Lance Oppenheim’ın yönettiği “Primetime”, Amerikan televizyonculuk tarihinin üzerinde en çok tartışılan işlerinden birine, NBC’de yayınlanan “To Catch a Predator” (Bir Avcıyı Yakalamak - 2004–2007) programına ve sunucusu Chris Hansen’a odaklanıyor.
Filmin açılış sekansında tanık olduğumuz üzere “To Catch a Predator”ın işleyiş yöntemi, tümüyle “suçüstü yapma mizansenine” dayanıyordu. Sivil bir aktivist grubu internette çocuk taklidi yaparak şüphelileri kiralık bir eve davet ediyor, eve giren şüpheliler kısa süre sonra karşılarında kameralarla birlikte Chris Hansen’ı buluyordu. Hansen’ın tehdit edici üsluptaki sorgulamasının ardından kapıda bekleyen kolluk kuvvetleri devreye giriyor ve canlı yayında kelepçeleme işlemi gerçekleşiyordu.
Program televizyonculuk açısından muazzam bir ticari başarı getirdi. Yayınlandığı dönemde NBC’nin reyting listelerini altüst etmekle kalmadı, aynı zamanda ana akım medyanın toplumsal bir histeriyi ve intikam arzusunu izlenme oranı ve reklam gelirine nasıl çevirebileceğinin somut örneklerinden biri oldu.
Program beraberinde çok ciddi etik ve hukuki tartışmaları getirdi. Hukukçular, polisin ve medyanın iş birliğiyle kurulan bu tuzağın yasal sınırları çiğnediğini, kişilerin henüz somut eylemde bulunmadan, sadece niyet üzerinden yargılanıp kamuoyu önünde linç edildiklerini söylediler. Medya etiği uzmanları ise gazeteciliğin bir olayı rapor etmek yerine bizzat suç ortamı üreten polisiye bir yönteme dönüşmesini sert şekilde eleştirdi. Adalet mekanizması, reyting uğruna bir televizyon şovuna indirgenmişti. Programı savunanların sayısı da az değildi ve pedofillerin tuzağa düşürülmesini her koşulda sonuna kadar destekliyorlardı.
Ajon Singh’in kaleme aldığı senaryo, Luke Dittrich’in 2007 yılında Esquire dergisinde yayınlanan "Tonight on Dateline This Man Will Die" adlı makalesine dayanıyor.
Konunun hassaslığı ve pedofili avcılığı gibi tartışmalı bir odağa sahip olması nedeniyle senaryo, Hollywood'da uzun süre yapımcı bulmakta zorlandı. Senaryo, bir arkadaşı vasıtasıyla Robert Pattinson'ın eline ulaştı. Pattinson metni o kadar çok beğendi ki projeyi geliştirmeye karar verdi.
Projenin sinemaya taşınması, belgesel geçmişiyle bilinen yönetmen Lance Oppenheim’ın sürece dahil olmasıyla hız kazandı. “You Can See Everything” ile 2026’nın en çok konuşulan belgesellerinden birine imza atan Oppenheim’ın derdinin, gerçekleri bire bir anlatmak olmadığını en baştan not etmem gerek. Pedofilleri avlama yönteminin, tuzağı hazırlayanları psikolojik ve ahlaki olarak nasıl çürüttüğünü gözlemlemek istediği belli... Yönetmen olarak amacı seyirciyi programın kamera arkasına götürmek; programı yapanların işlerini hangi zihniyet ve motivasyonla yürüttüklerini incelemek…
Bu arada, araştırdığınızda filmde gerçek hayattakinden farklı bir Chris Hansen olduğunu görüyorsunuz. Gerçek Hansen, programda son derece soğukkanlı, sakin ve mesafeli bir profesyonel imaj çizerken, filmdeki Hansen şöhret çılgınlığı ve narsisizm arasında gidip gelen, problemli bir karakter…
Robert Pattinson’ın incelikli ve başarılı bir yorum getirdiği Chris Hansen karakteri, filmde sadece kontrolden çıkmış bir mesleki hırsın temsilcisi değil. Oppenheim, karakterin iç dünyasındaki marazi özelliklerle, sunduğu programın sorunlu yanları arasında paralellik kuruyor. Hansen, en yakın ekip arkadaşlarına, hatta ailesine karşı bile samimiyetten uzak, tamamen başarı ve kariyer odaklı bir anti-kahraman olarak çiziliyor. Hansen’ın geçmişinde, Hindistan’da çalıştığı yıllarda o "kadim kötülüğü" (ancient evil) bulma ve dünyayı kurtaran kahraman olma saplantısı yatıyor. Film bize, kötülüğün peşine düşen bu sözde kahramanın, zamanla avladığı canavarlara benzeyerek kendi "mesih kompleksi" içinde nasıl kaybolduğunu gösteriyor.
“Primetime”, sistemin merkezindeki Hansen’ın yanı sıra, bu tuzak operasyonlarında "yem" olarak kullanılan iki genç karakter üzerinden medyanın masumiyeti sömürme biçimini tartışmaya açıyor. Bu karakterlerden ilki, gerçek bir Perverted-Justice gönüllüsünü temel alan Del Harvey (Phoebe Bridgers)… Del, ekibin içinde yapılan işin yavaş yavaş kontrolden çıktığını fark eden, yaşananları vicdanen kaldırmakta zorlanan yegâne karakter... Ama yönetmen Lance Oppenheim, nedense Del’i arka plana itmeyi tercih ediyor. Oysa onu biraz daha öne çıkarsaydı, filmin geneline hâkim olan o karanlık tona insani bir aydınlık, izleyici için bir nefes alma alanı kazandırabilirdi diye düşünüyorum.
Filmin en önemli ve güçlü dramatik akslarından birini, kurulan tuzaklarda yem olarak kullanılan Daniel "Dan" Plum (Skyler Gisondo) oluşturuyor. Sadece oyuncu olabilmek, sektöre bir yerlerden girebilme motivasyonuyla programa katılan Dan’in yaşadığı psikolojik süreç filmin en hazin yönü… Karakterin başlangıçtaki heyecanı, saflığı ve masumiyeti, gözlerimizin önünde eriyip gidiyor. Dan'in sisteme karşı gösterdiği dirençsizlik, yaptığı işin ahlaki boyutunu hiç sorgulamadan sadece kendi kişisel başarısına odaklanması, açıkçası üzücü geliyor. Oppenheim, Dan’in toyluğunu ve çaresizliğini kullanarak, onun zaaflarını acımasızca sömüren ve yanlış yönlendiren Chris Hansen ve medya endüstrisini eleştirinin odağına koyuyor.
Filmde sistemin çarklarını döndüren bir diğer önemli figür, yapımcı Andie Bender (Merritt Wever)... Yüksek reyting ve başarı hedefi nedeniyle mesleki etiği tamamen göz ardı eden Bender, dönemin hırslı televizyon yapımcılarını temsil eden kurmaca bir karakter… Filmdeki yan hikâyelerden biri, rakip kanaldan aldığı transfer teklifi fakat anlamlı bir yere bağlandığını söylemek zor. Film boyunca tümüyle reytinge ve başarıya odaklanmış birinin, finaldeki o büyük kırılma anında verdiği tepki, bence tam olarak yerine oturmuyor. Daha doğrusu, o ana kadar çizilen portresiyle uyuşmuyor.
Filmin gözden kaçırmadığı en önemli unsurlardan biri, sivil “vigilante” veya halk adaleti grubu Perverted-Justice’ın programa verdiği katkı... Oppenheim, grup üyelerinin, yaptıkları işin doğruluğuna sonuna kadar inandıklarının altını özenle çiziyor. Ama bu durum, zamanla kontrolden çıkan bir çılgınlığa ve hırsa dönüşüyor. Özellikle yüksek profilli bir şüpheli, yani "büyük balık" yakalama hedefi, adalet arayışının yerini avcılık güdüsünün aldığının somut bir yansıması. Burada grubun kurucusu Xavier Von Erck karakterine hayat veren Matthew Maher’a ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Maher, karakterin amaca kilitlenmiş, gözü dönmüş güçlü motivasyonunu ve saplantısını tutkulu, nüanslı bir oyunculukla perdeye taşıyarak filmin tekinsiz tonuna katkı sağlıyor.
Bu ava çıkma hırsı, sadece medya ve sivil gruplarla sınırlı kalmıyor; sisteme dahil olan güvenlik güçlerine de sirayet ediyor. Yapımcıların ve Chris Hansen’ın baskın için anlaştığı Texas’taki güvenlik görevlilerinin meseleye yaklaşım biçimi, filmin akılda kalıcı noktalarından biri… Bokeem Woodbine’ın başarıyla canlandırdığı Rockwall County Polis Şefi Cortland Gunn’da cisimleşen "Bu ava mutlaka biz de katılmalıyız, kameralar karşısında bu başarıyı kaçırmamalıyız" motivasyonu, filme hem ince bir kara mizah dozu ekliyor hem programın o dönem Amerikan toplumunda yarattığı sosyal etkileri yansıtıyor. Kanun koruyucular, hukuku uygulamaktan ziyade reytingi yüksek şovun aktif parçası olma iştahıyla hareket ediyorlar.
Yönetmen Lance Oppenheim, tüm bu ekran önü ve arkası çılgınlığı deşerken, evlerinde televizyon başında oturan seyirciye de dolaylı yoldan ayna tutmayı ihmal etmiyor. Programı reytinglerde zirveye çıkaran milyonların o ilkel linç kültürünü ve adalet adı altında kamufle edilen saf röntgencilik dürtüsünü deşifre ediyor. Seyirci, ahlaki bir üstünlük duygusuyla ekrandaki insan avını izlerken, aslında medyanın körüklediği dikizleme endüstrisinin hedef kitlesine dönüşüyor.
“Primetime”, seyirci açısından karakterlerle empati kurmanın zor olduğu bir film... Del Harvey dışında neredeyse hiçbir karakterin filmde kendi pozisyonunu ve yaptıklarının doğruluğunu sorgulamaması, dikkate değer bir nokta... Finale doğru iyice tırmanan o “büyük balık" yakalama hırsı, tüm ekibin ve kolluk kuvvetlerinin kapıldığı kolektif çılgınlığın yansımasına dönüşüyor.
Filmin görsel dünyası, şüphesiz ki yapımın en güçlü ve üzerine en çok konuşulan yönlerinden biri… Görüntü yönetmeni David Bolen, modern ARRI Alexa 35 dijital kameranın sınırlarını zorlayarak elde ettiği yüksek hassasiyetli görüntüyü, fiziksel 16mm film şeridine basıp yeniden dijitalleştirerek taklit edilemez, organik ve kirli bir gren yapısı elde ediyor. Tercih edilen 1.50:1 ve 1.33:1 gibi dar kadraj formatları, izleyiciyi 2000'lerin ortasındaki tüplü televizyon ekranlarının klostrofobisine hapsederken; iç mekanlardaki o bilerek bozulan yeşiller ve hastalıklı kırmızılar, medyanın o dönemki tekinsiz atmosferini stilize bir görsel dile kavuşturuyor.
Filmin orijinal müziklerine imza atan Ari Balouzian’ın da iyi iş çıkardığını, filmin gerilimli karanlık havasını yakaladığını düşünüyorum. Kapanış jeneriğinde çalan, Phoebe Bridgers ve Jack Antonoff imzalı "On Video" şarkısı filmin duygusuyla oluşturduğu tezatla akıllarda kalıyor.
Gerçek hayattaki Chris Hansen’ın, Robert Pattinson’ın kendisini "akıl sağlığını yitirmek üzere olan, karanlık ve narsist bir vampir" gibi yansıtmasını sert dille eleştirdiğini not edelim. Filmi bir "Hollywood sömürüsü" olarak niteleyen Hansen, yapımın pedofili şüphelilerine karşı haksız bir empati yarattığını iddia etti.
Gişelerde genelde başarılı olan “Primetime”, seyirci ve eleştirmenleri ikiye böldü. Kimileri, filmin çocuk istismarına karşı savaşan insanları hedef almasını sorunlu bulurken; Oppenheim’ın medyadaki linç endüstrisini deşen sinematografik vizyonunu övenler de vardı.
Çıktığımda benim de kafam karışıktı. Pedofiller ve onların peşine düşen hırslı medya avcılarını anlatan biçimci, gergin, asap bozucu ve huzursuz filmin bitmesi iyi gelmişti açıkçası. Filmi çok sevmedim ama bana sorarsanız, “Primetime”ın hedefi, pedofillerle empati kurmamız veya onlara acımamız değil. Uygulanan yöntemi tartışmaya açmak, kimin av kimin avcı olduğunu sorgulamak, kontrolden çıkan ve bizzat “avcıları” zehirleyen süreci gözlemlemek… Ve bunu da kötü yapmadığını düşünüyorum.
6.5/10