açıkçası zorlama ve abartılı geldi. Yan karakterler de tek boyutlu kalıyor ne yazık ki.

        REKLAM

        Emir Ziyalar’ın yönettiği “Kadim Mavi”yi seyirciyi içine çekmekte gönülsüz davranan, kendi içine kapalı bir sinemasal deneme olarak tanımlayabilirim. Hikâye, fırtınaya yelken açan, öldü sanıldığı halde iki ay sonra dönen yalnız bir balıkçıyı merkezine alıyor. Kendi adıma rüyalar, gerçekler, hayaller arasında geçen bilmece gibi filmleri severim. Ama “Kadim Mavi”nin gizemlerini çözmek, referanslarını yerli yerine oturtmak, söylediği sözü deşifre etmek için herhalde en az 2 kez seyretmek gerekiyor. İşte tam da bu nedenle, bilmece tarzındaki filmlerin verdiği ilk izlenim çok önemlidir benim için. Çünkü sizi içine alırsa ve cezbederse çözmek için arzulu ve istekli olursunuz. “Kadim Mavi”nin bende böyle bir izlenim uyandırmadığı kesin. Karakterlerin iyi yazılmadığını düşünüyorum ama sinematografisi ve sanat yönetimi itibarıyla iyi çekilmiş bir film olduğunu söyleyebilirim.

        REKLAM

        Özetle “Artakalan” ile “Taş ve Tüy”e ekleyebileceğim bir üçüncü film yok aslında. Bazı filmlerin konseptini, fikrini sevdim ama hikâye örgüsü ve senaryosunu beğenmedim. Yönetmenlikteki tercihlere takıldığım filmlerin sayısı çoktu. Aşırıya kaçmalar ve duygularını abartarak gösterenler dahil oyunculuklardaki sorunları sadece yönetmenlerin hanesine değil memleket sinemasındaki “büyük büyük oynama” geleneğine de bağladım.

        Bu arada, nerdeyse her filmde ne dediğini anlamadığımız oyuncuların sayısı fazlaydı. Beğendiğim “Taş ve Tüy” dahil sık sık İngilizce altyazıya bakarak neler konuşulduğunu anlayan tek seyirci ben değildim. Peki sorun nerede? Miksajda veya ses sisteminde mi? Temel oyunculuk bilgileriyle bu sorunu aşanların ne dediğini rahat rahat anlıyorsak bence sorunun adreslerinden biri çok açık: artikülasyon… Ama konu bir tartışma maddesi haline dahi gelemiyor yıllardır.

        REKLAM

        Derviş Zaim başkanlığındaki jürinin verdiği kararlara gelirsem, bazı dallarda yüzde yüz katıldığım, bazı dallarda ise hiç katılmadığım kararlar verdiler ama beni en çok rahatsız eden “Artakalan”ı ilk iki film aralarına almamaları oldu.